27 Nisan 2026 Pazartesi

 

En İyi Delil İlkesi

Dale A. Nance

“Delile ilişkin ilk ve en önemli kural şudur: Bir kimse, olayın niteliğinin elverdiği ölçüde en üstün (en iyi) delili sunmalıdır. Zira hukukun amacı, hakka ilişkin meselelerde kesin (katı) bir ispat düzeyine ulaşmaktır; bir olgunun ispatı, o olgunun doğasının elverdiği en iyi delil olmaksızın mümkün değildir. Daha düşük nitelikteki deliller yalnızca kanaat ve tahmin doğurur; oysa kesin ispatın sağladığı tam tatmini vermez.”

— Baş Baron Geoffrey Gilbert (yaklaşık 1726)

“Günümüzde bazı modern görüşler hâlâ ‘en iyi delil’ kavramına, sanki genel bir hukuki ilke imiş gibi atıf yapmaktadır; ancak çoğu yazar, böyle genel bir kuralın mevcut olmadığı görüşünü benimsemektedir. Bugün ‘en iyi delil’ ifadesinin işaret ettiği tek gerçek kural, bir yazının aslının ibraz edilmesini gerektiren kuraldır.”

— Dean Charles McCormick (yaklaşık 1954)

Son iki yüzyıl, Anglo-Amerikan mahkemelerinde ispat sürecini düzenleyen kurallara yönelik mesleki yaklaşımlarda önemli bir değişime tanıklık etmiştir. Bu makale ise bu genel eğilime karşı bir tez ileri sürmektedir: Günümüzde dahi, bir tarafın uyuşmazlık konusu vakıaya ilişkin olarak makul biçimde elde edilebilecek en iyi delili mahkemeye sunması gerektiğini ifade eden bir delil hukuku ilkesi mevcuttur.

Bu ilke mutlak değildir; belirli durumlarda başka hususlar bu ilkenin uygulanmasını bertaraf edebilir veya mazur gösterebilir. Bununla birlikte, bu ilke, yargılama sürecini düzenleyen çok çeşitli somut kurallarda kendini gösteren genel bir ilkedir. Hatta delil hukukunun içinde bir tür örgütleyici ilke işlevi görür. Bu nedenle, açık ya da örtük biçimde böyle bir ilkenin bulunmadığı varsayımından hareket edilmesi doğru değildir. Ne var ki bu varsayım, modern yorumcular tarafından yaygın biçimde dile getirilmekte ve mahkemelerce sıklıkla kullanılmaktadır.

United States v. Gonzales-Benitez davası bu sorunu açıkça ortaya koymaktadır. Sanıklar, eroin ithali ve dağıtımı suçlarından mahkûmiyetlerine karşı temyize başvurmuşlardır. Temyiz sebeplerinden biri, muhbirlerle yapılan konuşmalara ilişkin tanık ifadelerinin kabul edilmesinin hatalı olduğu iddiasıdır. Sanıklar, bu konuşmaların kayıt altına alındığını, dolayısıyla “en iyi delilin” tanık beyanı değil, bu kayıtlar olduğunu ileri sürmüşlerdir.

Temyiz mahkemesi ise bu argümanı kısa bir değerlendirme ile reddetmiş ve yalnızca “belgenin aslı kuralı” kapsamında değerlendirilebileceğini belirtmiştir:

“Bu argümanın bu kadar ciddiyetle ileri sürülmesine şaşırıyoruz; ancak sanık vekillerinin bu noktayı hem dilekçelerinde hem de ilk derece mahkemesinde ısrarla savunmaları nedeniyle değerlendirmek zorunda kalıyoruz…
Sanıklar, ‘en iyi delil kuralının’ amacını ve etkisini yanlış anlamaktadır. Bu kural, herhangi bir olgunun ispatında izlenmesi gereken bir öncelik sıralaması oluşturmaz. Aksine, yalnızca belge veya kayıtların içeriğinin ispat edilmek istendiği durumlarda uygulanır.”

Mahkeme, başka hiçbir kuralı dikkate almamış; ayrıca mevcut olayda “belgenin aslı kuralının” açıkça uygulanamaz olmasını da tartışmamıştır. Daha da önemlisi, uygulanabilir bir kuralın yokluğunda genel bir en iyi delil ilkesinin geçerli olup olmadığı da değerlendirilmemiştir. Mahkeme, kayıtların kullanılmamasını kayıt kalitesinin düşük olmasıyla açıklamışsa da, bu husus kararın gerekçesinde belirleyici kabul edilmemiştir. Zira mahkemenin yaklaşımı, kayıtlar tamamen anlaşılır olsaydı bile aynı sonuca götürecekti.

Bu makale, Gonzales-Benitez benzeri kararların dayandığı varsayımları sorgulamaktadır. Amaç, bu davada sanıkların haklı olduğunu ileri sürmek değildir; mesele, mahkemenin değerlendirmesinin yetersizliğidir. Mahkeme, en azından, genel bir en iyi delil ilkesi kapsamında tanık beyanının kabul edilmesinin bir takdir hatası oluşturup oluşturmadığını incelemeliydi. Ayrıca “en iyi delil” kavramının yalnızca belgenin aslı kuralına indirgenmesi de gerekçelendirilmeliydi.

Daha genel olarak bu çalışma, ayrıcalık (imtiyaz) gibi dışsal sosyal politikaları koruyan kurallar dışında kalan delil kurallarının, çoğu zaman ileri sürüldüğü gibi jüri üyelerinin irrasyonel davranışlarından duyulan kaygılardan değil, mahkemenin bilgiye ulaşma (epistemik) ihtiyaçlarından kaynaklandığını ortaya koymaktadır. Bu tespit, modern delil kurallarının esasen jüriyi değil, avukatları denetlemek amacıyla geliştirildiğini ileri süren tarihsel çalışmalarla da uyumludur.

Bu yaklaşım aynı zamanda, hâkim yargılamalarında delil kurallarının farklı uygulanması gerektiği yönündeki görüşleri de zayıflatmaktadır. Zira bu görüşler, çoğu zaman delil kurallarının jüriye güvensizlikten doğduğu varsayımına dayanır. Oysa bu kuralların farklı bir temele dayandığı kabul edildiğinde, hem jüri hem de hâkim yargılamalarında uygulanmalarının tutarlı olduğu anlaşılır.

 

I. En İyi Delil İlkesinin Niteliği

A. Gerekçe (Rationale)

Bir uyuşmazlık sulh yoluyla çözülemediğinde veya başka yollarla sona erdirilemediğinde, yargılama kaçınılmaz hale gelir. Bu durum, toplumun zamanını, parasını ve enerjisini önemli ölçüde tükettiği için aslında istenmeyen bir zorunluluktur. Bu süreçte görev alan hâkimler ve diğer aktörler, tarafların saygısını hak eder.

Taraflar ayrıca birbirlerine karşı da özel bir yükümlülük altındadır; çünkü yargılama, devletin zorlayıcı gücünün nasıl kullanılacağını belirler. Bu bağlamda taraflar, mahkemenin görevini yerine getirmesine makul ölçüde yardımcı olmalıdır.

Yargılamanın temel görevleri şunlardır:

1.               Uygulanacak maddi hukuk kurallarının belirlenmesi ve yorumlanması

2.               Bu kuralların uygulanması için gerekli vakıaların tespiti

3.               Kuralların bu vakıalara uygulanması

Bu görevlerden özellikle vakıaların doğru şekilde tespiti, yargılamanın merkezinde yer alır ve bu görev “vakıa hâkimi”ne (jüri veya hâkim) aittir.

Delil hukukunun kuralları ve ilkeleri, bu göreve yardımcı (ikincil) nitelikte görülmektedir.

William Twining’in de belirttiği üzere, Geoffrey Gilbert’ten Rupert Cross’a kadar hemen hemen tüm Anglo-Amerikan delil hukuku yazarları, yargılamanın doğası ve amaçları ile bu bağlamda vakıaların nasıl ispat edileceği konusunda esasen aynı temel varsayımları paylaşmışlardır. Şüphesiz, yargılamada delile ilişkin hâkim bir temel teori bulunmaktadır; bu teorinin merkezinde hakikat, akıl ve hukuk içinde adalet kavramları yer alır. Bu teori basitçe şu şekilde ifade edilebilir: yargılamanın birincil amacı, kararın doğruluğudur; yani maddi hukuk kurallarının, belirli bir doğruluk veya olasılık standardına göre ispat edilmiş vakıalara doğru şekilde uygulanmasıdır.

Yargılamada hakikatin araştırılması, bazen devlet güvenliğinin korunması veya aile içi sırların muhafazası gibi diğer değer ve amaçlara yer vermek zorunda kalabilir; ayrıca kararın doğruluğuna ne ölçüde öncelik verileceği ve buna rakip değerlerin kapsamı konusunda görüş ayrılıkları ortaya çıkabilir. Ancak bu faaliyetinin nihai amacı açıktır: hakikatin ortaya çıkarılmasıdır.

Bu çerçevede, özellikle yargılamalarda uygulandığı şekliyle “en iyi delil ilkesi”, tarafların çekişmeli vakıa meselelerinin doğru şekilde çözülmesini en iyi biçimde sağlayacak delilleri sunma yükümlülüğünü ifade eder.

Bu çözümlemeler önemli ölçüde tümevarıma dayandığından, rasyonel bir yargı mercii, tümevarımsal çıkarımın geçerliliği için kabul edilen bir şartı yerine getirmeye çalışır: yani çıkarımın dayandığı öncüllerin, mevcut tüm mantıken ilgili delilleri içermesi gerekir.

Maliyetsiz bir dünyada (tasavvur edilebilirse), bir meseleye ilişkin en iyi delil, tüm ilgili delillerin tamamıdır. Ancak gerçek dünyada yargılama, makul süre, maliyet ve diğer kaynak sınırlamaları içinde kesinliğe ulaşmayı amaçlayan pratik bir faaliyettir. Bu nedenle, vakıa belirleyicisinin kullandığı bilgilerin kaynağı büyük ölçüde taraflar olduğundan, tarafların ortak yükümlülüğü; yargılamanın masrafları, zorlukları ve kesinlik ihtiyacıyla sınırlı olarak, en yüksek ispat gücüne sahip delil setini sunmaktır.

On sekizinci yüzyılda geliştirilen şu ilke bu düşünceyi yansıtır:
“Somut olayın niteliğinin izin verdiği en iyi delil sunulmalıdır.”

Günümüzde, avukatların ilgili hukuki kaynakları mahkemenin dikkatine sunma yükümlülüğü olduğu hususu büyük ölçüde tartışmasızdır. Bu görevi yerine getirme kapasitesi esasen avukata aittir. Buna karşılık, müvekkil başlangıçta önemli olabilecek olgusal bilgilere daha fazla hâkimdir. Yargılamaya doğru ilerledikçe, avukat da vakıalara ilişkin benzer hatta daha yüksek bir yetkinliğe ulaşır; bu nedenle müvekkil ile avukat, mahkemeye mevcut en iyi delilleri sunma sorumluluğunu birlikte paylaşır.

Burada “taraf” (litigant) kavramı öncelikle müvekkili, türevsel olarak ise müvekkilin temsilcisi sıfatıyla avukatı kapsar. Bu bağlamda, avukatın müvekkiline karşı mesleki yükümlülükleri ile mahkemeye karşı yükümlülükleri arasında ciddi bir çıkar çatışması doğmaz.

Ayrıca, hem hukuka hem de vakıalara ilişkin bu yükümlülüklerin kabulü, özellikle yargılamanın üçüncü ve en önemli aşaması olan maddi hukukun somut olaya uygulanması bakımından, meşru çekişmeli (adversarial) faaliyetlere geniş bir alan bırakır.

Buna karşılık, bu yaklaşımın çekişmeli yargılama sisteminin önemini göz ardı ettiği ileri sürülebilir. Ortak hukuk sisteminde çekişmeli usulün en belirgin özelliklerinden biri, hâkim ve jürinin delil toplama sürecindeki görece pasifliğidir. Bu durum, yukarıda çizilen çerçevede tarafların sorumluluğunu daha da artırır. Nitekim çekişmeli sistemin temel gerekçelerinden biri, tarafların kendi menfaatleri doğrultusunda hareket etmelerinin, delillerin kapsamlı şekilde araştırılmasını ve güçlü bir şekilde karşı karşıya gelmesini sağlayarak, gerçeğin daha iyi ortaya çıkarılmasına hizmet etmesidir.

Bu durum, mahkemenin önüne en iyi delilin getirilmesi hedefiyle çelişmez. Sistem, tarafların delil sunumundaki kaçınılmaz taraflılığını kabul eder ve bunu, Adam Smith’in “görünmez el” mekanizmasının bireysel çıkarları toplumsal faydaya dönüştürmesi gibi, avantaj olarak kullanmaya çalışır.

Bununla birlikte, çekişmeli sistemin amacının hakikati ortaya çıkarmaktan ziyade uyuşmazlığı çözmek olduğu yönünde yaygın bir görüş bulunmaktadır. Bu ayrım ilk bakışta cazip görünse de yanıltıcıdır. Çünkü doğru bir uyuşmazlık çözümü, çoğu zaman hakikatle rekabet eden bazı yan değerlerin (örneğin gizli iletişimlerin korunması) dikkate alınmasını gerektirir. Ancak bu durum, hakikatin ikincil olduğu anlamına gelmez.

Gerçekte karşıtlık, “uyuşmazlık çözümü” ile “kamu politikası gerçekleştirme” arasındadır. Hangi yaklaşım benimsenirse benimsensin ve hangi usul modelinin daha uygun olduğu tartışılsa da, hakikatin bulunması yargılamanın merkezî görevi olmaya devam eder.

En iyi delil ilkesinin modern çekişmeli sistemde çoğu zaman dolaylı biçimde işlediği görülür. Örneğin Linkhart v. Savely kararında, davacının görme yetisinin zarar gördüğüne ilişkin beyanı tıbbi delille desteklenmediği için kabul edilmemiştir. Mahkeme görünüşte bunu usule ilişkin bir eksiklik (özel zararların ileri sürülmemesi) olarak değerlendirmiştir. Ancak kararın altında yatan asıl gerekçe, davacının kolaylıkla sunabileceği daha güvenilir ve bilimsel delillerin (tıbbi testler) mevcut olmasıdır.

Benzer şekilde, People v. Park kararında, bir şerif yardımcısının marihuanayı yalnızca görünüm ve kokusuna dayanarak teşhis etmesi yeterli görülmemiştir. Mahkeme, daha güvenilir bilimsel testlerin mevcut olduğunu özellikle vurgulayarak, bu tür deliller sunulmadan mahkûmiyet kurulamayacağını belirtmiştir.

Bu örnekler, mahkemelerin açıkça ifade etmese bile, en iyi delilin sunulması gerekliliğini kararlarının temelinde dikkate aldığını göstermektedir.

Park’ın ileri sürdüğü gibi, en iyi delil yükümlülüğü, bir kimsenin yaşam, özgürlük veya malvarlığından devlet tarafından yoksun bırakılmadan önce kendisine anayasal olarak güvence altına alınmış olan hukuka uygun yargılanma (due process) ilkesinin bir parçasıdır.

Makûl şekilde elde edilebilecek en iyi delil bütününün sunulmaması tek başına karşı tarafı adil bir yargılamadan mahrum bırakmazsa da, bazı durumlarda koşulların birleşmesi, en iyi delil yükümlülüğünün ihlaline anayasal bir önem kazandırabilir.

Bunun en belirgin örneği, ceza davalarında savcılığın, yargı merciini bilerek yanıltmama veya tanıklarının yanlış beyanlarla böyle bir yanıltma girişiminde bulunmasına izin vermeme yönündeki iyi bilinen yükümlülüğüdür. Bu yükümlülüğü somutlaştıran çeşitli kararlarda, savcılığın, yüksek derecede ispat gücüne sahip delillerin varlığından haberdar olmasına rağmen bunları mahkemeye sunmadığı tespit edilmiştir.

En iyi delil ilkesinin bu örnekleri ve ileride ele alınacak diğer pek çok örnek, çekişmeli (adversary) yargılama sisteminin doğasında bulunan zayıflıklara ve tarafların sahip olduğu teşviklere bir tepki niteliğindedir. Burada ileri sürülen görüş, bu örneklerin bu şekilde değerlendirilmesi ve temsil ettikleri ilkenin gücünün kavranması gerektiğidir.

Bu görüşün kabulü, çekişmeli yargılama sisteminde köklü bir değişiklik yapılmasını ya da sistemin tamamen terk edilmesini zorunlu kılmaz. Bu tezde, hâkimin delil toplama ve sunma süreci üzerinde kontrol kuracağı yönünde bir kaygı duyanlara verilecek basit cevap şudur: Mevcut kurallar, ister en iyi delil ilkesine dayansın ister dayanmasın, zaten tarafların yargılamayı yürütme serbestisine müdahale etmektedir ve bunların birçoğu bunu “en iyi delil” gerekçesiyle yapmaktadır.

Dolayısıyla mesele, tarafların tam kontrolü ile hâkimin tam kontrolü arasında bir tercih değildir. Bu iki uç arasında pek çok ara nokta bulunmaktadır ve hukuk, zaman içinde bu ara noktalarda konumlanmış, değişmiş ve yeniden dengelenmiştir.


B. Yapı

Genel bir en iyi delil ilkesinin hukuki yapısını ortaya koyabilmek için iki hususun birbirinden ayrılması yararlıdır:

1.               Makûl şekilde elde edilebilecek en iyi delilin sunulması yükümlülüğünün tam anlamı veya ölçüsü nedir?

2.               Bu yükümlülüğün ihlali halinde ne gibi sonuçlar doğar?

Her ne kadar uygulanacak yaptırım, yükümlülüğün ihlalinin tespitinde önem taşısa da, analitik açıdan bu iki sorunun ayrı ayrı ele alınması faydalıdır. Ancak çoğu zaman hukuki normların otoriter ifadeleri, yükümlülük ile ihlalin yaptırımı arasındaki farkı gözetmeyerek kavram kargaşasına yol açmaktadır.

En iyi delil ilkesi bu durumun klasik bir örneğidir; muhtemelen bunun nedeni, delil kurallarının çoğu zaman taraf davranışlarını düzenleyen kurallar olarak değil, jüri davranışını yönlendirmeye yönelik kurallar olarak görülmesidir.


1. Yükümlülüğün Ölçüsü

“En iyi delil”, yalnızca davayı kazanmayı hedefleyen bir taraf açısından stratejik olarak en avantajlı delil anlamına gelmez.

Peki ne anlama gelir?

Bir olası cevap şudur: Tarafın makûl şekilde erişebileceği ve rasyonel bir hâkim veya jüri tarafından maddi vakıanın çözümünde en faydalı görülecek bilgi bütünüdür. Bu anlamda “en iyi delil”, epistemik olarak en iyi delil olarak adlandırılabilir ve çalışmanın temel odağını oluşturur.

Bu yaklaşım, yargı merciinin dikkatini ispatın rasyonel boyutlarına yönlendirir.

Buna karşılık, delilin ispat gücü ile önyargı yaratma veya yanıltma gibi riskler arasında en uygun dengeyi kuran delil türü ise “sini̇k anlamda en iyi delil” olarak nitelendirilebilir. Bu yaklaşım, yargı merciine yönelik temelde kuşkucu bir bakışı yansıtır.

İlk bakışta, eğer bir yükümlülük varsa bunun “sini̇k anlamda en iyi delili” sunma yükümlülüğü olduğu düşünülebilir. Ancak çoğu durumda bu tür riskler söz konusu değildir ve bu durumda ilkenin etkisi epistemik versiyona indirgenir.

Bununla birlikte, epistemik anlam tek başına yükümlülüğün kapsamı olarak kabul edilebilir ve diğer hususlar ayrı ilkeler kapsamında değerlendirilebilir. Örneğin:

·                 Yargı merciini yanıltmama

·                 Önyargı yaratmama

Bu ilkeler, en güçlü delilin aynı zamanda önyargı yaratma riski taşıdığı durumlarda epistemik en iyi delil ilkesiyle çatışabilir. Bu tür çatışmalar, taraflar ve gerektiğinde hâkim tarafından dengelemeyi gerektirir.


Makûl Erişilebilirlik ve Maliyet Unsuru

“Makûl şekilde erişilebilirlik” unsuru, maliyet unsuruna işaret eder.

Örneğin, değeri 500 dolar olan bir uyuşmazlıkta en iyi delilin elde edilmesi 500.000 dolara mal olabilir. Böyle bir durumda bu delilin sunulmasının zorunlu tutulması düşünülemez.

Bu nedenle:

·                 Zaman ve maliyet açısından aşırı yük getiren deliller

·                 Elde edilmesi imkânsız olan deliller

yükümlülüğün kapsamı dışında kalır.

Maliyet unsuru o kadar önemlidir ki, en iyi delil ilkesinin tanımına dahi içkin bir unsur olarak dahil edilmelidir.


Çekişmeli Sistem ve Taraf Yükümlülüğü

Çekişmeli yargılama sistemi taraflara belirli bir serbestlik tanır:

·                 Taraflar, yeterli ispat gücüne sahip delilleri kendi lehlerine olacak şekilde sunabilirler

·                 Ancak daha iyi delilin karşı tarafça sunulacağına makûl olarak inanmalıdırlar

Ceza yargılamasında ise durum farklıdır:

·                 Sanık, savcılığı ispat yüküyle baş başa bırakma hakkına sahiptir

·                 Buna karşılık savcılık, yalnızca mahkûmiyet değil adaleti gerçekleştirme yükümlülüğü altında olduğundan en iyi delil ilkesine daha sıkı şekilde tabidir


Hâkim Merkezli Yaklaşım Tartışması

Alternatif bir yaklaşımda, en iyi delil yükümlülüğü tamamen hâkime yüklenebilir ve tarafların böyle bir sorumluluğu olmadığı kabul edilebilir.

Ancak bu yaklaşım:

·                 Anglo-Amerikan sisteminde hâkimin rolünü aşırı genişletme riski taşır

·                 Mevcut sistemle tam uyumlu değildir

Bu nedenle sistemin sağlıklı işlemesi için:

·                 Tarafların ve avukatların da bu ilkeyi içselleştirmesi gerekir

Aksi halde, sistemin işleyişini sağlamak için daha aktif bir hâkim müdahalesi zorunlu hale gelir.

Varsayalım ki çekişmeli (adversary) sistemde, uyuşmazlığa taraf olanlar, ihtilaflı vakıalara ilişkin epistemik açıdan en iyi delili geliştirme konusunda hem birincil sorumluluğa hem de yetkiye sahiptir. Bu durumda, hukukun —hâkimler aracılığıyla— güçlendirmeye hazır olması gereken bir yükümlülük söz konusudur. Bu nedenle, en iyi delil ilkesinin, yargılama hâkiminin cevaplamak zorunda olduğu sorular bağlamında değerlendirilmesi önemlidir.

Önceki tartışma, temel bir soruyu ortaya koymaktadır: Somut koşullar altında, tarafın makul şekilde erişebileceği (veya geçmişte erişmiş olduğu) daha iyi bir delilin mevcut olduğu (veya bir zamanlar mevcut olduğu) ve tarafın bu delili uygunsuz bir nedenle sunmadığı sonucuna varmak uygun mudur?

Elbette hâkim, yalnızca kendisinin aynı delili sunup sunmayacağına ya da delili aynı şekilde sunup sunmayacağına bakmamalıdır. Aksine, hâkimin rolü, tarafın tercih alanına makul sınırlar koymaktır. Bu rolü yerine getirirken hâkim, ancak tarafın epistemik açıdan en iyi delilin sunumuna ciddi biçimde aykırı, taktiksel bir avantaj elde etmeye çalıştığına dair güçlü bir ihtimal bulunduğunda ya da tarafın maliyet değerlendirmesi gibi meşru bir hususu açıkça hatalı biçimde değerlendirdiği durumlarda müdahale etmelidir.

Hâkim, tarafın makuliyet sınırlarını aştığını tespit ettiğinde, çeşitli klasik yaptırımlar devreye girebilir. Bunlar arasında sunulan delilin reddedilmesi, yargılamanın yenilenmesine karar verilmesi (mistrial), davanın reddi (nonsuit), aleyhe karine uygulanması, tanıkların mahkemece çağrılması ve delil bütününün yeterliliğine ilişkin olumsuz değerlendirme yapılması sayılabilir. Bununla birlikte, bu tür bir yükümlülüğün kabulü, taraf davranışlarının denetiminde hâkimin pasif rolüne ilişkin ciddi sorular doğurur. Ayrıca bu yaklaşım, jüriye güvensizlik modelinde görülen ve “doğru” sonuca ulaşmayı amaçlayan sonuç odaklılığı zorunlu olarak benimsemez.

Bir tarafın bir vakıayı ispat etmek için birden fazla yolu varsa, basit sağduyu gereği ondan elde edebileceği en güvenilir ve en aydınlatıcı delili sunması yönünde bir baskı kurulması doğaldır. Bu düşünce, en eski dönemlerden günümüze kadar gerek mahkeme kararlarında gerek doktrinde defalarca ifade edilmiştir. Ancak bu genel ifadeler, hukuken gerekli veya kabul edilebilir baskının niteliğini oldukça belirsiz bırakmaktadır.

Bir delilin “en iyi” olup olmadığını değerlendirirken, karşılaştırmalı bir analiz yapmak gerekir: Sunulan delilin “daha iyisi”nin bulunup bulunmadığı araştırılmalıdır. Bu nedenle bazı yazarlar, ilkenin “en iyi delil” yerine “daha iyi delil” ilkesi olarak adlandırılmasını önermiştir. Ancak tarihsel süreklilik ve kavramsal karışıklığı önlemek amacıyla “en iyi” terimi tercih edilmiştir.

Bu çerçevede, tarafların makul şekilde erişebileceği en iyi delili sundukları yönünde aksi ispatlanabilir bir düzenlilik karinesi (rebuttable presumption) söz konusudur. Bu durum, jüriye verilen ve aksi kanıtlanmadıkça tarafların hukuki yükümlülüklerini yerine getirdiği varsayımına dayanan talimatlarla da ilişkilidir. Nitekim vakıa tespiti yapanlar (hâkim veya jüri), genellikle taraflardan birinin yalan söylediği ya da delili ciddi biçimde çarpıttığı sonucuna varmaktan kaçınır; bunun yerine çelişkili anlatımları uzlaştıran “nötr bir hikâye” arama eğilimindedir.

Epistemik en iyi delil ilkesinin giderim (remedial) bağlamındaki analitik uygulaması şu şekilde açıklanabilir: Hâkim, mevcut veya sunulabilecek deliller kümesi S ile, bundan daha yüksek ispat değerine sahip alternatif bir deliller kümesi P’yi karşılaştırır. Ardından ya (i) üstün ispat gücü nedeniyle P’nin tercih edilmesini sağlar ya da (ii) böyle bir tercihi kabul etmekle birlikte karşıt bir gerekçeyle S’nin kullanılmasına izin verir.

P “birincil (primary) delil”, S ise “ikincil (secondary) delil” olarak adlandırılabilir. Bu yaklaşım, diğer bazı yargısal faaliyetlerden farklıdır; zira bu faaliyetler, daha üstün delillerin varlığını dikkate almaksızın delillerin kabulünü düzenleyebilir ya da kabul edilmiş delillerin göreli ağırlığını değerlendirir.

Bu durumu somutlaştırmak için Gonzales-Benitez davasını yeniden ele alalım. Mahkemenin, motel odasındaki olaylara ilişkin olarak ses kayıtlarının, tarafların tanıklıklarına kıyasla epistemik açıdan daha üstün delil olduğunu tespit ettiğini varsayalım. Savcılık bu kayıtları makul bir gerekçe olmaksızın sunmazsa mahkeme ne yapmalıdır?

Seçeneklerden biri, ikincil delil olan tanıklığın dışlanmasıdır. Bu, özellikle “asıl belge kuralı” bağlamında klasik bir çözümdür. Ancak bu sonuç zorunlu değildir. Alternatif olarak aleyhe karine uygulanabilir, jüriye yorum yapılabilir ya da mahkeme kayıtların sunulmasını re’sen sağlayabilir.

Bir başka seçenek, ikincil delilin kabul edilmesi ancak sunum yükünün yerine getirilmediği gerekçesiyle davanın reddedilmesidir. Bu, savcılığın olay anlatımının mahkûmiyet için zorunlu olup olmadığına ve mevcut delilin bu yükü karşılayıp karşılamadığına bağlıdır.

Son olarak hiçbir şey yapılmaması da mümkündür. Eğer hâkim, kayıtların savunma tarafından da erişilebilir olduğunu, tanıklığın jüriyi yanıltma amacı taşımadığını ve her iki delilin birlikte sunulmasının aşırı zaman kaybına yol açmayacağını değerlendirirse bu seçenek makul olabilir.

Tersine, savcılık kayıtları sunmuşsa, en iyi delil ilkesinin hâlâ bir rolü olabilir. Örneğin, kayıtlarla birlikte tanık beyanlarının da sunulması durumunda ne yapılacaktır? Eğer bu beyanlar yeni bir katkı sağlamıyorsa, mahkeme bunları gereksiz tekrarlayıcı (cumulative) delil olarak dışlayabilir.

Bununla birlikte, her iki delil türü de kabul edilirse, bunların hangi sırayla sunulacağı da önemlidir. Bu konuda taraflara geniş takdir alanı tanınmakla birlikte, hâkimin yargılamayı yönetme yetkisi açıktır. En iyi delil ilkesi, bu takdir yetkisinin kullanılmasında yol gösterici olabilir.

Eğer ilave bir argüman mevcutsa, bu argüman, genel en iyi delil ilkesinin yetkili biçimde ortaya konulmasından önce ortaya çıkan kuralların, bu ilkeye dayanmış olamayacağı veya bugün de dayanamayacağı yönündeki bir öneriden ibarettir. Bu öneri için elbette hiçbir dayanak yoktur. Nitekim, Thayer’ın başka yerlerdeki kendi argümanları da bunu çürütmektedir. Bu durum, onun kendi temel delil ilkelerini ortaya koyduğu yerde açıkça görülür:

“Bir ilke vardır—bu, bir delil kuralından ziyade, rasyonel bir delil sisteminin kavranışında içkin bir önvarsayımdır—ki bu ilke, mantıksal olarak ispat gücü bulunmayan hiçbir şeyin kabul edilmesini yasaklar...”

Ve bunun karşıtı olarak:

“Pek çok istisna ve sınırlamaya tabi olmakla birlikte, mantıksal olarak ilgili olan her şey kabul edilebilir.”

Thayer bu ilkeleri incelerken, en iyi delil ilkesinin varlığını çürüttüğünü iddia ettiği özellikleri aslında kendisi ortaya koymuştur: Bir taraf delili sunmaktan kaçınmışsa, bunun kötü niyetli bir saikle hareket ettiğinin ve delil sunulsa idi amacının boşa çıkacağının varsayılması doğaldır. Bu nedenle söz konusu kural, adaletin saf biçimde uygulanması için zorunlu hale gelir.

Bununla birlikte, tüm delil kuralları adaletin uygulanmasında pratik amaçlarla kabul edilmiştir ve bu nedenle, amaçlarına hizmet edecek şekilde uygulanmalıdır. Bu sebeple, söz konusu kural, genel yararın gerektirdiği durumlarda istisnalara tabidir.

Tarihsel anlamda bakıldığında, mantıksal olarak ilgili delilin kabul edilebilirliği temel unsur olmamıştır; aksine, hâkimlerin zamanla bazı unsurları dışlamasıyla gelişen bir süreç söz konusudur. Böylece, zaman içinde dışlama kuralları ve bu kurallara getirilen istisnalar oluşmuştur. Bununla birlikte, tarihsel gerçeklik böyle olsa da, yukarıda belirtilen temel önermeler düşünce düzeni içinde ilk sırada yer almalı ve her zaman temel olarak akılda tutulmalıdır. Eğer bu yaklaşım, delil hukukunun bazı bölümlerinin yeniden ifade edilmesine yol açarsa, bu da olması gereken bir sonuçtur.

Bu nedenle, Thayer’ın en iyi delil kavramına yönelik düşmanlığını, bunun tarihsel olmadığı gerekçesine dayandırmasını anlamak güçtür.

Ayrıca Thayer, söz konusu üç kural için birbirinden ayrılabilir alternatif gerekçeler de sunmamıştır. Yalnızca, duyuma dayalı delil (hearsay) kuralının diğerlerinden farklı olarak jüri ile tanık arasındaki görev paylaşımını yansıttığını ileri sürmüştür. Tanıklar gördüklerini ve duyduklarını aktarmalı, jüri ise buradan çıkarımlar yapmalıdır. Bu bağlamda şöyle demektedir:

“Duyuma dayalı delile yönelik itiraz, esasen şu noktaya yöneliktir: Aslında birinci elden bir tanık aracılığıyla gelmesi gereken bilgi, ikinci elden aktarılmaktadır; bu kişi gerçek anlamda bir tanık değildir, olayı algılamamış ve dolayısıyla buna tanıklık edemez; sadece bir başkasının bunu söylediğini aktarabilir.”

Ancak bu açıklama, kamuya açık yargılama bağlamında sunulmuş bir en iyi delil gerekçesidir. Dahası, tanık ile jüri işlevlerinin ayrılmasının ve tanıkların açık duruşmada dinlenmesi gereğinin, önemli ölçüde en iyi mevcut delile ulaşma arzusundan kaynaklandığı yönündeki argümanı göz ardı etmektedir.

Thayer’ın eleştirisinin diğer ana yönü daha inceliklidir. Tarihsel argümanının aksine, en iyi delil ilkesinin, ortak hukuk sisteminin gelişim döneminde somut kuralların şekillenmesinde yararlı bir ilke olduğunu kabul etmiştir. Ancak olgun bir delil hukuku sisteminin ortaya çıkmasıyla bu ilkenin etkisinin ortadan kalktığını ileri sürmüştür. Buna göre, somut bir kural ile genel ilke çatıştığında tercih her zaman kuraldan yana olacaktır. Dolayısıyla bu ilkenin günümüz hukukçusu için pratik bir değeri yoktur. İlkenin geriye kalan işlevi ise iki yönlüdür:
(a) ortak hukuk kurallarının geliştirilmesi ve reformunda ahlaki bir ilke olarak kullanılması,
(b) hâkimlere delili dışlama konusunda takdir yetkisi tanınan yeni durumlarda yol gösterici olması.

Bu yaklaşım, ilkenin yalnızca mahkemelerin uyguladığı yaptırımlarla sınırlı kalmayıp etik davranan taraflar açısından da önem taşıdığını gözden kaçırmaktadır. Gerçekten de, en iyi delil ilkesinin erken savunucuları bu konuda yeterince açıklayıcı değildir; çünkü onlar daha çok hâkim ve jüri rollerine odaklanmıştır. Hem savunucular hem de eleştirmenler, hukukun analizinde giderek güçlenen pozitivist yaklaşımın etkisi altındadır; bu yaklaşım hukuku, mahkeme davranışlarının dışarıdan tahmin edilmesi ve kullanılmasına indirgemiştir. Bu nedenle tarafların yükümlülüğü kavramı delil hukukundan ayrıştırılmıştır.

Bu pozitivist eğilim, Thayer’ın neden olgun bir kural sisteminin en iyi delil ilkesini gereksiz kıldığını düşündüğünü de açıklar. Thayer, somut kuralların tüm ihtilafları çözmeye yetmeyebileceğini dikkate almamıştır. Burada erken dönem yazarların da katkısıyla bir kavram karmaşası ortaya çıkmıştır: Bazen “ilke”den söz edilirken, bazen de “kural”dan bahsedilmiş ve bu ayrım açıkça ortaya konmamıştır.

Thayer, ilkeyi bir kural gibi ele alarak kolay hedef seçmiş; daha iyi delil bulunmasına rağmen ilgili delilin kabul edildiği veya daha iyi delil bulunmadığı halde ilgili delilin reddedildiği örnekleri göstererek ilkeyi çürüttüğünü düşünmüştür. Ona göre, bir ilke kural gibi işlemiyorsa veya açık durumlarda kuralları yönlendirmiyorsa hukuk sayılmaz.

Oysa daha sonra özellikle Ronald Dworkin’in çalışmalarıyla, hukukta ilkelerin önemi daha iyi anlaşılmıştır. Dworkin’e göre kurallar “ya hep ya hiç” şeklinde uygulanırken, ilkeler belirli bir yönde gerekçe sunar ancak sonucu zorunlu kılmaz. Bu bakış açısı, delil hukukundaki değişimlerin en iyi delil ilkesinin reddi değil, onun uygulanma biçiminin değişmesi olarak anlaşılmasını sağlar.

Örneğin, tasdikli belge kuralı ele alındığında, bir belgenin doğrulanması için en iyi delil çoğu zaman tasdik eden tanığın beyanıdır. İlk dönemlerde bu tanığın mahkemeye getirilmesi zorunluydu. Ancak bu zorunluluğun büyük güçlükler doğurduğu görülünce, kural esnetilmiş ve tanığın ancak mümkün olduğu ölçüde getirilmesi aranmıştır. Bu değişiklik, ilkenin terk edildiğini değil, daha gerçekçi biçimde uygulanmaya başlandığını göstermektedir.

Benzer bir gelişim, asıl belge kuralında da görülür. Bu kuralda da, asıl belgenin sunulamaması için çeşitli mazeretler kabul edilmiştir. Ancak bu durum, kuralın en iyi delil ilkesine dayanmadığını göstermez.

Diğer örnekler de aynı şekilde yorumlanabilir. Nitekim bir İngiliz eserinde bu değişimlerin, katı kuralların gevşetilmesinin hileyi teşvik etmediği; aksine ekonomi, kolaylık ve hız sağladığı; ayrıca tarafların davayı kaybetme riskinin onları en iyi delili sunmaya teşvik ettiği sonucuna ulaşıldığı belirtilmektedir.

Doktrindeki bir değişim, delil hukuku tarihindeki önemi nedeniyle özellikle anılmayı hak eder. Tarafların ve diğer “menfaati bulunan” tanıkların ifade vermesine izin veren reformların, en iyi delil ilkesine aykırı olduğu ileri sürülmüştür; çünkü menfaat sahibi tanıkların beyanlarının, daha düşük nitelikte bir delil olduğu düşünülmüştür. Ancak, menfaati bulunan tanıkları ehliyetsiz sayan eski common law kuralları, en iyi delil ilkesinin gerçek örnekleri değildir; zira bu tanıkların dışlanması, daha üstün bir delilin mevcut olduğu varsayımına dayanmamaktaydı. Aksine, böyle üstün delilin çoğu zaman mevcut olmaması, reformcuların başlıca argümanını oluşturuyordu. Hukuki engellerin kaldırılmasıyla yüksek derecede ispat gücüne sahip delillerin sunulmasının önü açılmış ve bu reformlar, en iyi delil ilkesinden bir sapma değil, tam tersine ona bağlılığı göstermiştir. Bu bağlılığın mutlaka bir dışlama kuralı şeklinde ortaya çıkması gerekmediği de unutulmamalıdır.

Bu son nokta, başka bir örnekle de desteklenir. On dokuzuncu yüzyılda dolaylı delile yönelik yargısal tutumlardaki değişim, sıklıkla en iyi delil ilkesinin reddi olarak sunulur. Bir zamanlar dolaylı delilin, doğrudan delil lehine dışlandığı ve bunun gerekçesinin doğrudan delilin “en iyi delil” sayılması olduğu, ancak bu yaklaşımın zamanla terk edildiği söylenir. Oysa doğrudan ve dolaylı delil arasındaki ağırlık değerlendirmesine ilişkin yargısal tutum değişmiş olmakla birlikte, bu değişim en iyi delil ilkesinin terk edilmesini yansıtmaz. İlk dönem kararlarında en iyi delil gerekçesiyle yapılan ayrım, aslında çoğu zaman delilin yeterliliğine ilişkindir: Dolaylı delil dışlanmamış, fakat genellikle ispat yükünü taşıyan tarafın mevcut olduğu varsayılan doğrudan delili sunamamasını haklı gösteremediği durumlarda yetersiz kabul edilmiştir. Bu yaklaşımdan uzaklaşılması, hâkimin tüm delil türlerinin gücüne ilişkin genel değerlendirmeler yapma konusundaki isteksizliğinin artması ve özellikle doğrudan ve dolaylı delilin değişken ispat değerinin daha iyi anlaşılmasıyla ilgilidir. Dolayısıyla bu değişim, doğrudan delilin her durumda o kadar önemli olmadığının kabul edilmesini ifade eder. Klasik en iyi delil görüşünü savunanların da bu eski yaklaşıma yönelttikleri eleştiriler, söz konusu değişimin tarihsel olarak en iyi delil ilkesiyle uyumlu olduğunu göstermektedir.

 

B. Yazılı Metin ve Belge Aslı Kuralına Duyulan Özel İhtiyaç

Önceki bölümde, en iyi delil ilkesinin bu yüzyılda, doğru ya da yanlış şekilde, esasen belge aslı kuralıyla sınırlı görülmeye başlandığını gördük. Ancak bu sınırlama önemli soruları gündeme getirir: Bu ilke neden özellikle belge içeriklerinin ispatında uygulanmakta, fakat diğer alanlarda uygulanmamaktadır? Özellikle çekişmeli yargılama sistemi ve geniş kapsamlı delil keşfi imkânları varken, belge aslı kuralını korumak neden gereklidir? Bu sorulara tatmin edici cevaplar verilemezse ya belge aslı kuralı kaldırılmalı ya da en iyi delil ilkesinin bu şekilde sınırlandırılması reddedilmelidir.

Bu soruya Thayer bir çözüm getirmemiştir. Bu görev Wigmore’a kalmıştır. Wigmore, en iyi delil ilkesinin genel olarak terk edildiği kabulüne rağmen belge aslı kuralını savunmak için hâlâ en çok kabul gören yaklaşımı geliştirmiştir. Çekişmeli yargılama sisteminin genel bir en iyi delil ilkesine karşı sunduğu argümanı sorgulamaksızın kabul etmiş, ancak belge aslı kuralının kapsamını açıklamak için ayrı bir gerekçe ileri sürmüştür.

Wigmore’a göre bu kuralın temelinde şu unsurlar vardır:

1. Bir kopya ile orijinal karşılaştırıldığında, kopya her zaman kasıtlı veya kasıtsız hatalara açıktır; oysa orijinal sunulduğunda bu risk ortadan kalkar. Ayrıca orijinal belge, yazı, kâğıt gibi özellikleriyle karşı tarafın belgeye itiraz edebilmesini sağlayacak ipuçları içerir.

2. Hatırlamaya dayalı sözlü anlatım ile orijinal karşılaştırıldığında, insan hafızasının belge içeriğini aynen koruyamaması nedeniyle hata riski çok daha yüksektir.

Wigmore’a göre bu hata riskleri, kuralın devamını haklı kılar. Ancak bu gerekçe, aslında epistemik en iyi delil ilkesiyle tamamen uyumludur. Wigmore’un klasik yaklaşımdan ayrıldığı nokta, dolandırıcılığı önleme amacına verdiği önemi azaltmasıdır. Oysa bu unsur eski kaynaklarda oldukça belirgindir.

Wigmore, dolandırıcılığı önleme gerekçesinin yeterli olmadığını savunurken, kuralın dolandırıcılık şüphesi bulunmayan durumlarda da uygulandığını ve dolandırıcılık ihtimali olan bazı durumlarda uygulanmadığını ileri sürer. Ancak bu tür eleştiriler, her kuralın kapsayıcılık sorunları yaşayabileceği gerçeğini göz ardı eder. Kural, altında yatan amacı idari olarak uygulanabilir bir şekilde yansıtmayı hedefler. Bu nedenle bazı uyumsuzluklar kaçınılmazdır.

Ayrıca, dolandırıcılık dışında da bir tarafın daha zayıf delil sunmasının birçok nedeni olabilir: kasıtlı davranış, ihmal veya tamamen masum sebepler. Bu durumlar uygulanacak yaptırımı etkileyebilir, ancak ilkenin kendisini ortadan kaldırmaz. Wigmore’un katkısı, özellikle masum hataların (örneğin yanlış hatırlama veya yanlış kopyalama) önemine dikkat çekmesidir.

Wigmore, yazılı ifadelerde hata riskinin daha yüksek olduğunu da vurgular. Örneğin bir atın rengini hatırlamak, bir sözleşme metnini aynen hatırlamaktan çok daha kolaydır. Ayrıca yazılı metinlerde küçük hatalar bile ciddi hukuki sonuçlar doğurabilir.

Bununla birlikte bu argüman eleştiriden muaf değildir. Yazılı belgelerde hata riski yüksek olsa da, bu risk sadece bu alanla sınırlı değildir. Örneğin tanık beyanları (hearsay) da benzer riskler taşır. Ayrıca bazı durumlarda belge aslı kuralının uygulanması gereksiz olabilir.

Sonuç olarak, belirli durumlarda genel bir dışlama kuralının uygulanması, bu durumların uygulamada sık karşılaşılan ve benzer riskler taşıyan bir kategori oluşturmasına bağlıdır. Belge delilleri bu açıdan güçlü bir örnek oluşturur. Ancak bu, diğer alanlarda hiçbir zaman dışlama kuralı uygulanamayacağı anlamına gelmez.

İlginçtir ki Wigmore’un yazılı olmayan somut nesneler konusundaki görüşleri, en iyi delil ilkesinin tamamen ortadan kaldırılması yaklaşımıyla çelişmektedir. Zira kendisi, her durumda bu tür nesnelerin mahkemeye getirilmesini zorunlu kılan katı bir kuralı desteklememektedir.

Bazen, yazı içermeyen bir taşınır malın (uninscribed chattel) kendine özgü özelliklerinin yanlış yorumlanmaya açık olması ve uyuşmazlık bakımından önemli hâle gelmesi mümkündür; bu durumda, onun mahkemeye sunulmasının gerekli görülmesi yerinde olabilir. Başka bir ifadeyle, yazılara özgü olduğu belirtilen iki koşul, yazı niteliği taşımayan bir şey bakımından da gerçekleşirse, söz konusu kuralın uygulanması düşünülebilir… Doğru çözüm, bu kuralın yazı içermeyen taşınırlar bakımından zaman zaman uygulanıp uygulanmayacağı hususunu yargılama mahkemesinin takdirine bırakmaktır.

Wigmore’un bu yaklaşımına örnek olarak gösterdiği davalar, birçok yazar tarafından en iyi delil ilkesinin artık geçerliliğini yitirmiş klasik uygulamaları olarak değerlendirilen davalardır. Eğer burada dışlama (exclusion) konusunda takdir yetkisi kabul ediliyorsa, benzer koşulların olaylara ilişkin delillerin sunumunda—örneğin mahkeme dışı beyanlarda—ortaya çıkması hâlinde de aynı takdir yetkisinin kullanılmaması için bir neden yoktur. Aynı şekilde, hile veya masum yanlış beyan riskinin önemli olduğu durumlarda, ispat konusunun yalnızca yazılara özgü özelliklerle sınırlanması için de bir gerekçe bulunmamaktadır.

Bunun yanında, Wigmore’un tezinin mahkemelerin fiilen ne yaptığına ilişkin açıklayıcı bir iddia olarak ele alınması da ciddi biçimde zayıflamaktadır. Çünkü çoğunluk görüşü, kelime kelime tutanaklar veya hatta ses kayıtları mevcut olsa bile, konuşmaları veya beyanları aktaran tanık ifadelerinin dışlanmasını reddetmektedir. Makalenin girişinde de görüldüğü üzere, “orijinal belge kuralı” bu durumu kapsamaz; ancak Wigmore’un, sözlerin aktarımındaki doğruluğa ilişkin endişeleri, bu tür olaylarda da en az kapsanan durumlar kadar güçlüdür.

Elbette bu tez, normatif bir iddia olarak—yani dışlama yaptırımının hangi temellere dayanması gerektiğine ilişkin olarak—değerlendirildiğinde, Wigmore’un gözlemleri bu tür durumların da kapsama alınması gerektiğini güçlü biçimde desteklemektedir. En azından, bu durumlar bakımından takdire dayalı yaptırımların uygulanması gerektiği sonucuna varılabilir. Nitekim bir yorumcu şu şekilde ifade etmektedir:

Transkriptin çok daha yüksek doğruluk ve bütünlük derecesi, hâkimin, mevcut bir transkript varken önceki ifadeler hakkında tanıkların anlatımına izin verme konusunda isteksiz olmasını gerektirir. Uygulanabilir olduğu ölçüde transkriptin sunulmasında ısrar edilmelidir… Hüküm verici makam, olup bitenin mümkün olan en doğru yeniden inşasını elde etme hakkına sahiptir. Eğer bir film, ses kaydı veya video kaydı mevcutsa ve kolaylıkla sunulabiliyorsa, bunlar—transkript yerine veya onunla birlikte—delilin değerlendirilmesine daha iyi katkı sağlayacaksa kullanılmalıdır.

Modern içtihatlarda dikkat çekici olan husus, bu doktrinel alanlarda verilen kararların büyük çoğunluğunun genel bir “en iyi delil ilkesi”ne dayandırılmadığı hâlde, mahkemelerin belirgin ve öngörülebilir bir tereddüt yaşamasıdır. Bir yandan bu ilkenin etkisi hissedilmekte ve mahkemeler bunu bir şekilde dikkate almak istemektedir. Diğer yandan ise, ya orijinal belge kuralının uygulanması gerektiğine karar verilip ikincil delillerin (istisna yoksa) dışlanması ya da bu kuralın uygulanmadığı sonucuna varılıp hiçbir denetim yapılmaması gerektiği yönünde bir zorunluluk hissedilmektedir.

Bu nedenle mahkemeler, entelektüel çabalarını tamamen orijinal belge kuralının uygulanıp uygulanmayacağı sorusuna yöneltmekte ve aslında bu kuraldan bağımsız olarak takdire dayalı bir dışlama kararı verilirken dikkate alınacak unsurların aynısını tartışmaktadırlar. Bu yaklaşım, genel bir en iyi delil ilkesinin açıkça kabul edilmesinden tarihsel olarak uzaklaşmanın zirve noktasını temsil etmektedir. Günümüzde mahkemelerin çoğu, “en iyi delil” argümanlarının kaçınılmaz olarak orijinal belge kuralıyla ilgili olduğu ve ancak bu çerçevede kabul edilebileceği varsayımıyla karar vermektedir. Oysa bu varsayım son derece tartışmalıdır.


C. Çekişmeli Yargılama (Adversary System) ve En İyi Delil İlkesine Süregelen İhtiyaç

Yazılı iletişimlerin özel önemini kabul etsek bile, çekişmeli yargılama sisteminin bu iletişimlere ilişkin en iyi delilin sunulmasını sağlayamadığına dair bir gerekçe olmadıkça, orijinal belge kuralı zorunlu olmazdı. Daha da önemlisi, bu başarısızlık yalnızca yazılı iletişimlere özgü değilse, sadece bu kuralın varlığı yeterli olmayacaktır.

Wigmore gibi yazarlar, çekişmeli sistemin en iyi delilin sunulmasını sağladığını ileri sürmüş, buradan hareketle mahkemenin müdahalesine genellikle gerek olmadığını ve dolayısıyla genel bir en iyi delil ilkesinin bulunmadığını savunmuştur. Ancak bu yaklaşım hatalıdır. Çünkü mahkemenin nadiren müdahale etmesi (ampirik gözlem) ile tarafların en iyi delili sunmakla yükümlü olmaması (normatif sonuç) aynı şey değildir.

Gerçekte, tarafların kazanma motivasyonu her zaman epistemik olarak en iyi delilin sunulmasını sağlamaz. Örneğin, bir hearsay (dolaylı beyan) delili, güvenilirlik açısından daha zayıf olmasına rağmen stratejik olarak daha avantajlı olabilir. Ayrıca, tarafın delile ulaşmasının “makul” olup olmadığı değerlendirmesi ile hâkimin yapacağı değerlendirme de örtüşmeyebilir. Yetersiz hazırlık (tembellik) da göz ardı edilemeyecek bir ihtimaldir.

Buna karşı ileri sürülen “karşı taraf daha iyi delili getirir” argümanı da zayıftır. Çünkü bu varsayım;

·                 karşı tarafın o delile erişimi olmasını,

·                 hukuki veya taktik engeller bulunmamasını,

·                 yeterli özenin gösterilmesini,

·                 ve sonradan sunulacak delilin yeterli olmasını gerektirir.

Oysa özellikle delil toplama (discovery) mekanizmalarının sınırlılıkları bilinmektedir. Örneğin:

·                 hangi belgelerin önemli olacağı her zaman öngörülemez,

·                 yargı yetkisi dışındaki belgelere ulaşmak maliyetli olabilir,

·                 imtiyazlı belgeler doğrudan sunulamayabilir.

Ceza yargılamasında ise bu sorunlar daha da belirgindir.

Sonuç olarak şu tespit yapılmaktadır:

Orijinal belge kuralının hâlen işlevsel olduğu alanlar vardır. Delil toplama imkânları geliştikçe bu alanlar daralacaktır; ancak tamamen ortadan kalkmaları beklenmemelidir. Çünkü tamamen kapsamlı bir delil toplama sistemi kurmak mümkün görünmemektedir. Bu nedenle, makul şekilde uygulanan bir orijinal belge kuralı modern delil sisteminde hâlâ bir yer tutmaktadır.

Bu bilginlerin, en iyi delil ilkesinin standart sınırlamasını, yani asıl belge kuralı (original document rule) bağlamıyla sınırlı olarak kabul ettikleri doğrudur. Bu nedenle incelemeleri, belgesel delillerin keşfindeki zayıflıklar üzerine yoğunlaşmış ve bu zayıflıkların asıl belge kuralının korunmasını nasıl haklı kıldığını ele almıştır. Ancak bu durum, söz konusu zayıflıkların yalnızca belgenin içeriğinin ispatı gibi, asıl belge kuralının doğrudan uygulandığı durumlarla sınırlı olduğu anlamına gelmez. Bu zayıflıklar, herhangi bir şekilde ilgili olan belgelerin keşfi bakımından da geçerlidir. Dahası, Cleary ve Strong tarafından ileri sürülen argümanlar, belge keşfi bağlamının ötesine kolaylıkla genelleştirilebilir. Bu zayıflıklar, genel olarak keşif sürecine sirayet eder; hatta medeni yargılamalarda tanınan daha geniş keşif imkânları bakımından dahi geçerlidir.

Rakip taraf sunumu argümanının ikinci varsayımı — yani karşı tarafın epistemik açıdan daha iyi delilleri sunmasını engelleyen herhangi bir hukuki veya taktik engelin bulunmadığı varsayımı — da tartışmalıdır. Epistemik olarak üstün delile sahip olan bir karşı tarafın, bu delili, ikincil delil sunan taraf sunmadığı takdirde kendisinin sunacağı yönünde şüphe duymak için birçok neden vardır. En çarpıcı durum, bir delilin, davayı açan tarafça sunulduğunda kabul edilebilir olmasına rağmen, karşı tarafça sunulduğunda kabul edilemez olması ihtimalidir. Bu durum, kabul edilebilirlik kurallarının, delilin hangi tarafça sunulduğuna bağlı olarak değiştiği hallerde ortaya çıkar.

Örneğin, bir tanığın, karşı tarafın bir ikrarına ilişkin ifadesini ele alalım; bu ikrar başka bir kişi tarafından doğru şekilde yazıya geçirilmiş, ancak bu kişi artık beyanları hatırlayamıyor olsun. Normalde, duyuma dayalı delil (hearsay) istisnaları, davayı açan tarafın hem tanık beyanını hem de yazılı metni delil olarak sunmasına imkân tanır. Buna karşılık, duyuma dayalı delil yasağı, karşı tarafın aynı yazılı metni sunmasını engelleyebilir; çünkü bu durumda “karşı tarafın ikrarı” istisnası uygulanmaz. Böylece, epistemik olarak daha üstün delilin sunulup sunulmamasına ilişkin karar tamamen davayı açan tarafa bırakılmış olur ki, yukarıda görüldüğü üzere bu tarafın böyle bir tercih yapması her zaman beklenemez.

Bu sorunun, çekişmeli yargılama sisteminden değil, dışlayıcı delil kurallarından kaynaklandığı ileri sürülebilir. Ancak sistemin etkinliği bağlam içinde değerlendirilmelidir. Tüm asimetrik dışlayıcı kurallar ortadan kaldırılmış olsaydı bu sorun da ortadan kalkabilirdi; ancak karşı tarafın ikrarlarına ilişkin duyum istisnası gibi bazı kurallar hukuk sisteminde kökleşmiş durumdadır.

Daha az çarpıcı ancak muhtemelen daha yaygın bir sorun, karşı tarafın delili sunmaması için taktik bir nedeninin bulunmasıdır. E1 bilgisinin E2’den epistemik olarak daha üstün olduğu ve davayı açan tarafın taktik nedenlerle E2’yi tercih ettiği varsayıldığında, karşı tarafın E1’i sunmayı, hiç sunmamaya tercih edeceği zorunlu olarak söylenemez. Örneğin Gonzales-Benitez olayında, muhbirlerin ifadelerinin devlet açısından kaset kayıtlarından daha avantajlı olduğunu, ancak kasetlerin yine de sanıklar açısından zararlı olduğunu varsayalım. Bu durumda sanıklar, savcılık tanıklarının ifadelerindeki çarpıtmaları göstermek için kendilerine zarar verecek kasetleri sunmak istemeyebilirler.

Buradaki mesele, yalnızca sanıkları bu zor ikilemden kurtarmak değildir. Asıl mesele, en iyi delil ilkesinin ihlalinin zararsız olduğu iddiasının kabul edilemeyeceğidir.

Üçüncü varsayım olan karşı taraf avukatının özenli ve yetkin olduğu varsayımı bakımından da benzer şüpheler mevcuttur. En yaygın açıklamalardan biri, karşı tarafın birincil delili sunmamasının nedeninin basitçe yetersiz hazırlık olmasıdır. Bu durumda karşı tarafın kötü avukatlığın sonuçlarına katlanması gerektiği düşünülebilir. Ancak bu cevap yeterli değildir. Çünkü burada yalnızca taraflar arası zarar değil, aynı zamanda yargılamanın temel amacı olan maddi gerçeğin doğru şekilde ortaya çıkarılması bakımından da bir zarar söz konusudur.

Dördüncü varsayım — yani karşı tarafın sonradan delil sunmasının yeterli olacağı varsayımı — da sorunludur. Maddi vakıayı değerlendiren merciin, iki ayrı sunumu karşılaştırmak zorunda kalmaması gerekir; tek ve açık bir sunum tercih edilmelidir. Ayrıca zaman ve emek ekonomisi açısından da bu önemlidir. Bunun yanında, iki sunum arasında zaman farkı olması hâlinde, hafıza sorunları da ortaya çıkabilir.

Bu değerlendirmelerden şu sonuca kolaylıkla ulaşılabilir: çekişmeli yargılama sistemi, bir uyuşmazlık bakımından mevcut en iyi delilin mutlaka sunulacağını garanti etmez. Bu eksikliklerin ne ölçüde önemli olduğu ampirik olarak tartışılabilir; ancak modern keşif sistemine ilişkin çalışmalar ciddi boşluklara işaret etmektedir. Asıl belge kuralı ve benzeri kuralların varlığını sürdürmesi de bu boşlukların önemini teyit etmektedir. Üstelik bu sorunlar yalnızca asıl belge kuralına özgü değildir; ispat sürecinin tamamını ilgilendirir.

Bu noktada literatürde açıkça yer almayan ancak önemli bir karşı argümana değinmek gerekir. Eğer taraflara, stratejik açıdan her zaman optimal olmayan delilleri sunma yükümlülüğü yüklenirse, bu yükümlülüğe uyan “iyi” taraflar, uymayan “kötü” taraflar karşısında dezavantajlı duruma düşebilir. Bu nedenle böyle bir yükümlülüğün tanınmaması gerektiği ileri sürülebilir.

Bu argüman ilk bakışta makul görünse de aslında aşırı genelleyicidir. “O yapmıyorsa ben de yapmam” yaklaşımı, tüm hukuki ve ahlaki yükümlülükleri ortadan kaldırır. En fazla, bu argüman ihlal edenlerin sayısının çok fazla olduğu varsayımına dayanır. Oysa en iyi delilin sunulması yükümlülüğünün, diğer birçok hukuki yükümlülükten daha fazla adaletsizlik doğuracağını gösteren bir neden yoktur.

Sonuç olarak, çekişmeli sistemin eksikliklerini gidermek amacıyla ek kurallar getirilmesine karşı ileri sürülen bu ikinci dereceden argüman, asıl belge kuralına özel bir gerekçe sunmamaktadır. Bununla birlikte, klasik en iyi delil teorisyenlerinin bu ilkenin uygulama alanını sınırlamalarının arkasında bu düşünce yatıyor olabilir. Bu sınırlama, daha iyi delilin varlığının kolayca tespit edilebildiği durumlarla ilgilidir. Ancak bu ilke, yalnızca bu alanla sınırlı olmayıp, genel olarak ispat kurallarında etkili bir rol oynamaktadır.

Bu makalenin üçüncü kısmında, en iyi delil ilkesinin mevcut delil kurallarını açıklamadaki rolü daha ayrıntılı incelenecektir. Bu inceleme zorunlu olarak sınırlı olacaktır; ancak bu yaklaşımın geçerliliğini göstermek ve hangi sonuçlara götürebileceğini ortaya koymak amaçlanmaktadır. Bu bağlamda, alternatif açıklama olarak ileri sürülen “jüriye güvensizlik” ilkesi ile karşılaştırma da yapılacaktır.

Bu noktada, çekişmeli yargılama modelinin önemli bir özelliği hatırlanmalıdır: vakıaların toplanması ve delillerin sunulması bakımından tarafların geniş bir kontrol yetkisine sahip olması ve hâkimin rolünün görece sınırlı olması. Bu durum, kabul edilebilirlik (admissibility) sorunlarını ön plana çıkarır.

Thayer’in yaklaşımına göre, rasyonel bir delil sisteminin temel varsayımı, ilgisiz delillerin dışlanması ve ilgili delillerin — bazı istisnalar dışında — kabul edilmesidir. Ancak bu yaklaşım teorik bir sorun barındırır: ilgisiz delilin dikkate alınmaması gerektiğini söylemek başka, onun kabul edilmemesi gerektiğini söylemek başkadır. İkinci ifade, hâkimin ön inceleme yapma yetkisini varsayar ve bu da jürinin bu konuda yeterince güvenilir olmadığı varsayımına dayanır.

Alternatif olarak, delil sistemini farklı bir varsayımla temellendirebiliriz: tarafların, makul ölçüde elde edilebilecek en iyi delili sunmaları gerektiği varsayımı. Bu yaklaşım, tarafların maliyet-fayda analizi yapmasını gerektirir ve genel olarak delillerin sunulmasına müdahale edilmemesini öngörür. Ancak gerektiğinde hâkimin müdahalesini de açıklar.

Bu çerçevede üç temel eğilim ortaya çıkar:

İlk olarak, tüm ilgili delillerin sunulmasına yönelik genişletici bir eğilim vardır. Tarafların kendi çıkarları nedeniyle sunmayabilecekleri delillerin de sisteme dahil edilmesi hedeflenir. Bu eğilim, hem delil kurallarında hem de keşif kurumunda kendini gösterir. Aynı zamanda, karşı tarafın ilgili delillerin sunulmasını engellemesine imkân tanıyan kuralların zamanla zayıflatılmasını da açıklar.

Öte yandan, ilgisiz deliller sunulmamalıdır; çünkü bunlar uyuşmazlığın rasyonel biçimde çözümüne hiçbir katkı sağlamazken, tarafların ve kamunun kaynaklarını tüketir.221 Bu durum, tüm ilgili delillerin veya makul ölçüde ulaşılabilir tüm ilgili delillerin ayrıca mahkemeye sunulması halinde bile geçerlidir. İlke, bu nedenle en genel ifadeyle, aynı ilgili delil unsurlarını içeren ancak daha fazla ilgisiz delil barındıran herhangi bir delil setine karşı bir tercih doğurur. Dahası, ilke tüm ilgili bilgilerin sunulmasını da gerektirmez; çünkü her bir ilgili delil parçasının, ne kadar ispat gücü taşıyorsa taşısın, araştırılması ve beklenmesi makul olmayabilir. Uyuşmazlığın önemi, tüm bu bilgilerin elde edilmesi, sunulması ve değerlendirilmesi için yapılacak harcamaları haklı kılmayabilir.222

Sadece “de minimis” (ihmal edilebilir derecede düşük) ispat değerine sahip delillerin gerekli olmadığı değil, aynı zamanda bunların reddedilmesi gerektiği de kabul edilmelidir. İlkenin bu “daraltıcı (contractionary)” yönü, mevcut delil hukukunda kuşkusuz iyi biçimde teyit edilmiştir.223

Son olarak, genişletici yön, daraltıcı yön ile birlikte çalışarak, geleneksel olarak tanıklık güvenilirliğine (credibility) getirilen sınırlamalarda kısmi bir daralma etkisi üretir. Özellikle modern reformlar, bir tarafın kendi çağırdığı tanığın güvenilirliğini zayıflatmaya yönelik delilleri sunma imkânını genişletmiştir. Örneğin bkz. FED. R. EVID. 607; McCORMICK, supra note 3, § 38.221

Elbette, rasyonel ispat gücünün bulunmaması çoğu durumda, tarafların aksi bir amaç gütmedikçe, ilgisiz delil sunarak kaynakları israf etmemeleri için yeterli bir teşvik sağlar. İstisna, ilgili olup olmadığı makul ölçüde tartışmalı olan delillerdir. Eğer bu delilin geliştirilmesi için yapılmış harcamalar zaten yapılmışsa—ki mesele duruşmaya gelmişse varsayımsal olarak bu gerçekleşmiştir—kaynak israfına yapılan vurgu ve müdahale etmeme ilkesi, mahkemenin delilin kabul edilebilirliğini belirlerken geniş bir standart kullanmasını gerektirir. Bu nedenle mahkeme, makul bir hakemin (juror) delili ilgili bulabileceği kanaatine varırsa, genellikle delili kabul etmelidir. Bu tür bir standart, ilgili olduğuna karar verilmesini gerektiren ön sorunlara da uygulanabilir. Bkz. FED. R. EVID. 104(b). Ancak temel (koşulsuz) uygunluk konusunda çok az ve çelişkili içtihat bulunmaktadır. Karşılaştırınız, örneğin McCORMICK, supra note 3, § 53, s. 137 (hakimin delili ilgili bulup bulmadığına bakması gerektiğini önerir) ile R. LEMPERT & S. SALTZBURG, A MODERN APPROACH TO EVIDENCE 155 (2. baskı 1982) (“Eğer delil makul bir hakemi etkileyebilecekse, hâkimin kişisel değerlendirmesinden bağımsız olarak kabul edilmelidir”) ve G. LILLY, AN INTRODUCTION TO THE LAW OF EVIDENCE § 10.3 (2. baskı 1987) (aynı yönde). Bu ikincil kaynakların hiçbiri birincil bir otoriteye atıf yapmaz. Mevcut sınırlı otoriteler ise genellikle ikinci görüşü destekler niteliktedir. Bkz. United States v. Williams, 545 F.2d 47, 50 (8th Cir. 1976) (jürinin değerlendirmesine daha fazla alan tanıyan standart). Bu temel soruna ilişkin otorite eksikliği aslında şaşırtıcı değildir; çünkü ilgili olma kavramı zaten geniş biçimde tanımlanmıştır ve iki standart kolayca birbirine karışmaktadır. Bkz. 1A J. WIGMORE, supra note 28, § 37.2, s. 1023 n.6.

222.        Tüm ilgili delilleri dikkate alma yönündeki doğal istek o kadar güçlüdür ki, hukuk yargılamalarında jüri üyelerine şu şekilde hatırlatma yapılması gerekebilir:
“Hukuk, hiçbir tarafı davada yer alan olaylara ilişkin herhangi bir zamanda bulunmuş olabilecek tüm kişileri tanık olarak çağırmaya veya uyuşmazlık konularına ilişkin bilgi sahibi olabilecek tüm kişileri dinlemeye zorlamaz. Aynı şekilde, hukuk tarafları davada adı geçen tüm belge ve eşyaları delil olarak sunmaya da zorlamaz.” 3 E. DEWITT & C. BLACKMAR, supra note 84, § 73.11. Benzer bir talimat ceza davalarında da verilebilir. bkz. aynı eser, § 17.18 (1977).

223.        Bkz. James, supra note 30, s. 700-01. Günümüzde, hâkimlerin, “ispat değeri, gereksiz gecikme, zaman israfı veya kümülatif delillerin gereksiz sunumu gibi hususlar tarafından önemli ölçüde aşıldığında” ilgili delilleri dışlama yetkisine sahip olduğu genel kabul görmektedir. FED. R. EVID. 403; bkz. 1 J. WIGMORE, supra note 28, § 1a; R. CROSS, supra note 123, § 5.B. Tanık güvenilirliği alanındaki kurallar, kısmen zaman israfını önleme amacı taşısa da, örneğin, tanığın duygusal durumuna ilişkin kaygıları da yansıtır. bkz. McCORMICK, supra note 3, § 49.

274 73 IOWA LAW REVIEW 227 [1988]
İlkenin bu yönü, bir “ikame (substitutionary)” etki üretir: aynı bilgiyi temsil eden tüm mantıksal olarak ilgili deliller arasından, kaynakların optimal kullanımını sağlamak için bazı delillerin diğerlerine tercih edilmesine gerekçe sağlar. Bu, klasik “en iyi delil ilkesi” savunucularının özellikle dikkat çektiği etkidir; özellikle de “duyulan bilgi (hearsay)” ve “asıl belge kuralı” örneklerinde olduğu gibi.224 İkame genellikle, ikincil delilin ya tekrarlayıcı ya da yanlış biçimde birincil delille uyumsuz olması durumunda ortaya çıkar.225 Ancak bazı istisnai durumlarda, örneğin duyulan bilgi (hearsay), beyan sahibinin mahkemede tanıklık etmesi koşuluyla destekleyici delil olarak kabul edilebilir;226 ya da bir belgenin sureti, aslı sunulmuşsa kabul edilebilir.227 Bu tür durumlarda kurallar esasen genişletici bir amaç ve etki taşır.228

Böylece, ispat sürecini düzenleyen kurallar bakımından en iyi delil ilkesinin geniş açıklayıcı işlevini görmeye başlıyoruz. Daha önce tartışıldığı gibi, bazı erken dönem delil hukukçuları “en iyi delil” terimini bu kuralların özünü ifade etmek için kullanmışlardır.229 Diğerleri ise bu ilişkiyi doğrudan “en iyi delil” adını vermeden kabul etmişlerdir. Örneğin Bentham, delil dışlama kurallarına ve “en iyi delil” söylemine sert şekilde karşı çıkmış, ancak yine de doğruluk ve bütünlüğü sağlamak için “güvenceler (securities)” kullanılmasını savunmuştur. Bunlar arasında yemin, yalan tanıklık yaptırımı ve çapraz sorgu gibi unsurlar yer alır. Bu güvencelerin yokluğu, Bentham’a göre “makeshift (geçici/ikame) delil” kavramını oluşturur; bu kategori hearsay ve belge içeriğinin ikincil ispatını da kapsar.231

Yarım yüzyıldan fazla bir süre sonra Thayer, jüri yargılamalarını sadeleştirmek için “büyük ilkeler” katalogu sunmuştur.232 Bu ilkeler arasında şunlar yer alır:
(1) Jüri mümkün olduğunca delil niteliğindeki beyanları bizzat görmeli ve dinlemelidir;
(2) Tanıklar mümkün olduğunca açık, sözlü ve çapraz sorguya tabi şekilde ifade vermelidir;
(3) Yazılı deliller jüri tarafından doğrudan incelenmelidir;
(4) Davaya ilişkin her şey açık şekilde mahkeme huzurunda yapılmalıdır;
(5) Resmi belgelerin düzenlenmesi açıkça gösterilmeli ve metinlerine göre yorumlanmalıdır;
(6) Jüriyi gereksiz geciktiren veya yanıltan deliller dışlanmalıdır;
(7) Uzman kişiler gerektiğinde jüriye görüşleriyle yardımcı olmalıdır.233

Wigmore da benzer şekilde bu ilkeleri kabul etmiş ancak “en iyi delil” kavramını reddetmiştir.239 Ona göre bu kurallar tek bir ilkeye indirgenemez, çünkü “pratik nitelikleri farklıdır.” Ancak yine de bu kuralların ortak amacı, delil sistemini güçlendirmek ve yanlış yönlendirmeleri önlemektir.241

Bununla birlikte Wigmore, jüriye güven eksikliğiyle ilgili bazı kuralları da bu kapsama dahil etmiştir.242 Bu durum, delil hukukunun büyük ölçüde jüri sistemine duyulan güvensizlikten kaynaklandığı görüşünü güçlendirmiştir.244

Nitekim 19. yüzyılda hukuk ve olgu ayrımı netleşmiş, delil dışlama kuralları jüriyi kontrol etme aracı olarak gelişmiştir.247 Bu süreçte hâkimler, jüri kararlarını yönlendirmek için yeni yargılama, yönlendirilmiş karar ve özel sorular gibi araçlar geliştirmiştir.248 Bu gelişmeler, jüri sistemine yönelik kurumsal bir güvensizlik yaratmıştır.251

Edmund Morgan ise bu görüşe karşı çıkarak, delil kurallarının yalnızca jüriye güvensizlikten kaynaklanmadığını, başka faktörlerin de etkili olduğunu savunmuştur.252 Ona göre, bu kuralların kaynağını sadece jüriye bağlamak “yarım bir gerçektir.”254

Buna rağmen jüriye güvensizlik, günümüzde bile delil kurallarının yorumlanmasında temel bir metafor olarak varlığını sürdürmektedir.256 Ancak modern görüşler, jüriyi artık daha eğitimli ve yetkin görme eğilimindedir.257

Buna karşın bazı yazarlar, delil kurallarının sadece jüri değil, aynı zamanda adaletin görünümü, formalite ve sistematik karar verme ihtiyacıyla da ilgili olduğunu sorgulamaktadır.259

Bu makalede, tarafların delil sunumunda eğitilmesi ve gerektiğinde disipline edilmesi meselesinin, bu sorulara verilecek cevabın en azından önemli bir bölümünü oluşturabilecek bir kaygı olduğu görülmüştür. Bu yaklaşım, çekişmeli (adversarial) olmakla birlikte jüri bulunmayan yargılamalarda dahi delil dışlayıcı kuralların varlığını açıklamaktadır.260 Bu cevap, bazı araştırmacıların ileri sürdüğü psikolojik veya sosyo-ekonomik açıklamaları tamamen gereksiz kılmamakla birlikte, büyük ölçüde onların yerine geçmektedir.261

İki temel kuralın kısa bir değerlendirmesi, “en iyi delil” gerekçesinin “jüriye güvensizlik” gerekçesine üstünlüğünü ortaya koymaktadır. İlk olarak, tanıklık için yemin şartını ele alalım. Yemin, genel olarak tanığın olayın önemini kavramasını sağlamak, gerçeğe uygun ifade verme yükümlülüğünü hatırlatmak ve tanığı yalan beyan (perjury) yaptırımlarının kapsamına sokmak amacıyla kullanılır.262 Bu işlevlerin ne ölçüde etkili olduğu tartışılabilir; ancak yemin, kuşkusuz daha güvenilir tanıklık elde etmeye yönelik bir araçtır. Peki, bunun asıl amacının “laik jüriyi yanıltmayı önlemek” olduğunu ileri sürmeye gerçekten gerek var mıdır? Elbette hayır. Çünkü jüri olmadan karar veren bir hâkim de güvenilir delile aynı derecede ihtiyaç duyar ve yeminsiz bir tanığın jüriyi hâkimden daha kolay yanıltabileceğini düşünmek için bir sebep yoktur.263 Hatta tam tersine, jüri, yalan tanıklığın düzenli olarak tespit edilip kovuşturulduğuna dair yanlış inançlar nedeniyle daha kolay yanıltılabilir.264

Bir tanığın, gerekli tüm baskılara rağmen yemin etmeyi reddettiğini varsayalım. Bu durumda ya yeminsiz ifadeye izin verilir ya da ifade tamamen dışlanır. Hangi mantıklı jüri davranışı hesabı, yemin edilmemiş bir tanıklığın, başka yönlerden kabul edilebilir nitelikteki bir tanıklıktan daha az yanıltıcı olacağını söyleyebilir?265

İkinci örnek, çapraz sorgulamaya (cross-examination) katılma yükümlülüğüdür. Çapraz sorgulama imkânının, tanıklığın doğruluğu ve bütünlüğü açısından temel bir güvence olduğu genel olarak kabul edilir.266 Bir tanık çapraz sorgu sırasında soruları yanıtlamayı reddederse, yerleşik delil hukuku ilkeleri, doğrudan beyanın (direct testimony) dışlanıp dışlanmayacağını belirlemek için çeşitli faktörler öngörür.267 Bu faktörlerin dikkat çekici yönü, “en iyi delil” yaklaşımıyla uyumlu olmaları, ancak “jüriyi yanıltmama” düşüncesiyle tam olarak örtüşmemeleridir. Örneğin, tanığın hastalanması veya ölmesi gibi iradesi dışında gelişen durumlar, çapraz sorgulanmamış ifadenin kabul edilmesine yol açabilir. Bu tür değerlendirmeler, daha çok tarafların kusuru, uyumsuzluk için mazeretleri ve yaptırım yokluğunda oluşacak teşviklerle ilgilidir; jüri tepkisine ilişkin varsayımlarla değil. Zaten hâkimin böyle bir jüri tepkisini öngörmesi son derece güçtür.

Elbette, tanık tarafların kontrolü altında değilse, tarafların yükümlülüğü en fazla tanığı getirmek ve yemin etmesini ile çapraz sorguya katılmasını teşvik etmektir. İşbirliği (collusion) olmadıkça, tanığın daha ileri düzeydeki reddinden taraf sorumlu tutulamaz. Nitekim mevcut hukukta, “tarafsız” bir tanığın bu yükümlülükleri yerine getirmemesi durumunda ifadesinin dışlanması daha az olasıdır.268 Bu durum da jüriyi yanıltmama teorisiyle açıklanması güç bir noktadır. Çünkü tarafla bağlantısı açık olan ve yemin etmeyi ya da çapraz sorguya katılmayı reddeden bir tanığa karşı jüri, aslında daha şüpheci olacaktır.

Yemin ve çapraz sorgu kuralları, aynı zamanda “hearsay” (duyuma dayalı beyan) kuralının temelini oluşturdukları için önemlidir.269 Bu kuralın açıklamasında jüriye güvensizlik temel bir unsur olarak görünmemektedir.270 Ayrıca, hearsay kuralı ile “en iyi delil ilkesi” arasında güçlü bir bağ bulunmasına rağmen, bu bağın bazı görünürdeki çelişkili doktrinsel yapılarla tamamen örtüşmemesi, bu teoriyi çürütmez.271 Hatta bu uyumsuzluk, doktrinin yoğun eleştirilerine konu olmuştur.272

Roman hukukunda M.S. ikinci ile dördüncü yüzyıllar arasında gelişen “serbest delil sistemi”, modern delil hukukunun temellerini oluşturmuştur. Bu sistemde hâkim, mevcutsa daha iyi delilin sunulmasını isteyebilme yetkisine sahipti. Örneğin İmparator Hadrian, yazılı beyanlar yerine tanıkların sözlü olarak dinlenmesini tercih etmiş ve gerekçesini de doğrudan tanık sorgulamasının daha güvenilir olması olarak açıklamıştır. Bu yaklaşım, “en iyi delil” fikrinin tarihsel köklerine işaret etmektedir.269

Morgan’a göre, Normanlar Anglo-Sakson yargılama biçimlerini kaldırıp yerine uzman hâkimlerin bulunduğu bir sistem getirmiş olsaydı ve taraflar delil sunumunu bir “çekişmeli süreç” haline dönüştürseydi, hearsay kuralı yine de ortaya çıkardı.270

Hearsay kuralının bazı teknik sorunları, doktrinin esnekliği ile öngörülebilirliği arasındaki gerilimden kaynaklanmaktadır.271 Bazı istisnaların kapsamı ise jüriyi yanıltma kaygısıyla şekillenmiş olabilir.272

Bir başka önemli doktrin ise “sözlü bütünlük (verbal completeness)” kuralıdır. Bu kural, bir sözlü veya yazılı ifadenin yalnızca bir parçasının sunulması nedeniyle oluşabilecek çarpıtmaları önlemeyi amaçlar.275 Bu nedenle, bir ifadenin anlamını doğru değerlendirmek için gerekli olan bütün parçaların sunulmasını teşvik eder.276 Bu kural, delil setinin genişletilmesini teşvik eden güçlü bir “en iyi delil” örneğidir.

Bir diğer örnek ise “koşullu ilgili (conditional relevance)” doktrinidir. Tanığın kişisel bilgiye dayanması ve maddi delilin doğrulanması gerekliliği bu kapsamda değerlendirilir. Eleştirmenler bu doktrinin, delilin kabul edilebilirliği ile yeterliliğini karıştırdığını ileri sürmüştür.280 Ancak “en iyi delil ilkesi”, bu doktrinin birçok uygulanabilir yönünü açıklamakta anahtar rol oynar.281

İkame edici (substitutionary) en iyi delil kurallarına gelince, daha önce tartışılanların dışında, lay (uzman olmayan) görüş tanıklığını dışlayan kural muhtemelen en açık olanıdır.282 Bu kuralın “mazur görülebilir tercih” yapısı, mümkün olduğu ölçüde tanığın en temel gözlemlerine ilişkin ifade vermesini teşvik eder ve iyi bilinmektedir.283 Daha az dikkat çeken fakat daha az önemli olmayan bir diğer kural ise tanıkların birbirinden ayrı tutulmasına (sequestration) izin veren kuraldır.284 Tanıkların ayrı tutulması, diğer tanıkların ifadelerinden etkilenmiş olabilecek ifadelere karşı taze tanıklığın ikame edilmesini amaçlar.285 Yine, bu kurallardan elde edilen avantajlar esasen hem jüri hem de hâkimli yargılamalarda aynıdır.286

Genel olarak, delillerin sunulmasının bazı pratik zorunluluklar gerekçesiyle mazur görülebileceği dışlayıcı kuralların hiçbirinin, jürinin yanıltılması riskine ilişkin tatmin edici bir açıklama sunduğundan ciddi biçimde şüphe etmek için güçlü neden vardır. Bunun nedeni, bu delilin sunulmasıyla jürinin yanıltılması riskinin, tek başına ele alındığında, onun sunulmasının mazur görülebilir olup olmamasına göre değişmemesidir. Ancak alternatif olarak daha üstün delil mevcut olduğunda, yanıltılma riski hem gerçek hem de giderilebilir hale gelir. Bu nedenle dikkatli olunmalıdır; çünkü “jürinin yanıltılması” ifadesi önemli bir belirsizliği gizler. İkincil delillerin kabul edilmesinin etkilerini tanımlamak için kullanıldığında, bu ifade yalnızca epistemik olarak daha iyi delillerin olguları daha doğru belirlemeye imkân verdiği açık noktayı ifade eder. Bu anlamda yanıltılma kapasitesi hem hâkime hem de jüriye uygulanır ve mevcut tezle tamamen uyumludur—hatta onun özünü oluşturur.287

Bununla birlikte, bu ifadenin sıkça onunla karıştırılan başka bir anlamı daha vardır: ikincil delillerin, jürinin lay (uzman olmayan) üyelerden oluşması nedeniyle özellikle yanıltıcı olduğudur.288 İşte bu ikinci anlam, yargısal değerlendirme açısından en zor sorunları doğurur; çünkü dikkat odağını tarafların davranışından, alternatif delil kümeleri altında jürinin davranışına ilişkin ampirik öngörülere kaydırır. Jüri güvensizliği teorisi bu anlamı açıklamak zorundadır. Oysa ilk anlam daha işlevseldir; çünkü hâkimden yalnızca kendisini jüri yerine koymasını, rasyonel bir olgu bulucu olarak hangi delili görmek isteyeceğini sormasını ve bunu tarafların sağladığı bilgiler ışığında elde edilmesinin mümkün olup olmadığıyla karşılaştırmasını gerektirir. Ayrıca bu yaklaşım, zamanını ve emeğini jüri olarak harcayan vatandaşlara çok daha saygılıdır. Onları “biz” değil “onlar” olarak gören, büyük ölçüde cehalet ve irrasyonel dürtülerle hareket eden kişiler şeklinde nesneleştirmez.289

Elbette, hiçbir delil kuralının tamamen ya da önemli ölçüde lay jüri kurumuna dayanmadığı iddia edilmemektedir; ancak asıl kaygının ne olduğu konusunda dikkatli olunmalıdır. Çoğunlukla “lay” kelimesinin dışladığı özel yeterlilik, genel olarak olguları tespit etme becerisi değil, hukuki sistemin işleyişine dair anlayıştır.290 Bu nedenle, hukuki sistemin işleyişine ilişkin doğru çıkarımların yapılmasının buna bağlı olduğu delil türleri bakımından jüri gerekçesi bir rol oynayabilir. Hukuk, bu durumda delilin ispat gücü ile zaman ve kaynak tüketimi arasında denge kurmalıdır; özellikle de jüriyi konu hakkında yeterince eğitmek mümkünse ve bu eğitim yapılmazsa jürinin değerlendirmesinde bozulma oluşuyorsa.291 Önceki suçlara ilişkin deliller muhtemelen bu kapsama girer.292 Benzer kaygılar, uzlaşma teklifleri ve geri çekilmiş ikrarları dışlayan kuralların da temel gerekçesidir.293

Bazı bağlamlarda, lay jürinin yanıltılması kavramının bu doğru kullanımı, esas olarak daha iyi delilin makul biçimde mevcut olup olmamasına dayanan kurallara ek destek sağlayabilir. Şu şartlar sağlandığında: jüriye, sözde ikincil delilin ispat gücünü azaltma görevi verilmişse; bu azaltma işlemi modern yargılamanın koşullarına dair pratik bilgi gerektiriyorsa; ve bu bilgi jüriye maliyet-etkin şekilde aktarılamıyorsa, ikincil delilin dışlanması için ek bir gerekçe ortaya çıkar.294 Çünkü yalnızca delil sunumunun ikincil olması jüriyi yanıltmaz; aynı zamanda jüri, eğer bu delil sunulmazsa daha iyi bilgilendirilmiş olur. Ancak burada önemli bir sınırlama vardır: Makul olarak daha iyi delil mevcut değilse, jürinin bu delille birlikte mi yoksa onsuz mu daha iyi bilgilendirileceği konusunda değerlendirme yapılmalıdır.296

Şimdi, “en iyi delil” temelinin birçok kabul edilebilirlik kuralının altında yattığı doğru olmakla birlikte, mevcut doktrinler bazen en iyi delil ilkesine dayalı makul sezgilerle çatışır. Bunun sonucu anayasa hukukunun devreye girmesi olabilir.297 Ayrıca en iyi delil ilkesi yalnızca delilin kabul edilebilirliği bağlamında değil, hâkimin tanık çağırma ve sorgulama yetkisinde298 ya da jüriye “eksik tanık” veya “eksik delil” talimatı verme yetkisinde de görünür.299 Sunulan delilin yeterliliği değerlendirilirken, makul biçimde mevcut olan delilin yokluğu da dikkate alınır.300 Hatta bu ilke, belirli işlemlerin yazılı hale getirilmesini zorunlu kılan maddi hukuk kurallarında301 ve zamanaşımı kurumunda302 bile kendini gösterir. Kısacası, Anglo-Amerikan hukuk sistemlerindeki birçok delil kuralı epistemik en iyi delil kuralları olarak anlaşılabilir.

Bu tez doğruysa ve epistemik en iyi delil ilkesi çok sayıda hukuki kuralın arkasında yer alıyorsa, hâkimin jüri karşısındaki rolü farklı düşünülmelidir. Günümüzde hâkim genellikle jüriyi irrasyonel etkilerden koruyan kişi olarak görülür. Oysa burada vurgulanan anlayış, hâkimin tarafların, tanıkların ve avukatların önyargı veya zayıflıklarından kaynaklanan etkilerden jüriyi koruma rolüdür.303 Çünkü jüri bu katılımcıların davranışını kontrol edemez. Hâkim, mahkeme salonunda jürinin yapamayacağı yetkilere sahip olarak, dava ekonomisini ve avukatların stratejilerini daha iyi değerlendirebilir.

Bu bakış açısı, önyargılı veya yanıltıcı delilleri dışlayan kuralların anlaşılmasını da geliştirir.304 Genellikle mahkemeler bu kuralları jürinin etkilenmesi üzerinden açıklar.305 Ancak bu yaklaşım yanıltıcıdır; çünkü hâkimin jüri davranışını doğru tahmin etme kapasitesi sınırlıdır.306 Asıl problem, örneğin önyargılı delilin “zararlı olması” değil, uygunsuz bir karar verme tarzını teşvik etmesidir.307 Hâkimler avukatların motivasyonunu jüriden daha iyi anlayabilir; bu nedenle dengelemeler ahlaki niteliktedir.309

Bu paradigma ayrıca “sınırlı kabul edilebilirlik” doktrinini de açıklar.310 Bir delil bir amaç için kabul edilirken başka bir amaç için kabul edilemezse, jüriye sınırlayıcı talimat verilir. Ancak burada bir paradoks doğar: mahkeme, jürinin gerekli ayrımları yapamayacağını varsayar.311

Bu eleştiri türü, özellikle yanlışlığın (impropriety) yargılayıcı üzerinde istenmeyen etkiler doğurma riskine atfedilebildiği durumlarda oldukça güçlüdür.312 Ancak bakışın litigantların (tarafların) davranışına odaklanması, bu tür durumların tuhaflığını çoğu kez azaltır. Bu görüşe göre hâkimin sınırlayıcı talimatının gerçek mesajı, olası uygunsuzluğun kamuya açık biçimde kabul edilmesidir; bunun fark edilmeden geçmediğini ve hoş görülmediğini hatırlatır ve ayrıca hâkimin temsilî rolü gereği yerine getirilmesi beklenen işlevlerin yerine getirilememesi karşısında jüri üyelerine yönelik bir tür “özür” niteliğinde bir açıklama içerir.313

Buna ek olarak, tek kullanımın uygunsuzluğu belirli bir çıkarım bakımından epistemik olarak daha iyi delillerin bulunabilirliği konusundaki bir endişeye dayanıyorsa—örneğin esas itibarıyla “hearsay” (duyuma dayalı ifade) delilinin sadece güvenilirlik sorgulaması amacıyla kabul edilmesi gibi—bu durumda talimat yalnızca şu hatırlatma olarak görülmelidir: delilin ikincil niteliğine ilişkin kaygılar bağlam içinde belirleyici değildir.314

Bu son önerilerin değeri ne olursa olsun, en iyi delil ilkesinin bir yorum aracı olarak üstünlüğü, uzun süre hâkim olan jüriye güvensizlik modeline kıyasla açık olmalıdır.311 Elbette en iyi, makul ölçüde elde edilebilir delil talebi, yargılayıcıya saygılı bir tutumdan bağımsız bir ilke olarak da görülebilir. Nitekim yaygın düşünce, nispeten düşük yeterlilikte olduğu varsayılan jüriye duyulan şüphe nedeniyle, hâkim merkezli ve kimi zaman “kuşkucu” bir yaklaşımın özellikle önemli olduğunu kabul eder. Ancak burada ileri sürülen görüş, bu iki fikrin yargılamaya katılanların yükümlülüklerinin birbiriyle yakından ilişkili yönleri olduğunu ve bunun, istisnai imtiyazlarla sınırlı bir “taraf merkezli epistemik en iyi delil yükümlülüğüne” yol açtığını savunur. Bunun bir sonucu olarak, en iyi delil perspektifi, jüri sistemine duyulan güvensizliğe dayanan klasik gerekçelendirmeyi zayıflatır ve jüri bulunmayan yargılamalarda kabul edilebilirlik kurallarının kaldırılması yönündeki argümanları da sorgular.315

Bu görüş ayrıca şunu da kabul eder: hâkimin taraflar üzerindeki alternatif etki araçları arttıkça, klasik dışlayıcı yaptırımlara olan ihtiyaç azalır. Heyet hâkimliğinde, hâkimin yalnızca “karar verici” değil aynı zamanda yargılamanın diğer işlevleriyle birleşmiş bir rol üstlenmesi, taraflar üzerinde önemli bir baskı oluşturur. Taraflar, hâkimin ek bilgi taleplerini dikkate almama lüksüne sahip değildir. Ayrıca, karar vericinin sürekli bir idari ilişki içinde olduğu durumlarda (örneğin idari kurumlar), bu etki daha da artar. Bu unsurlar, jüri bulunmayan yargılamalarda delil kabul kurallarının gevşetilmesinin neden makul göründüğünü açıklar; ancak bu durum jüri yeterliliği veya irrasyonelliği varsayımına dayanmaz.

Sonuç

On sekizinci yüzyıldan bu yana, mahkeme yargılamalarında delil hukukunun temel amacının, makul kaynak sınırlamaları içinde uyuşmazlık konusu maddi vakıaların doğruluğunu tespit etmek olduğu genel olarak kabul edilmiştir.316 Elbette bazı delil kurallarının oluşumunda başka unsurların etkisi olduğu da anlaşılmıştır; ancak bu tür sapmalar sınırlıdır.317

Buna rağmen, on dokuzuncu ve yirminci yüzyıllarda bu yaklaşım daha da daraltılmış; jüri yeterliliği sorunlarına odaklanma ve tarafların mahkemeye karşı yükümlülükleri üzerine düşünme isteksizliği belirleyici olmuştur. Sonuç olarak, imtiyaz kuralları dışındaki dışlayıcı delil kurallarının gerekçelendirilmesi çoğu zaman, bu kuralların doğruluğu ne ölçüde artırdığına indirgenmiştir.318

Son yıllarda bu açıklayıcı çerçeveye yönelik memnuniyetsizlik işaretleri görülmektedir.319 Örneğin Charles Nesson, delil ve kabul edilebilirlik kurallarının önemli bir kısmının, kamuoyunun kabul edeceği kararlar üretme politikasından kaynaklandığını ileri sürmüştür. Bu yaklaşımda doğruluk, kamu güvenini sağlama ve davranış mesajları verme amacına kıyasla ikincil hale gelmektedir.320

Bu makalede ise farklı bir yaklaşım benimsenmektedir. Bu yaklaşım, delil hukukunun önemli bir kısmını, yargılamayı bir “hakikat bulma forumu” olarak korumaya yönelik olarak görür. Taraflara, en iyi makul delili sunmaları için eğitici sınırlamalar ve disiplin yaptırımları uygulanır. Bu önlemler her somut olayda gerçeği en iyi şekilde ortaya çıkarmayabilir; ancak uzun vadede hem doğru bulgulara hem de yargı sistemine duyulan saygıya katkı sağlayacağı umulur.322

Bu, uzlaşma teşviki veya toplumsal gerilimi boşaltma gibi diğer amaçların önemsiz olduğu anlamına gelmez.323 Ancak bu amaçlar, taraflara en iyi delili sunma yükümlülüğü getiren bir sistemle bağdaşabilir.324 Çünkü adil yargılama, devletin zorlayıcı gücünün en iyi elde edilebilir delile dayanmasını gerektirir.325 Nihai olarak, hakikat kendi içinde değere sahiptir; bilgi ortak bir iyidir ve en iyi delilin sunulması bu iyiliğe katılımın temel aracıdır.326

Mevcut makale, mevcut uygulamaların mutlak savunusu değildir. Delil hukukunun bazı kuralları değiştirilebilir veya kaldırılabilir. Hatta adversary (çekişmeli) sistemin köklü biçimde reforme edilmesi gerekebilir.327 Daha sınırlı reformlarla da en iyi delil ilkesi korunabilir.328 Ancak her durumda, mevcut sistemi tam anlamak için bu ilkeye başvurmak kaçınılmazdır.

Bu yorum, jüriyi sürekli irrasyonel gören ya da vatandaşları aldatıcı sosyal mühendisliğin nesneleri olarak kabul eden yaklaşımlar kadar kuşkucu değildir. Aksine, hukuk uygulamasının taraflar üzerindeki baskısını ve onların davranışlarını daha anlaşılır kılar. Sonuçta bu yorum, delil hukukunu mümkün olan en iyi ışıkta görmemizi ve uygulamayı daha iyi hale getirmemizi sağlayan bir çerçeve sunar.329

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

  En İyi Delil İlkesi Dale A. Nance “Delile ilişkin ilk ve en önemli kural şudur: Bir kimse, olayın niteliğinin elverdiği ölçüde en üstü...

TIBBİ ETİK