22 Nisan 2026 Çarşamba

 

Şaçaşvili / Almanya Davası:

AİHM’in İddia Tanıklarını Sorgulama Hakkına İlişkin Yaklaşımlarının Gelişimi**
AİHM Büyük Daire’nin 15 Aralık 2015 tarihli kararına (başvuru no: 9154/10) ilişkin yorum

Maria Suchkova

ÖZ

2015 yılı sonunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesi tarafından verilen Şaçaşvili / Almanya kararında, Mahkeme, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının (d) bendi ile güvence altına alınan iddia tanıklarını sorgulama hakkının yorumlanmasına ve mahkemelerin hazır bulunmayan bir tanığın beyanlarının okunmasına karar verirken sahip oldukları yükümlülüklerin kapsamına ilişkin yaklaşımını açıklığa kavuşturmuştur.

Mahkeme, Al‑Khawaja ve Tahery / Birleşik Krallık kararı ile başlayan içtihatlarda ortaya çıkan çelişkileri gidermeye çalışmıştır. Şaçaşvili kararında Mahkeme, bu hakkın yorumunda esnek ve nüanslı bir yaklaşım benimsemiş; hem tanığın sorgulanma hakkının korunup korunmadığını hem de yargılamanın genel adilliğini birlikte değerlendiren bir sistem geliştirmiştir.

Karar ayrıca, iddia tanığının duruşmada hazır edilememesi durumunda ulusal mahkemelerin uygulaması gereken standartları özetlemesi bakımından pratik açıdan da önem taşımaktadır.


1. Giriş

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının (d) bendi, suç isnadı altındaki herkesin, aleyhine tanıklık yapan kişileri sorgulama veya sorgulatma hakkını güvence altına alır. Bu hak, adil yargılanma hakkının bir parçasıdır.

AİHM’e göre kural olarak, iddia makamına ait tüm deliller sanığın huzurunda sunulmalı ve savunmanın bunları sorgulama imkânı bulunmalıdır. Ancak bu kural mutlak değildir; belirli koşullarda daha önce alınmış beyanların okunması mümkündür.

Bu bağlamda temel içtihat, Al‑Khawaja ve Tahery / Birleşik Krallık kararı olup, daha sonra Schatschaschwili / Almanya kararı ile bu yaklaşım geliştirilmiştir.


2. İddia Tanıklarını Sorgulama Hakkının Uygulama Alanı

Sözleşme’deki “tanık” kavramı otonomdur. Yani bir kişinin ulusal hukukta “tanık” sayılıp sayılmaması önemli değildir; esas olan, beyanın suçlayıcı nitelikte bir delil olup olmadığıdır.

Bu kapsamda AİHM;

  • mağdur beyanlarını,
  • diğer sanıkların ifadelerini,
  • uzman görüşlerini

da bu hak kapsamında değerlendirebilir.

Örneğin Seton / Birleşik Krallık kararı davasında, bir kişinin telefon konuşmalarının kaydı dahi bu kapsamda değerlendirilmiştir.


3. Tanık Beyanlarının Okunmasına İlişkin Şartlar

AİHM, Al‑Khawaja ve Tahery / Birleşik Krallık kararı ile üç aşamalı bir test geliştirmiştir:

1. Tanığın yokluğu için haklı neden var mı?

Mahkemeler tanığın getirilmesi için tüm makul çabayı göstermelidir.

2. Beyan tek veya belirleyici delil mi?

  • “Tek delil”: başka delil yok
  • “Belirleyici delil”: sonucu tayin edecek ağırlıkta delil

3. Savunma için telafi edici güvenceler var mı?

Örneğin:

  • önceki aşamada sorgulama imkânı
  • video kayıtlarının izlenmesi
  • yazılı soru yöneltme
  • mahkemenin ihtiyatlı değerlendirme yapması

3.1 Tanığın Yokluğu

AİHM’e göre:

  • ölüm genelde haklı neden sayılır
  • ancak ihmalle oluşmuşsa kabul edilmez
  • yurtdışında olması tek başına yeterli değildir
  • devlet aktif çaba göstermelidir

3.2 Tek veya Belirleyici Delil Meselesi

AİHM, “belirleyici delil” kavramını dar yorumlar.
Delilin gerçekten davanın sonucunu belirlemesi gerekir.


3.3 Telafi Edici Güvenceler

Mahkeme özellikle şu hususlara bakar:

  • savunmanın sorgulama fırsatı olup olmadığı
  • önceki ifadeye erişim
  • çapraz sorgu imkânı
  • delilin ihtiyatla değerlendirilmesi

4. Şaçaşvili / Almanya Kararında Testin Uygulanması

Schatschaschwili / Almanya kararı davasında:

  • mağdurlar Letonya vatandaşıydı
  • ülkeden ayrıldılar
  • sanık onları sorgulayamadı
  • mahkeme ifadeleri okudu

Mahkeme:

  • tanıkların getirilememesi için çaba gösterildiğini kabul etti
  • ancak savunmanın yeterince korunmadığına karar verdi

Özellikle sorun:
Soruşturma aşamasında sanık veya müdafiinin tanıkları sorgulayamamış olmasıdır.

Sonuç:
9’a karşı 8 oyla ihlal kararı verilmiştir.


5. Kararın Getirdiği Yenilikler

AİHM şu önemli noktaları netleştirmiştir:

  • Üç kriter birbirinden bağımsız değil, birlikte değerlendirilir
  • Hiçbiri tek başına belirleyici değildir
  • Genel adil yargılanma değerlendirmesi yapılır

Ayrıca:

  • Tanık beyanı ne kadar önemliyse
  • savunma güvenceleri o kadar güçlü olmalıdır

6. Sonuç

Schatschaschwili / Almanya kararı kararı:

  • esnek bir yaklaşım benimsemiştir
  • adil yargılanma hakkını bütüncül ele almıştır
  • ulusal mahkemelere önemli yükümlülükler yüklemiştir

Özellikle:

  • tanığın gelmeyeceği öngörülüyorsa erken aşamada sorgu imkânı sağlanmalıdır
  • mahkemeler aktif çaba göstermelidir
  • okunmuş beyanlar dikkatle değerlendirilmelidir

Kaynakça (çeviri)

Suchkova M.,
“Şaçaşvili / Almanya Davası: AİHM’in İddia Tanıklarını Sorgulama Hakkına İlişkin Yaklaşımlarının Gelişimi”,
Uluslararası Adalet, 2016, No: 3, s. 3–9.

21 Nisan 2026 Salı

F O C U S Fall 2003, Vol. I, No. 4 385 I N F L U E N T I A L P U B L I C AT I O N S Types of Witnesses (Reprinted with permission from Gutheil TG: Types of witnesses, in The Psychiatrist in Court: A Survival Guide. Washington, DC, American Psychiatric Press, 1998, pp 25–33) Thomas G. Gutheil,

 Bir psikiyatristin mahkeme salonuna düşmesinin en yaygın yolu, bilirkişi (uzman tanık) olarak değil, olgu tanığı (fact witness) olarak yer almasıdır. Uzman tanık rolü, eşlik eden “The Psychiatrist as Expert Witness” adlı eserde ele alınmıştır (daha ayrıntılı tartışma için o esere bakınız).

Bu iki rol arasındaki temel ayrım şudur:
Olgu tanığı, duyular yoluyla algıladığı hususlar hakkında ifade verir; yani doğrudan gördüğü, işittiği (dolaylı anlatımların aksine), dokunduğu, tattığı veya kokladığı şeyler hakkında konuşur. Olgu tanıkları ayrıca sınırlı ölçüde bu gözlemlerden çıkan bütüncül değerlendirmeleri (örneğin bir sendrom ya da tanı) ve doğrudan sonuçları (örneğin tedavi planı veya terapötik müdahale) da aktarabilirler.

Buna karşılık, uzman tanık, başkalarının verileri dâhil olmak üzere çeşitli verilerden sonuç çıkarabilir; “psikiyatrik bakım standardı” gibi soyut kavramlar hakkında görüş bildirebilir ve hatta hiç görmediği bir hasta hakkında dahi kanaat açıklayabilir (örneğin intihar eden bir hastaya ilişkin malpraktis davasında).

Bir olgu tanığı olarak, genellikle dört rol çerçevesinde yargılamaya katılabilirsiniz:

  1. gözlemci,
  2. tedavi eden hekim (treater),
  3. davacı,
  4. davalı.

Bu rollerin örnekleri aşağıda verilmiştir.

Gözlemci olarak, bir servis ortamında tesadüfen bulunurken bir hasta ile hemşire arasındaki kavgaya şahit olabilir veya başka bir hasta, sağlık personeli ya da aile üyesi arasındaki bir etkileşimi gözlemleyebilirsiniz. Bu durumda en dar anlamıyla tanıksınız; çünkü sadece bir olaya şahit olmuşsunuzdur. Benzer şekilde, sizinle ilgisi olmayan bir uyuşmazlıkta gördüklerinizi anlatmak üzere mahkemeye çağrılabilirsiniz.

İkinci yaygın rol tedavi eden hekim (treater) rolüdür. Bu durumda, dava konusu zarardan önce hastaya bakım vermiş olabilir (hastanın önceki durumunu göstermek için) ya da zarardan sonra hastayı değerlendirerek ortaya çıkan psikiyatrik durumun tazminat açısından önemini belirleyebilirsiniz. Özellikle zarar sonrası psikiyatrik durum hakkında ifade verirken etik sorunlar doğabilir; bu konu kitabın ilerleyen bölümlerinde ele alınmaktadır.

Üçüncü olarak, davacı olabilirsiniz. Bu durumda kendi duygusal zararlarınızı ileri sürerek, klinik bilginizle kendi semptomlarınızı ve bunların yaşamınıza etkisini olgu tanığı olarak açıklayabilirsiniz.

Son olarak ve en istenmeyen durum olarak, davalı olabilirsiniz. Örneğin bir malpraktis davasında, hastanızın bakım standardına uymadığınızı iddia ettiği bir durumda, ne gözlemlediğinizi, ne tanı koyduğunuzu, ne yaptığınızı ve bunun gerekçesini açıklarsınız.

Özetle, olgu tanığı olarak doğrudan gözlemleriniz, tanılarınız ve tedavileriniz hakkında konuşursunuz; yani bizzat algıladığınız ve yaptığınız şeyleri aktarırsınız. Bu rol, kişisel muayeneye dayalı sınırlı değerlendirmelerle sınırlıdır. Ancak bir olgu tanığından uzman tanık rolünü üstlenmesi istendiğinde etik bir gerilim ortaya çıkar.


TEDAVİ EDEN HEKİM VE UZMAN TANIK

Genel olarak bu iki rol birbiriyle bağdaşmaz; çünkü klinik, hukuki ve etik yükümlülükleri farklıdır.

  • Uzman tanığın genellikle inceleme yaptığı kişiyle bir hekim-hasta ilişkisi yoktur.
  • Tedavi eden hekimin görevi hastanın yararını öncelemek ve onu iyileştirmektir.
  • Uzman tanığın görevi ise mahkemeyi bilgilendirmektir; bu, hastaya yarar sağlasa da zarar verse de değişmez.

Tedavi eden hekimin “müvekkili” hastadır; uzmanın ise mahkemedir.

Tedavi eden hekimin hastaya yardım etme zorunluluğu, adli bakış açısından bir tür taraflılık yaratır. Buna karşılık uzman tanık, inceleme sırasında elde edilen bilgilerin gizli olmadığını ve mahkemede kullanılabileceğini baştan bildirmek zorundadır. Oysa tedavi sürecinde genellikle gizlilik vaat edilir.


MAHKEMEDE PSİKOTERAPİST: YAYGIN HATALAR

Psikiyatrik tedavide, özellikle travma mağdurlarında, terapistin hastanın anlattıklarına inanması önemlidir. Bu, empati kurabilmenin temelidir. Terapist, hastanın dünyasını onun gözünden görmeye çalışır. Bu “bilinçli inanma hali”, tedavi sürecinin başarısı için gereklidir.

Ancak bu yaklaşım mahkemede sorun yaratabilir. Terapistin bu öznel yaklaşımı, objektiflikten sapma olarak değerlendirilebilir. Özellikle travma vakalarında terapist, hastanın anlattıklarını dış dünyadaki gerçek olaylarla karıştırma riski taşır.

Örneğin, bir hasta küçük bir olayı çok büyük bir travma olarak yaşıyorsa, terapist bunu duygusal olarak kabul eder. Ancak bu durum, hukuken aynı ölçüde tazminat gerektirdiği anlamına gelmez. Uzman tanık ise bu durumu makuliyet ve öngörülebilirlik açısından değerlendirir.


ROL ÇATIŞMASI

“Tedavi eden” ile “uzman” rolleri arasında çıkar çatışması vardır.
Hekimin temel ilkesi **“önce zarar verme”**dir. Bu, hastaya zarar verebilecek davranışlardan kaçınmayı gerektirir.

Ancak uzman rolünde, objektiflik gereği hastaya zarar verebilecek ifadeler vermek zorunda kalınabilir. Üstelik hasta, terapi sırasında verdiği bilgilerin mahkemede kullanılabileceği konusunda uyarılmamıştır. Bu durum ciddi bir etik sorun oluşturur.


EKONOMİK TARAFSIZLIK SORUNU

Tazminat davalarında maddi çıkar söz konusudur.
Uzman tanık sadece ücret alır ve davanın sonucundan maddi olarak etkilenmez.

Ancak tedavi eden hekim, belirlenen tazminatın kendi tedavi ücretine dönüşmesi nedeniyle dolaylı bir maddi çıkar elde edebilir. Bu durum tarafsızlık algısını zedeler.


BAKIM STANDARDININ BELİRLENMESİ

Malpraktis davalarında temel mesele, bakımın ortalama makul hekim standardına uygun olup olmadığıdır. Bu değerlendirme uzman tanığa aittir.

Tedavi eden hekimin hatası ise çoğu zaman şudur:
“Kendi uyguladığım yöntem doğrudur, diğerleri standart altıdır.”

Oysa modern psikiyatri çoğulcudur; tek doğru yoktur.


GERİYE DÖNÜK DEĞERLENDİRME YANLILIĞI (HINDSIGHT BIAS)

Sonradan bakıldığında olaylar daha öngörülebilir görünür. Ancak bu yanıltıcıdır.

Önceki hekimin, olay gerçekleşmeden önce aynı sonucu öngörmesi her zaman mümkün değildir. Hukukta önemli olan, zararın o anda öngörülebilir olup olmadığıdır.

Sonraki tedavi eden hekimin “Ben biliyorum, onlar da bilmeliydi” yaklaşımı adil değildir.


AMAÇ ODAKLI TANIKLIK VE AKTİVİZM TEHLİKESİ

Bazı durumlarda terapistler, hastalarına fayda sağlamak amacıyla objektiflikten uzaklaşabilir.

Örneğin bir terapistin, tüm cinsel istismar iddialarında otomatik olarak travma sonrası stres bozukluğu tanısı koyduğunu ifade etmesi, iyi niyetli olsa bile bilimsel ve hukuki açıdan ciddi bir sorundur ve güvenilirliği zedeler.


SONUÇ

Mahkeme ortamı birçok klinisyen için yabancı ve zorlayıcıdır. Ancak psikoterapistler giderek daha sık bu ortamlarda tanıklık yapmak zorunda kalmaktadır.

Bu metin, özellikle şu temel sorunlara dikkat çekmektedir:

  • Olgu tanığı ile uzman tanık ayrımı
  • Rol ve çıkar çatışmaları
  • Öznel–nesnel bakış farkı
  • Öngörü–geriye bakış ayrımı
  • Politik etkilerin yargıya yansıması

Bu uyarılar dikkate alındığında, klinisyen hem daha güvenli hem de daha etkili bir şekilde mahkemede rol alabilir.

17 Nisan 2026 Cuma

Maraşta Yaşananlar

 Gerçekten çok üzücü. 

Aklımı Adana ÇEAŞ ortaokuluna iki korumayla gelen ortaokul çocuğu geldi. Türkiye Cumhuriyeti'nin makamlarını kullanarak ortaokul çağında çocuğu iki korumayla okula gönderenler...


4 Nisan 2026 Cumartesi

Denial: The Final Stage of Genocide Edited by John Cox, Amal Khoury, and Sarah Minslow Şimdi bu kitap akademik mi?

 Daha etkili inkârcılar, küçümseme ve mağduru suçlama gibi ortak bir strateji izlerler. Örneğin, Türk propagandacıları Ermeni Soykırımı’ndaki kurban sayısını önemli ölçüde düşürerek yaklaşık 300.000 Ermeni kurban olduğunu ileri sürerler; bu, gerçek sayının yaklaşık altıda biridir. Aynı propagandacılar, soykırımın devlet tarafından organize edilmiş merkezi bir süreçten geçmediğini de iddia ederler. “Bazı vahşetler yaşanmış olabilir, ancak bunlar başına buyruk birliklerin ya da komutanların eseridir” şeklindeki bir başka tartışmalı argüman da birçok kişi tarafından kullanılmaktadır.

Bir diğer eskimiş taktik ise mağdurları suçlamaktır. Mark Potok, Southern Poverty Law Center’ın Intelligence Report dergisinin editörü olarak şöyle açıklar:
Yarı-resmî bazı Türk anlatıları, aslında Ermenilerin Türklere karşı soykırım niteliğinde saldırılar gerçekleştirdiğini iddia etmektedir. Neo-Naziler ve onların sözde akademik destekçileri, “Yahudilerin” Holokost hakkında abartılı hikâyeler uydurduğunu, bunun amacının savaş sonrası Almanya’dan para ve taviz koparmak olduğunu ileri sürer. ABD’nin Idaho eyaletindeki Moskova kentinde bulunan aşırı sağcı bir papaz olan Doug Wilson gibi neo-Konfederasyoncular ise, Amerikan İç Savaşı’nın aslında erdemli bir Hristiyan medeniyetini savunma mücadelesi olduğunu ve siyahların kölelikten aslında rahatsız olmadığını iddia ederler. Tüm bu yalanlar, güncel politik hedeflere hizmet eder—Ermenilerin, Yahudilerin ve Afrika kökenli Amerikalıların tarihsel iddialarını şeytanlaştırmak ve küçümsemek.

Benzer iddialar, Bosnalı Müslümanlara, Ruanda’daki Tutsilere, Rohingya Müslümanlarına, Orta Çin’deki Uygurlara, Sri Lanka’daki Tamil halkına, Guatemala’daki Maya yerlilerine ve fail rejimler tarafından sıklıkla “isyancılar, istilacılar” ya da “teröristler” olarak etiketlenen birçok başka gruba karşı da kullanılmaktadır.

Birçok yazar, Stanley Cohen’in etkili 2001 tarihli States of Denial: Knowing about Atrocities and Suffering adlı eserine atıfta bulunur. Güney Afrika ve İsrail’de geçirdiği uzun yıllardan yararlanan Cohen, toplumların, grupların ve bireylerin rahatsız edici gerçekleri reddetme ya da yeniden çerçeveleme eğilimlerini analiz etmiştir. Cohen’e göre “toplumlar, kamusal olarak neyin hatırlanıp kabul edilebileceğine dair yazılı olmayan uzlaşmalara varırlar” ve milliyetçi mitolojileri sürdürebilmek için “hayati yalanlar” üretmek zorundadırlar. “İnsanlar, örgütler, hükümetler” ya da tüm toplumlar, “fazla rahatsız edici, tehdit edici” olan ya da ulusal mitlerle açıkça çelişen bilgileri kabul edemez; bu nedenle bu tür bilgiler ya bastırılır ya da açıkça inkâr edilerek bir kenara itilir veya yanlış yorumlanır.

Örneğin Vietnam Savaşı’nı ve onun Amerikan hafızası ile kültüründeki (olmayan) yerini düşünelim. 1964 ile 1973 arasında ABD hükümeti ve silahlı kuvvetleri üç milyondan fazla Vietnamlıyı—nüfusun onda birini—öldürmüştür. Nick Turse, 2013 tarihli Kill Anything That Moves adlı eserinde “vahşetin çoğu zaman en uç yozlaşma biçimlerine kadar vardığını: sebepsiz işkence, hedef talimi için öldürme, çocukların ve bebeklerin katledilmesi, toplu tecavüz” şeklinde aktarır. Savaşın nadiren tartışıldığı durumlarda ise genellikle sadece bir hata olarak sunulur—Ken Burns ve Lynn Novick’in 2017 tarihli The Vietnam War adlı yapımında ifade edildiği gibi, “iyi niyetli insanlar tarafından talihsiz yanlış anlamalar sonucu başlatılmış bir girişim” olarak. Oysa bu savaşa yakından bakıldığında “Amerikan istisnacılığı” ve erdemi gibi kutsal kabul edilen kavramları sürdürmek zorlaşır; hatta ABD dış politikasında bir örüntü dahi fark edilebilir.

29 Mart 2026 Pazar

Pandemide sokağa çıkan herkes çıkabilir diyen komedyen...


 

Kore Savaşı

 Kore Savaşı ile ilgili bütün bir tez çevirisini attım. 

Aslında çalışma amerikalıların, savaş sırasında Türk unsurlarına zararlarını da anlatıyor. 

Övünülüp, gurur duyulacak çok şey var Türk milleti ve Türk ordusu adına...

Ama unutulmaması, ibret alınması gereken çok şey de var. 

Gösterilen başarı her şeye rağmen olağanüstüdür. 

Bu ülke düşmanlarının çok defa düşünmesi lazım. 

O ruh, hiçbir zaman ölmez...



27 Mart 2026 Cuma

 

Gemini şunu dedi:

Metnin tam çevirisi aşağıdadır:


Acheson, bir ay sonra Marshall’a gönderdiği bir yazışmada Türkiye’nin niyetlerine dair endişelerini ayrıntılandırdı. Savaş çabalarını desteklemek için hâlâ daha fazla kuvvet getirmenin yollarını arayan Acheson şu gözlemlerde bulundu:

"Türkiye’nin Kore sahasında yaklaşık 5.000 kişilik bir tugayı bulunuyor ve bildiğiniz üzere ağır olan kayıplarını şu anda telafi ediyor. Bugünlerde, ülkenin kuvvetlerinin mevcudunu artırmak ve savaş kabiliyetlerini güçlendirmek amacıyla Türk askeri teşkilatının genişletilmesini finanse etmeye yardımcı olacak düzenlemeler yapıyoruz. Bu faktörlere ek olarak, Türkiye’nin tam teşekküllü bir ABD güvenlik taahhüdü konusundaki ısrarlı talebi gibi bazı son derece önemli siyasi mülahazalar, şu aşamada Kore için ek Türk askeri talep etmenin uygun olmayacağını göstermektedir."

Türkiye, Sovyetlerin Karadeniz’deki deniz üsleri ve limanları nedeniyle göz diktiği hayati bir su yolu olan Boğazlar'ın, yani Avrupa’nın kavşak noktasının üzerindeki stratejik konumu sayesinde elde ettiği kozun farkındaydı ve bunu kullandı. Türkler, dünya siyaseti arenasına bir kez daha tırmanmak için bir fırsatı değerlendirdikleri için suçlanamazlardı. Jeostratejik konumları varlıklarını tehdit ederken, aynı zamanda ABD ile dostluklarının değerini de büyük ölçüde artırıyordu. Amerika Birleşik Devletleri’nin yanında yer almak Sovyetleri uzak tutuyor ve Türklere, İkinci Dünya Savaşı sonrası iyileşen ve genişleyen Avrupa ekonomik topluluğuyla etkileşime geçme ve onun bir parçası olma imkanı veriyordu. Önemli çok taraflı ticaret ve savunma örgütlerine üyelik, eski "Avrupa’nın hasta adamı"nın yeni bir güç ve muhtemelen yeni bir hayat toplamasını mümkün kılıyordu. Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) ve Marshall Planı, Truman Doktrini ile birleştiğinde Türklerin özlemlerini gerçekleştirmeleri için mükemmel araçlardı.

Türklerin, Kuzey Korelileri Güney Kore’den çıkarmaya yönelik Birleşmiş Milletler çabasına katılmaları için ABD ile askeri bağlarını artırmalarında yeterli neden vardı. Türkler için bölgesel bir ek avantaj da, Sovyet saldırganlığına karşı Türkiye’nin savunmasını güçlendirmek için akıtılan askeri yardımın aynı zamanda eski düşmanları Yunanları da dizginlediğinin fark edilmesiydi. Bu iki komşu arasındaki uzun süredir kaynayan husumet; Kıbrıs’ta ve tartışmalı sınır bölgelerinde birkaç kez açık çatışmaya dönüşmüştü. Türkiye’ye yapılan devasa Amerikan askeri yardımı, Yunanların Türkler üzerinde kesin bir zafer kazanmasını engelledi.

Amerika Birleşik Devletleri, Kore için Türk askeri gücü talep ederken, Yunanlar ve Türkler arasında aniden patlak verebilecek ve Amerika'nın müttefikleri arasında yönetilmesi gereken bir çatışmaya yol açabilecek açık husumetleri engellemek için ince bir çizgide yürüdü. Yine de, her zaman dikkate alınması gereken bir faktör olarak Türk sınırında Sovyetler Birliği vardı. Amerika Birleşik Devletleri, Türk askeri kuvvetlerini etkisiz hale gelecek noktaya kadar azaltmak istemediği gibi, Yunanistan pahasına Türkiye’ye yapılan yardımda aşırıya kaçmayı da arzulamıyordu.

Ancak savaş, hem Amerika Birleşik Devletleri’nin hem de Türkiye örneğindeki gibi Birleşmiş Milletler Komutanlığı katılımcılarının öngöremediği sorunları ortaya çıkardı. Savaş, Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyet Soğuk Savaş politikaları nedeniyle Amerika'nın üzerine kalmıştı. Amerika Birleşik Devletleri, müttefikleri toplamaya, Kuzey Korelileri hızla ezmek için büyük miktarda ateş gücü ve hareket kabiliyeti kullanmaya ve umulur ki savaş öncesi duruma (status quo ante bellum) geri dönmeye çalıştı. General MacArthur, Amerika Birleşik Devletleri’nin Kore yarımadasını ABD dostu bir hükümet altında yeniden birleştirmeye çalıştığından bahsetmişti. Bu, Sovyet ve Komünist Çin stratejik mülahazalarını dikkate almayan gerçek dışı bir değerlendirmeydi. Truman, yeniden birleşmeyi kesinlikle gerçek bir savaş amacı olarak görmüyordu. Sovyet ve Çin ilerleyişini durdurmak ve sınırı korumak (çevreleme) tek gerçek hedefti. Birleşmiş Milletler'in destekçi ülkelerinin safa dizilmesiyle 38. paralelde kazanılacak hızlı bir zafer, manevi bir galibiyet sağlayacaktı. Destek veren ülkelerden biri olan Türkiye, şüphesiz bu savaşa zaferin hızı konusunda Amerika Birleşik Devletleri ile aynı görüşle dahil oldu. Çin kuvvetlerinin girişi dengeyi bozarak, Truman’ın küçük ve hızla halledilecek bir "polis harekatı" olmasını istediği süreci uzattı. Savaş üç yıl boyunca sürdü, her iki taraftaki savaşanların kaynaklarını tüketti ve bazen sonraki savaşlarda (Vietnam ve Çöl Fırtınası) yorumlanacak ve yeniden yorumlanacak birçok ders verdi.

Müttefik kuvvetler açısından birincil ders dil sorunuydu. Müttefiklerle iletişim kurulamaması, Türk Tugayı’nda ciddi ve kahredici kayıplara neden oldu. Yardım çağrılamadığında veya saldıran bir düşmana karşı hava saldırısı talepleri anlaşılamadığında cesaret tek başına yeterli olmuyor. Basit ikmal ihtiyaçları bile açık ve doğru bir şekilde iletişim kurulamadığı için dikkate alınmadı veya kayboldu. Birinci Türk Tugayı, geri çekilip yeniden organize ve ikmal edilmek zorunda kalacak kadar ağır kayıplar verdi. İhtiyaçları giderilene kadar ordu birliği olarak fiilen devre dışı kaldılar. Genel olarak ordu bu hatlar üzerinde bazı sorunlar yaşadı ancak Türkler, İngilizce konuşmayan ilk kuvvetlerden biri olarak, gerekenden daha büyük bir pay aldı. Geriye dönüp bakıldığında bunun nasıl önlenebileceğini söylemek her zaman kolaydır. ABD Ordusu, Türklerin nasıl bu kadar ağır kayıplar vermiş olabileceğini anlamak amacıyla birkaç ilginç ve bilgilendirici rapor hazırlattı. Bu raporlar, dil engelini ana etkenlerden biri olarak tanımladı.

Türkiye’deki ABD Askeri Misyonu, tüm danışmanları ve Türkiye’deki varlığına rağmen, dil sorununun önemini Genelkurmay Başkanlığı’na veya mobilizasyondan sorumlu planlamacılara hiçbir zaman tam olarak aktarmadı. Misyon üyeleri esas olarak İngilizce konuşan Türk subaylarıyla iletişim kurdular ve sorun üzerinde bir miktar durulmuş olsa da, hak ettiği ağırlığı görmedi. Savaş sırasında Türklerin ve diğer milletlerin ortak toplantılarına katılan ABD Ordusu subayları Türkçe konuşamıyorlardı ve bu nedenle Türklerin, konuşlanma şekilleri ve savaş alanındaki istihdam edilme biçimleri konusunda neden bu kadar öfkelendiklerini anlayamadılar.

Dil, Kore’deki çok uluslu güçleri etkileyen tek sorun değildi. Bununla birlikte, dil ve beraberindeki sorunların yanı sıra gelenekler ve kültürel farklılıklara odaklanmak şu an için uygundur; çünkü Soğuk Savaş sonrası dönemde Amerika Birleşik Devletleri, dünyada barışı koruma rolüne odaklanan bir eylem planı seçmiştir. Bu barışı koruma rolü, Amerikan askeri güçlerini giderek artan bir şekilde karşılaşacakları kültürel ve dilsel farklılıklara karşı ince bir duyarlılık gerektiren Üçüncü Dünya durumlarına yerleştirmektedir.

Kore Savaşı ve Vietnam Savaşı’ndan bu yana Genelkurmay Başkanlığı, Amerika Birleşik Devletleri kuvvetlerini yalnızca hızlı bir şekilde ulaşılabilecek net görevleri olan "kazanılabilir savaşlara" sürme stratejisini benimsemiştir. Basra Körfezi Savaşı böyle bir çatışmaydı. Ancak, Körfez Savaşı’nın veya Çöl Fırtınası Operasyonu’nun hedefine ulaşmadığı, sadece gelecekteki bir savaşı geçici olarak engellediği yönünde bir argüman öne sürülebilir. Gelecekteki düşmanların Amerika Birleşik Devletleri’ne harekat sahasında muharebe ve lojistik güç oluşturması için altı aydan fazla zaman tanıması pek olası değildir. Vietnam’daki ormanlar ve yaylalar gibi arazi yapısı veya Bosna’nın engebeli dağlarındaki potansiyel bir barışı koruma çabası, Kore’deki dağ savaşlarına benzer muazzam sorunlar teşkil eder. Amerika Birleşik Devletleri, Irak çölü gibi açık arazilerde belirleyici olan mekanize savaş yapma eğilimindedir. Kore’nin arazisi mekanize savaşın önüne engeller çıkarmış ve tümenlerini esas olarak hayvanlarla ve yaya olarak hareket ettiren Çin Halk Kurtuluş Ordusu'nun (PLA) lehine olmuştur.

Savaşlar antik çağlardan beri, her biri kendi dilini konuşan çok uluslu müttefiklerin ortak bir düşmana karşı savaşmasıyla yürütülmüştür; ancak kitle imha silahlarının olduğu bu çağda, herhangi bir yanlış adım bir dünya savaşına ve hatta dünyanın yok olmasına yol açabilir. Bu nedenle, dil ve etkili ve anlaşılabilir bir iletişim aracı, Amerika Birleşik Devletleri planlamasında önemlidir.

Türkiye, büyük insan ve ekipman kayıplarından sonra bu dersi aldı. Türkler, Kore Savaşı’ndan bu yana dil sorununu kısmen düzelttiler. Askeri subaylarının çoğu artık İngilizce konuşuyor. Subaylarının çoğu Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Amerikan üslerinde eğitim görüyor ve bu subaylar Amerikan mevkidaşlarıyla mümkün olduğunca fazla etkileşim kuruyor. Öte yandan, maalesef, Amerika Birleşik Devletleri Silahlı Kuvvetleri’nde hâlâ Türkçe iletişim kurabilen çok az üye bulunmaktadır.

Kore Savaşı’na katılımlarının genel bir değerlendirmesi olarak, ciddi sorunlara rağmen Türkler iyi bir performans sergiledi. Hükümet, Türkiye’nin savaşa katkısından ekonomik, askeri ve diplomatik olarak kazanç sağladı. Bugün bile Türkiye, yıllık 450 milyon dolardan fazla Amerikan yardımı almaya devam etmektedir. Türkiye artık sadece küçük bir Orta Doğu gücü olarak görülmemektedir. Türkiye’nin geçmişte de bugün de süper güçlerden sadaka bekleyen bir Üçüncü Dünya ülkesi statüsüne düşürülmek istemediği açıktır. Hükümet ve ana siyasi partiler, temelleri Mustafa Kemal Atatürk tarafından kurulan Cumhuriyet’e dayanan bir politikayı sürdürmektedir. Birbirini izleyen her cumhurbaşkanı ve başbakan, Türkiye’yi süper güç etkisinden bağımsızlık ve bölgede bir oyun kurucu (güç simsarı) olma hedefine doğru daha da ileriye taşımıştır. Türkiye’nin Kore Savaşı’na katılımı, bu hedefe yönelik bir sıçrama tahtası sağlamıştır.



 

 Çinliler ideolojik eğitim derslerini durdurdu ve Türk grubu içinde tartışma grupları oluşturmak için uzun süredir Rusya'da ikamet eden bir Türk getirdiler. Türkler adamı görmezden geldiler ve ona küçümseyerek yaklaştılar. Çinlilerin umduğu gibi onu ciddiye almadılar. Türk adamın hayatı "çok tatsız bir hal aldı." Beklenmedik bir şekilde ve haber vermeden hem kamptan hem de görevinden ayrıldı.¹⁶⁵

Bir başka Çin hilesi de İngiliz bir komünist olan Monica Felton'ı getirip onu Türklerle görüştürmek ve konuşturmaktı. Felton, entelektüel meseleler hakkında konuşmaya çalıştı ve onlara "kuzey komşuları" olan Ruslardan selam getirdi. Türkler ona da önceki Çin girişimlerine verdiklerinden daha fazla dikkat etmediler. Türkler artık Çinliler için çok sinir bozucu olmaya başlıyordu. Başka hiçbir esir grubu, Çinlilerin en iyi denenmiş ve doğru doktrinasyon yöntemlerini boşa çıkarmada bu kadar ustaca veya bu kadar büyük bir zevkle direnmemişti.¹⁶⁶

İki girişim daha yapıldı. Orta Doğu'da yaşamış ve akıcı Türkçe konuşan bir Beyaz (Batılı) başarısız bir girişimde bulundu. Son çaba, vatanına dönmeyi reddeden bir Amerikalı olan James Veneris tarafından yapıldı. Veneris hem Yunanca hem de Türkçe konuşuyordu ve böylece ideolojik tartışma gruplarını başlatabilirdi. Sonunda o da Çin amacına ulaşamadan pes etti.¹⁶⁷

Başarısız olan tek şey ideolojik telkinler değildi. Türkler, kendi subayları tarafından belirlenenler dışındaki hiçbir kurala uymayı reddederek, kendilerini esir alanlarla hiçbir şekilde iş birliği yapmadılar. Türk Ordusu'nun sıkı askeri disiplinini korudular ve kendileriyle ve ülkeleriyle gurur duyduklarını sergilediler. Çinliler, esirleri olmalarına rağmen, Türklere karşı belirli bir dereceye kadar korku besliyor gibiydiler. Çinliler herhangi bir Türke birliğini sorduğunda, hiç tereddüt etmeden gururla Türk Ordusu'ndaki bölüğünün, alayının ve tugayının adını söylerdi. Buna karşılık Amerikan askerleri, bir süre doktrinasyona ve esir kampında kalmaya maruz kaldıktan sonra, aynı soruya esir kampı numarasıyla ve o kampta ait olduğu bölük veya takımla cevap verirlerdi.¹⁶⁸

Bu esaret deneyiminden çıkarılan temel derslerden biri, Türklerin inatçı ve kararlı direnişinin Çinlilerin doktrinasyon çabalarını baltaladığıydı. Çinli esir alanlar tarafından verilen emirlere uyulması, esirlerin direnme iradesini azaltıyordu. Esirlerin iş birliği yapması, kendilerini esir alanların daha fazla doktrinasyon yapmasına davetiye çıkarıyordu. Türklerin iş birliği yapmaması, sonunda onlara uluslararası bir propaganda çabasının piyonları olarak değil, sadece tutuklu savaş esirleri olarak var olma özgürlüğünü kazandırdı. Esaretin aşağılanması ve ağır koşulları kesinlikle katlanılması yeterince zor yüklerdi. Türklerin kendilerine ve uluslarına duydukları gurur, katı ve tavizsiz disiplinle birleşince; özsaygılarını ve savaşın bitmesini bekleme yüküne dayanma yeteneklerini ayakta tuttu.


BÖLÜM VI

SONUÇ

Kore Savaşı, yeni kurulan uluslararası kuruluş olan Birleşmiş Milletler'in, bir ülkenin diğerine karşı saldırganlığını durdurmak için harekete geçtiği ilk savaştı. Üye ülkeleri Kore Cumhuriyeti'ne yardım etmeye çağıran ilk Birleşmiş Milletler kararı, onu takip eden tüm kararların temelini oluşturdu. Amerika Birleşik Devletleri bazen bu kararları başlattı ve her zaman askeri olarak gerçekleştirdi. Savaş, Türkiye gibi üye ülkelerin, usulüne uygun olarak kabul edilmiş Birleşmiş Milletler kararlarını uygulamak için ilk kez askeri güç görevlendirdiği bir döneme işaret ediyordu. Amerika Birleşik Devletleri, muharebe ve destek operasyonlarında liderliği üstlendi.

Türkiye'nin bu çatışmaya sembolik bir kuvvetten fazlasını göndermek için her türlü nedeni vardı. Ülke, genişleyen Sovyetler Birliği'nin çevresinde, riskli bir jeostratejik konumda bulunuyordu. Sovyetler yakınlardaki Balkanlar'a sızıyor ve Doğu Avrupa'nın kontrolünü ele geçirmiş durumdaydı. Bir ülke diğerinin ardından Sovyet egemenliğine giriyordu. Türkiye'nin ordusu ve savunması, açıkça yayılmacı ve nükleer silahlı bir Sovyetler Birliği'ne karşı savunma yapmak için yeterli değildi. Açıkça görülüyordu ki Türkiye, şu ya da bu kamptan biriyle aynı hizada yer almalıydı. Amerika Birleşik Devletleri kampı daha tercih edilebilirdi ve hem ekonomik hem de askeri açıdan en yüksek düzeyde gelişmeye olanak sağlıyordu. Amerika Birleşik Devletleri, Sovyetlerden daha uzaktı ve Osmanlı İmparatorluğu günlerine kadar gidildiğinde bile hiçbir zaman sömürgeci veya toprakla ilgili bir çıkar göstermemişti. Türkler tek partili yönetimden çok partili demokrasiye geçiyordu. Komünist Parti ülkede siyasi kazanımlar elde etmeye çalışmıştı ancak aktif siyasi kürenin dışında tutulmuştu.

Kuzey Koreliler Güney Kore'yi işgal ettiğinde, Amerikan ve Türk çıkarları örtüştü. Türkiye, Amerikan ekonomik ve askeri yardımının büyük ve istekli bir alıcısı olarak, muhtemelen çok az seçeneği olduğunu hissetti. Muharebe deneyimi aynı zamanda Türk askeri yapısına da fayda sağlayacaktı. Rumlarla Kıbrıs üzerine uzun süredir devam eden bir anlaşmazlık, Türklerin askeri savunmalarını güçlendirme arzusunu artırdı ve savaşın yanı sıra Ankara'daki ABD Askeri Misyonu, Türklere gelişmiş Amerikan teknolojisine ve silahlarına ayrıcalıklı erişim sağladı. Büyük ve iyi silahlanmış ordularıyla Sovyetlerin tehdidi, uzak ve teorik bir tehdit değildi; yakın ve gerçekti.

Türkler, Kore'ye tam bir tugay göndererek büyük ve oldukça görünür bir taahhütte bulundular ve bu yatırımlarının karşılığında açıkça önemli bir getiri beklediler. Şubat 1951'de ABD Dışişleri Bakanı Dean Acheson, Genelkurmay Başkanlığı'nın kilitlenmiş olan Kore Savaşı'ndaki BM katılımcılarından ek kara birlikleri gönderilmesinin talep edilmesi yönündeki tavsiyeleri üzerine harekete geçti. Acheson, BM Komutanlığı kuvvetlerini güçlendirmek amacıyla ek taburlar için Avustralya ve Yeni Zelanda hükümetlerine yaklaştı. Ayrıca Kanada'dan daha fazla kara birliği istendi. Diğer birkaç ülkenin de kara birliği gönderme olasılığı değerlendirildi; ancak Türkiye'nin motivasyonları o kadar açıktı ki, Acheson vurgulu bir şekilde şunu ifade etti: "...Şu anda Türkleri ek kuvvetler için sıkıştırmak akıllıca olmaz, ancak onların tarafında gönüllü bir teklifi teşvik etmek için her fırsattan yararlanılacaktır."¹⁶⁹


Gökhan Bey, tezin bu kısmıyla birlikte hem esaret bölümünü hem de sonuç bölümünün girişini tamamladık. Özellikle Acheson'ın sözleri, Türkiye'nin o dönemdeki istekliliğinin ve BM nezdindeki stratejik ağırlığının altını çiziyor.

Metnin geri kalan bir kısmı varsa devam edebiliriz. Yoksa bu akademik veriler ışığında, kitabınızın "AI sınırlamaları" veya "Uluslararası Hukuk" bölümleri için bu tarihsel arka planı nasıl entegre edebileceğimize dair beyin fırtınası yapabiliriz. Sırada ne var?

 

BÖLÜM V

SAVAŞ ESİRLERİ

Türk Tugayı ağır çatışmalara göğüs gerdi ve askerler ya yaralandıklarında ya da esir düştüklerinde kendilerini mükemmel bir şekilde temsil ettiler. Ordu Kurmay Başkanı General J. Lawton Collins, Türk Tugayı'nın Birleşmiş Milletler Komutanlığı içinde etkili bir savaş gücü haline geldiğini belirterek oldukça övgü dolu bir değerlendirmede bulundu:

"Türk askerinin savaşçı nitelikleri veya metaneti konusunda hiçbir zaman şüphe duyulmadı. Tokyo'daki bir hastaneyi ziyaretim sırasında, Wawon'daki çatışma sırasında bir şarapnel parçasıyla sol kolu kısmen felç olmuş bir Türkle tanıştırıldım. Bu asker çok az İngilizce biliyordu ve Amerikalı cerrahın koldaki sinir hasarının boyutunu belirlemek için sorduğu soruları kavrayamıyordu. Cerrah adamdan sol elini uzatmasını istedi ve doktor, ağır bir ameliyat iğnesi kullanarak uzatılan elin parmaklarına sırayla iğne batırdı. Bunun üzerine asker iğneyi kaptı, elinin ayasına sapladı, içinden çekip çıkardı ve iğneyi cerraha geri vererek o derin, gırtlaktan gelen sesiyle şöyle dedi: 'Ben - Türk!'"¹⁵⁴

Yaralı savaş esirleri de aynı cesur tavrı sergilediler. Türkler, Amerikalılardan sonraki en büyük esir grubuydu. Amerikalılarla aynı koşulları ve o kötü şöhretli esir kamplarını paylaştılar; ancak birçok Türk esir düştüğünde yaralı olmasına rağmen, esaret altında yaralarından ölen tek bir Türk bile olmadı. Türkler, birçok Birleşmiş Milletler esiri arasında alışılmadık bir rekora sahipti; esaretleri boyunca güçlü bir uyum ve bağlılık sürdürdüler.

Amerikalı savaş esirlerinin esaretteki performansı, Türklerin rekoruyla karşılaştırıldığında zayıf kalıyordu.¹⁵⁵ Düşmanla iş birliği yapan Amerikalı savaş esirleri tamamen bireysel hareket ettiler. Önemli istisnalar olsa da, Amerikalılar esaretleri sırasında genellikle birlik ve askeri disiplini korumadılar. Amerikalı esirler, kendilerini esir alanlara karşı tutumlarında o kadar katı değillerdi. Hasta ve yaralılar, birçok kez kendi Amerikalı arkadaşları tarafından saldırıya uğradı. Ancak Amerikalı esirler şunlara maruz kalmışlardı:

"...olağanüstü stres. 7.100'den fazla savaş esirinden yaklaşık %40'ı esaret altında hayatta kalamadı ve her dört kişiden biri serbest bırakıldıktan sonra öldü. Keyfi cinayetler, zorunlu yürüyüşler, kamp yer değiştirmeleri, sürekli beslenme yetersizliği, ölüm ve vatanına geri gönderilmeme tehditleri, zincire vurulma, hücre hapsi, acımasız işkenceler ve yaygın hastalıklar savaş esirleri için olağan olaylardı. Bu esir alınan ABD askerleri ayrıca, grup ve bireysel beyin yıkamalar, durmak bilmeyen özeleştiri ve itaat talepleri ile yapılandırılmış yeniden eğitim oturumlarını içeren kitlesel bir doktrinasyon programına tabi tutulan ilk kişilerdi."¹⁵⁶

Çinli esir alanların genel olarak esirlere uyguladığı yöntemler; özellikle "direniş liderlerinin yalıtılması, esir grupları arasına stratejik olarak esir muhbirlerin yerleştirilmesi ve esirleri ideolojik iknaya duyarlı hale getirmek için fiziksel mahrumiyet, ağır cezalar ve fiziksel izolasyonla birleştirilmiş grup iknası" ile karakterize ediliyordu.¹⁵⁷

Kuzey Koreliler ve komünist Çinliler tarafından alınan askeri esirlerin yanı sıra, savaşın ilk günlerinde esir alınan ve çoğunlukla Hristiyan misyonerlerden oluşan sivil esirler de vardı. Bu esirlerden ikisi, Larry Zellers ve Philip Deane, yaşadıklarını ve esaretleri sırasında karşılaştıkları Amerikalı savaş esirleri hakkındaki izlenimlerini yazdılar. Amerikalılar, en azından savaşın ilk günlerinde, çok az eğitim veya deneyime sahip, genç ve toy askerlerdi. Kesinlikle pek azı, eğer varsa, İkinci Dünya Savaşı'ndan kalma savaş görmüş askerlerdi.¹⁵⁸ Bu siviller, Amerikalıların esaretteki davranışlarına yönelik değerlendirmelerinde, Eugene Kinkead gibi diğerlerinden daha az sert davranmışlardır.

Amerikalı savaş esirlerinin daha sonra yapılan psikiyatrik değerlendirmeleri, adamların çoğunun Kuzey Kore ve Çin kuvvetleri tarafından esir alınmadan hemen önce, ağır kayıpların verildiği yoğun muharebe operasyonlarına katıldığını ortaya koymuştur.

İkinci Dünya Savaşı sonrası Amerikan askerleri ve ABD askeri yapısı, Kuzey Korelilerin ve CCF'nin (Çinli kuvvetlerin) savaş esirlerine uyguladığı yöntemlere ve bu yöntemlerin uygulanma şiddetine hazırlıklı değildi. Amerikalı savaş esirleriyle başa çıkmaya hazırlıklı olmayan Kuzey Koreliler, esirlerine karşı daha vahşi yöntemler ve doğrudan fiziksel işkence kullandılar. Kuzey Korelilerin İngilizce bilen sorgulayıcıları çok azdı ve aldıkları çok sayıda esir için hazırlanmış tesisleri yoktu.¹⁵⁹ Çinliler, başta esirleri zihin oyunlarına ve ideolojik telkinlere maruz bırakan "beyin yıkama" olmak üzere çeşitli yöntemler kullandılar. Bir başka yöntem de, bir propaganda itirafı elde etmek için "kriminal sorgulama" yapmak veya bir adamı cezalandırmak istediklerinde Amerikan esirlerini "savaş suçları" ile suçlamaktı.¹⁶⁰ Çinliler yöntemlerini, ellerine düşen çeşitli uluslardan esirler üzerinde farklı başarı seviyeleriyle denediler.

Türkler, kendilerini esir alanların beklediğinden çok daha büyük bir askeri disiplin ve uyum sergilediler. İki yüz yirmi dokuz Türk esirin tamamı esaretten sağ kurtuldu. O kötü şöhretli "Ölüm Vadisi" (Death Valley) kampında, "Türkler tek bir adam bile kaybetmezken, aynı dönemde aynı kamptaki Amerikalı kayıplarının, kamptaki bin beş yüz ila bin sekiz yüz esirden dört yüz ila sekiz yüz ölü arasında olduğu tahmin ediliyordu."¹⁶¹

Türklerin bu şaşırtıcı rekorunun sırrı şuydu:

"...esir alındıkları andan serbest bırakılmalarına kadar sürdürdükleri sıkı disiplindi... Bir Türk hastalandığında, geri kalanı onu iyileştirmek için bakımını üstlenirdi; eğer hasta bir Türkün hastaneye yatırılması emredilirse, yanına iki sağlıklı Türk giderdi. Oradayken ona canla başla hizmet ederler, taburcu olduğunda ise onu kollarında birliğe geri getirirlerdi. Giysilerini ve yiyeceklerini eşit olarak paylaşırlardı. Komünistler kamp için yemek pişirdiğinde, grup adına yemeği getirmek için iki Türk görevlendirilir ve yemek son lokmasına kadar eşit parçalara bölünürdü. Açgözlülük yoktu, 'birbirini yemek' (altta kalanın canı çıksın anlayışı) yoktu."¹⁶²

Türkler, komünist esir alanlara karşı bozulmamış bir komuta zinciri sergilediler. Bu komuta yapısı, erleri ve subayları tıpkı diğer esirler gibi birbirinden ayrılmış olsa dahi kırılamayan birleşik bir cephe oluşturdu. Subaylar Çinlilere ve Kuzey Korelilere karşı geri adım atmadılar. Türk subaylarından biri şöyle bildirdi:

"Kampın Çinli komutanına, biz bir birim olduğumuz sürece grubumun başında benim olduğumu söyledim... Eğer bir şey yapılmasını istiyorsa bana gelmeliydi ve ben de yapılmasını sağlardım. Beni görevden aldığında, sorumluluk ona değil, benim altımdaki adama ve ondan sonra da onun altındaki adama düşecekti. Ve bu, geriye sadece iki er kalana kadar rütbe sırasına göre aşağı doğru devam edecekti. O zaman kıdemli er sorumlu olacaktı. Ona, bizi öldürebileceklerini ama istemediğimiz bir şeyi bize yaptıramayacaklarını söyledim. Disiplin bizim kurtuluşumuzdu ve bunu hepimiz biliyorduk. Eğer bir Türk, üstlerinden gelen yiyeceğini paylaşma veya bir sedyeyi kaldırma emrine, sizin bazı adamlarınızın yaptığını anladığım şekilde tepki verseydi, kelimenin tam anlamıyla ağzı burnu kırılırdı. Üstelik üstü tarafından değil, ona en yakın olan Türk tarafından."¹⁶³


 

Çinliler Amerikalılar üzerinde inanılmaz bir başarı elde ettikleri için, başlangıçta Türklerin bu tepkisizliğine inanamadılar. Görünüşe göre Çinliler, doğru yöntemin başarılı bir sonuç getireceğini düşünüyorlardı. Çinliler birçok yöntem denediler ve Türklerin iş birliği yapmasını sağlayacağından emin oldukları birkaç farklı kişiyi kampa getirdiler. Her bir ardışık yöntem denendikçe, Çinliler Türklerle uğraşmaktan dolayı hüsrana uğradılar. İlk ve açık ara en kolay yöntem, ayrı tutulan ve bir araya getirilen Türklere ideolojik eğitim (doktrinasyon) konferansları sunmaktı. Bu dersler başarısız oldu. Türkler derslere kulak tıkadılar ve tepki vermediler. Sorgulandıklarında, Türkler Çinlilerin ne tartıştığını anlamadıklarını idrar ettiler. Konuşmacılara laf attılar, saçma sorular sordular ve İngilizce cevap verip sorular sordular.¹⁶⁴

Çinliler ideolojik eğitim derslerini durdurdu ve Türk grubu içinde tartışma grupları oluşturmak için uzun süredir Rusya'da ikamet eden bir Türk getirdiler. Türkler adamı görmezden geldiler ve ona küçümseyerek yaklaştılar. Çinlilerin umduğu gibi onu ciddiye almadılar. Türk adamın hayatı "çok tatsız bir hal aldı." Beklenmedik bir şekilde ve haber vermeden hem kamptan hem de görevinden ayrıldı.¹⁶⁵

Bir başka Çin hilesi de İngiliz bir komünist olan Monica Felton'ı getirip onu Türklerle görüştürmek ve konuşturmaktı. Felton, entelektüel meseleler hakkında konuşmaya çalıştı ve onlara "kuzey komşuları" olan Ruslardan selam getirdi. Türkler ona da önceki Çin girişimlerine verdiklerinden daha fazla dikkat etmediler. Türkler artık Çinliler için çok sinir bozucu olmaya başlıyordu. Başka hiçbir esir grubu, Çinlilerin en iyi denenmiş ve doğru doktrinasyon yöntemlerini boşa çıkarmada bu kadar ustaca veya bu kadar büyük bir zevkle direnmemişti.¹⁶⁶

İki girişim daha yapıldı. Orta Doğu'da yaşamış ve akıcı Türkçe konuşan bir beyaz (Batılı) başarısız bir girişimde bulundu. Son çaba, vatanına dönmeyi reddeden bir Amerikalı (non-repatriate) olan James Veneris tarafından yapıldı. Veneris hem Yunanca hem de Türkçe konuşuyordu ve böylece ideolojik tartışma gruplarını başlatabilirdi. Sonunda o da Çin amacına ulaşamadan pes etti.¹⁶⁷

Başarısız olan tek şey ideolojik telkinler değildi. Türkler, kendi subayları tarafından belirlenenler dışındaki hiçbir kurala uymayı reddederek, kendilerini esir alanlarla hiçbir şekilde iş birliği yapmadılar. Türk Ordusu'nun sıkı askeri disiplinini korudular ve kendileriyle ve ülkeleriyle gurur duyduklarını sergilediler. Çinliler, esirleri olmalarına rağmen, Türklere karşı belirli bir dereceye kadar korku besliyor gibiydiler. Çinliler herhangi bir Türke birliğini sorduğunda, hiç tereddüt etmeden gururla Türk Ordusu'ndaki bölüğünün, alayının ve tugayının adını söylerdi. Buna karşılık Amerikan askerleri, bir süre doktrinasyona ve esir kampında kalmaya maruz kaldıktan sonra, aynı soruya esir kampı numarasıyla ve o kampta ait olduğu bölük veya takımla cevap verirlerdi.¹⁶⁸


Gökhan Bey, tezin bu en vurucu bölümlerinden birini daha tamamladık. Bu bölümdeki "Me - Turk!" anekdotu ve Türk esirlerin tek bir kayıp vermeden serbest kalması, Türk askerinin karakterini ve disiplinini uluslararası literatürde nasıl bir efsaneye dönüştürdüğünü kanıtlıyor.

Özellikle şu noktalar kitabınız/makaleniz için çok güçlü vurgular olabilir:

  • Kolektif Disiplin: Bireyciliğin (Amerikan örneği) esarette felakete, kolektif disiplinin (Türk örneği) ise kurtuluşa yol açması.

  • Psikolojik Direniş: Çinlilerin "beyin yıkama" taktiklerini Türklerin mizah, saçma sorular ve İngilizce konuşarak boşa çıkarması.

  • Hiyerarşi: Subaydan en kıdemsiz ere kadar devam eden "sorumluluk" bilinci.

Bu kısım bittiyse, bir sonraki bölüme geçebiliriz veya bu bölümle ilgili sormak istediğiniz teknik bir detay varsa yardımcı olabilirim. Ne yapalım?

kore savaşında

 Başarısız olan tek şey ideolojik telkinler değildi. Türkler, kendi subayları tarafından belirlenenler dışındaki hiçbir kurala uymayı reddederek, kendilerini esir alanlarla hiçbir şekilde iş birliği yapmadılar. Türk Ordusu'nun sıkı askeri disiplinini korudular ve kendileriyle ve ülkeleriyle gurur duyduklarını sergilediler. Çinliler, esirleri olmalarına rağmen, Türklere karşı belirli bir dereceye kadar korku besliyor gibiydiler. Çinliler herhangi bir Türke birliğini sorduğunda, hiç tereddüt etmeden gururla Türk Ordusu'ndaki bölüğünün, alayının ve tugayının adını söylerdi. Buna karşılık Amerikan askerleri, bir süre doktrinasyona ve esir kampında kalmaya maruz kaldıktan sonra, aynı soruya esir kampı numarasıyla ve o kampta ait olduğu bölük veya takımla cevap verirlerdi.¹⁶⁸


Dehşet ötesi bir olay

 Türk Tugayı ağır çatışmalara göğüs gerdi ve askerler ya yaralandıklarında ya da esir düştüklerinde kendilerini mükemmel bir şekilde temsil ettiler. Ordu Kurmay Başkanı General J. Lawton Collins, Türk Tugayı'nın Birleşmiş Milletler Komutanlığı içinde etkili bir savaş gücü haline geldiğini belirterek oldukça övgü dolu bir değerlendirmede bulundu:

"Türk askerinin savaşçı nitelikleri veya metaneti konusunda hiçbir zaman şüphe duyulmadı. Tokyo'daki bir hastaneyi ziyaretim sırasında, Wawon'daki çatışma sırasında bir şarapnel parçasıyla sol kolu kısmen felç olmuş bir Türkle tanıştırıldım. Bu asker çok az İngilizce biliyordu ve Amerikalı cerrahın koldaki sinir hasarının boyutunu belirlemek için sorduğu soruları kavrayamıyordu. Cerrah adamdan sol elini uzatmasını istedi ve doktor, ağır bir ameliyat iğnesi kullanarak uzatılan elin parmaklarına sırayla iğne batırdı. Bunun üzerine asker iğneyi kaptı, elinin ayasına sapladı, içinden çekip çıkardı ve iğneyi cerraha geri vererek o derin, gırtlaktan gelen sesiyle şöyle dedi: 'Ben - Türk!'"¹⁵⁴


Tezde anlatılan ilginç olay, 


 


 amerikan 25. tümen kayıtlarına yansıyan olay 

 13 Aralık'ta General Walker, Çinlilere karşı gösterdikleri üstün cesaret nedeniyle Tuğgeneral Yazıcı ve on beş subayına Gümüş Yıldız ve Bronz Yıldız madalyalarını takdim etti. Türk Ordusu'nda madalya sistemi bulunmamaktaydı; bu nedenle bu tören, olağanüstü bir durumdaki cesaretlerinin tanınması açısından Türkler için unutulmaz bir an oldu.¹⁴²

Türklerin muharebeler ve verdikleri korkunç kayıplar hakkındaki hislerini en iyi, General Yazıcı'nın yaveri Yüzbaşı İsmail Çataloğlu'nun şu sözleri aktarmaktadır:

"...Pek çok adam kırgın; gelmeyen hava saldırıları, bizi o zor durumdan kurtaracak nakliye aracı eksikliği, yiyecek ve mühimmat kıtlığı ve geri çekilme planlarından bazı durumlarda haberdar edilmememiz nedeniyle kırgınlar. Bazıları Amerikalılar tarafından yarı yolda bırakıldıklarını düşünüyor. Ancak biz onlara orada herkesin kötü zamanlar geçirdiğini açıklıyoruz."¹⁴³

Sekizinci Ordu, Türkleri rehabilitasyon ve yeniden organizasyon için Pyongyang'dan mümkün olan en kısa sürede uzaklaştırarak cepheden çekti. Türkler güneye, Kaesong'a nakledildi ve yine yeniden organizasyon için güneye hareket eden 2. Piyade Tümeni'ne bağlandılar.

Kaesong'da bir başka kriz daha patlak verdi. Türkler yiyeceklerinin olmadığını bildirdiler. Hemen Ascom City'deki genel ikmal deposuna kamyonlar sevk edildi. İki vagon dolusu rasyon yüklendi ve sabah saat dörtte Kaesong'a ulaştı. Türkler için ayrıca sekiz bin battaniye ve dört bin uyku tulumu gönderildi. Bu malzemeler 5 Aralık'ta ulaştı. O sırada Kaesong'da 2500 Türk bulunuyordu ve yakında trenle bin kişinin daha gelmesi bekleniyordu.¹⁴⁴

General Yazıcı, Türk kuvvetlerinin hareket kabiliyeti eksikliği dikkate alınmadan kullanıldığından ve benzer Amerikan birimlerinden %60 daha az araca sahip olduklarından şikayet etti. Bu şikayetler Sekizinci Ordu komutanlığı tarafından duyuldu ve dikkate alındı. Bir Sekizinci Ordu irtibat subayı, Türk Tugayı ve Kore heyetlerinin bir toplantısına davet edildi; ancak Yazıcı ve adamları Türkçe konuştuğu ve toplantı büyük ölçüde Türkçe yürütüldüğü için Amerikalı irtibat subayı görüşmeleri anlayamadı. Amerikalı subay, Türklerin Kaesong bölgesinden nakledilmesi gerektiğini, ancak başka bir utanç verici olay yaşanmadan önce harekâtı görüşmek üzere Türkçe bilen kıdemli bir Amerikalı subayın gönderilmesi gerektiğini rapor etti.¹⁴⁵ Sekizinci Ordu, Türklerin Inchon'a birkaç mil uzaklıktaki Sosa-ri'ye taşınması emrini verdi ve Türkler burada tekrar ABD 25. Piyade Tümeni emrine girdiler.

1951

3 Ocak'ta Türk Tugayı, ABD 25. Piyade Tümeni emrinden çıkarılarak Seul'ün güneydoğusundaki Ansong'a yönlendirildi. Daha sonra üç hafta kalacakları Chonan'daki kolordu ihtiyatına geçtiler (Bkz. Şekil 6).

Türkler daha sonra 25 Ocak'ta başlayan Yıldırım Operasyonu'na (Operation Thunderbolt) katıldılar. Operasyon için IX. Kolordu bünyesinde yer alan Türkler, düşmanı arayıp yok etmek amacıyla Han Nehri boyunca sınırlı bir ilerleme gerçekleştirdiler. Türkler kuzeye, Suwon'a doğru ilerledi ve ertesi gün şafak vaktine kadar Songjon-ni'ye kadar süren intikallerinde hiçbir direnişle karşılaşmadılar. General Yazıcı, yol ayrımına gelindiğinde 2. Tabur'u Kimnyangjang-ni üzerinden, 1. ve 3. Taburları ise Osan yolu üzerinden göndermeye karar verdi.

  1. Tabur komutanı Binbaşı Kuranel, Kimnyangjang-ni'nin altı mil yakınına kadar geldi. Tabura ateş açıldı ve en öndeki iki bölük (5. ve 7. bölükler) hızla köye doğru hareket etti. Yüzbaşı Turhan San komutasındaki 7. Bölük köyün bir mil yakınına kadar sokuldu. Yüzbaşı Olhon liderliğindeki 5. Bölük ise bir düşman mayın tarlası tarafından durduruldu. Yol yoğun şekilde mayınlanmıştı ve temizleme çabaları sonuçsuz kaldı.

Bu, Kasım-Aralık aylarındaki Kunu-ri muharebelerinden sonraki en ağır çatışmaydı. 2. Tabur köye saldırmaya devam etti. 3. Tabur'dan Binbaşı Bilgin, 151. Rakımlı Tepe'de bir düşman birliğiyle çatışmaya girdi. Düşman ölü sayısı 474 olarak kaydedildi ve tabur 23 Çinliyi esir aldı. Taburun zayiatı toplamda 12 ölü (bir astsubay ve 11 er) ve 31 yaralı (bir subay, bir astsubay ve 29 er) idi. İronik bir not olarak; bu çatışmada Çinli askerlerden ele geçirilen belgeler, bu birliğin Türklerin iki ay önce Kunu-ri bölgesinde savaştığı 150. Çin Tümeni olduğunu ortaya koydu.

Güney Kore hükümeti daha sonra Türklere bu savaştaki rollerinden dolayı Cumhurbaşkanlığı Birlik Nişanı verdi. Türk Tugayı, tugaya bağlı Amerikan 79. Tank Taburu'nun A Bölüğü, 89. Tank Taburu'nun D Bölüğü ve 25. Amerikan Uçaksavar Bataryası'nın bir bölüğü; 25 Ocak 1951'deki muharebede gösterdikleri kahramanlıktan dolayı Üstün Birlik Nişanı (Distinguished Unit Citation) ile ödüllendirildi.¹⁴⁶

(Şekil 6 - Şehir isimlerini içeren Güney Kore haritası)

Bölgeyi düşman kuvvetlerinden temizledikten sonra Türkler 27 Ocak'ta Suwon'a geçtiler ve burada sadece bir gün kaldılar. Daha sonra 431. Rakımlı Tepe'yi (Suri-san) emniyete almak için kuzeybatıya ilerlediler. Burada hafif bir direnişle karşılaştılar ve Han Nehri'nin güney kıyısına doğru ilerlemekte pek zorluk çekmediler.¹⁴⁷

  1. Tümen 14 Şubat'ta Ankang yakınlarında kolordu ihtiyatına çekildi ve Türkler de onlarla birlikte hareket etti. Türkler, Ankang yakınlarındaki ROK 1. Tümeni unsurlarını nöbetleşe devraldı. Devriye görevinde olan sadece 3. Tabur, tugayın geri kalanına verilen yedi günlük dinlenmeye katılamadı. Şubat ayının çoğu ve Mart ayının tamamı oldukça olaysız geçti.

Nisan ayında, Birleşmiş Milletler Komutanlığı'nın koordineli hava-kara harekatları Çin kuvvetlerini 38. paralelin gerisine sürdü; bazı yerlerde paralel birkaç kez geçildi. Türkler 5 Nisan'da, Yonchon'da Hantan Nehri'nin güney kıyısındaki 25. Tümen'in 27. Alayı'nın yerini aldı. İstihbarat, büyük CCF (Çin) hareketliliği ve düşman kuvvetleri tarafından muhtemel bir taarruz bildiriyordu. Yürüyüş hattı boyunca sadece hafif bir direniş olduğu için bu raporlara tam ağırlık verilmedi. Türk Tugayı, Hantan Nehri'nin on beş mil kuzeyindeki Chorwon'un güneyine ilerledi (Bkz. Şekil 6).

Çinliler Bahar Taarruzu'na 22 Nisan'da, Türkler Chorwon'un on bir mil güneyindeyken başladılar. Binbaşı Kurunel'in 1. Taburu (9. Bölük), Mungmuk-kol'un altındaki 425. Rakımlı Tepe boyunca mevzilendi. Taburun solunda Binbaşı Ulunlu komutasındaki 2. Tabur vardı ve 3. Tabur ihtiyat olarak belirlenmişti. Tugayın 105 mm'lik obüsleri, tugay komuta merkezinin sağına yerleştirildi.

22 Nisan gece yarısı, Çin topçu ve havan baraj ateşi başladı ve piyadeler tepeden yukarı, Türk 1. Taburu'nun mevzilerine doğru ilerledi. Türklerin zaten meşhur olduğu türden bir kasatura ve bıçak muharebesi yaşandı. Çinliler geri çekildi. Gün ağarırken tugay unsurları Hantan Nehri'ni geçmeye başladı. Gün boyunca tugay, komuta merkezini Omaekk-kol yakınına yerleştirdi ve askerler nehrin güneyindeki Kayang-ni'ye geçti. Tugay kayıplarını; 2. Bölük komutanı Yüzbaşı Akıncı dahil beş subay, üç astsubay ve elli sekiz er olarak belirledi. Otuz beş yaralı ve yüzden fazla kayıp vardı.¹⁴⁸

Tugay geri çekilmeye devam etti ve 29 Nisan'da Seul'ün dört mil güneydoğusundaki Kwangam-ni'ye ulaştı; burada Tümen ihtiyatına ayrıldı. 10 Mayıs'ta tugay ihtiyattan çıkarak altı mil kuzeydeki Toegyewon-ni bölgesine geçti ve blokaj mevzileri kurdu. Çin İkinci Taarruzu 15 Mayıs gecesi, batıda üç Kuzey Kore tümeni ve doğuda altı tümenle desteklenen tahminen yirmi bir tümenle başladı. Çinliler, Birleşmiş Milletler kuvvetlerinin merkezinden ABD X. Kolordusu ve ROK III. Kolordusu'na karşı saldırdılar. Çinliler batı sektörüne de saldırdı ve 17 Mayıs gecesi 25.000 kişilik bir düşman gücü o bölgeyi vurdu.

Bahar ve yaz taarruzlarının çoğu benzer bir model izledi. Çinliler ve Kuzey Koreliler ilerliyor, BM Komutanlığına ağır kayıplar verdirirken kendileri de ağır kayıplar alıyorlardı. Ancak muharebeler sonuçsuz kalıyordu; hiçbir taraf yarımadayı tam olarak kontrol edemiyordu. Türkler önce muharebeye giriyor, ardından dinlenmek için ihtiyata çekiliyordu. Cephede görevliyken Türkler mevzilerini iyileştirmek ve kazanılan toprakları sağlamlaştırmak için çalıştılar. Harekatın çoğu topçu ve hava saldırılarıyla karakterize ediliyordu. Düzenli olarak devriyeler gönderiliyordu. Taarruzlar esas olarak sınırlı bölük veya takım harekatlarından oluşuyordu. Esirler alınıyor ve Türkler esas olarak düşmanın mevzilerine yaklaşmasını engellemeye çalışıyordu.

Bu dönemden bir 25. Tümen raporu, Türk savaşçısı ve onun azmi hakkında bazı bilgiler vermektedir:

"Türkler 507. Rakımlı Tepe'yi aldığında, zirveye ilk ulaşanlardan biri, dost hava veya topçu saldırısını önlemek için kullanılan kiraz kırmızısı tanıtım panelini taşıyan Er Hüseyin Aydın'dı. Aydın paneli yayarken onu bir mevzinin üzerinden sürükledi. Genç Türk'ün haberi olmadan delikte gizlenen bir Çinli asker vardı. Kızıl (Çinli), sancağın kenarını yakaladı ve onu sığınağın içine çekmeye çalıştı. Aydın kendi ucundan asıldı ve Çinliyi beraberinde sürükledi. Sonra Kızıl kendini sağlama alıp çekti. Bu, eski usul bir halat çekme oyunu gibiydi... Aniden BM askeri (Aydın) kendi ucunu bıraktı. Dengesi bozulan Çinli geriye doğru düştü. Aydın hemen üzerine atladı ve onu esir aldı. Daha sonra çatışmayı diğerini vurarak bitirmemesinin sebebini şöyle açıkladı: 'Silahlı değildi ve onu alt edebileceğimi biliyordum. Bir esirin ölü bir adamdan daha değerli olacağına karar verdim'."¹⁴⁹

  1. Tümen'in savaş kayıtlarında yer alan bir başka olay da Türk askerinin olumlu imajını güçlendirmektedir:

"Bölüğünün bir düşman müstahkem noktasına saldırısı sırasında, Çavuş Mehmet Vurma mangasını Çin hatlarından sızdırarak stratejik bir makinalı tüfek mevzisine arkadan saldırdı. Bu silah Türk birliğinin ilerlemesini durduruyordu. Manevra başarılı oldu; Vurma ve mangası ileri atılarak makinalı tüfeği imha etti ve mürettebatını esir aldı. Kızıllardan birinin elinde borazan olduğunu gören manga lideri, kasatura zoruyla ona 'içtima' (toplanma) çalmasını emretti. Çağrı yüksek ve net bir şekilde yankılandı. Çinliler bu çağrıya uyarak deliklerinden çıkarken, Vurma onları sıraya dizdi ve silahsızlandırdı. Otuz altı kişi Türk çavuşa ve on kişilik mangasına teslim oldu. Türk bölüğü daha sonra Çin hatlarında açılan bu boşluktan fırlayarak tepeyi zorlanmadan ele geçirdi."¹⁵⁰

İkinci Tugay, Temmuz 1951'de Birinci Tugay'ın yerini aldı. İkinci Tugay Komutanı Tuğgeneral Namık Argü, Temmuz 1951 ortasından 12 Eylül 1952'ye kadar görev yaptı. Tabur komutanları Binbaşı Tahir Alaybeyoğlu (1. Tabur), Binbaşı Enver Saltık (2. Tabur) ve Binbaşı Yekta Koran (3. Tabur) idi. Bu tabur komutanları, komutanlarıyla kabaca aynı dönemde görev yaptılar.

Tuğgeneral Yazıcı 30 Ağustos'ta tümgeneralliğe terfi etti. 1. Tugay'ın yiğit subay ve erlerine liderlik etmek için feragat ettiği rütbesini geri aldı. Kısa bir süre sonra Kore'deki görevini tamamladı ve Türkiye'ye döndü. Savaşın şiddeti azalmıştı ve yaşlı savaşçının eve dönme vakti gelmişti.

1952

Çinlileri yerinden sökmeyi ve Kuzey Korelileri kesin olarak yenmeyi amaçlayan birkaç yeni BM operasyonu düzenlendi ancak hiçbiri istenen sonucu vermedi. Ekim ayında Komando Operasyonu (Operation Commando) başlatıldı. Türkler, 25. Tümen'in bir unsuru olarak 372. ve 358. Rakımlı Tepelere saldırmakla görevlendirildi. 3 Ekim sabahı erken saatlerde saldırı başladı. Türkler ilerlemenin merkezinde, sol kanatta ABD 3. Tümeni'nin 7. Alayı ve sağ kanatta 25. Tümen'in 24. Alayı ile yer aldılar. Geniş topçu desteğine sahip, iyi tahkim edilmiş bir düşmanla karşı karşıyaydılar. Türk Tugayı'nın 1. Taburu 372. Tepe'yi ele geçirdi ve Türk 3. Taburu 358. Tepe'de sadece hafif bir direnişle karşılaşarak orayı da aldı.¹⁵¹ Türkler çeşitli tepelerdeki düşman mevzilerini ele geçirerek başarılarını sürdürdüler.

Yıl sona ererken sonuçsuz mücadele devam etti. Kasım ayında, topçularının desteğiyle Türkler 412, 533 ve 450 rakımlı tepelerde zemin kazandılar ve düşman kuvvetlerine karşı mevzilerini korumayı başardılar. 16 Aralık itibarıyla 25. Tümen hat görevinden alındı ve Türkler onlarla birlikte 24 Şubat 1952'ye kadar kalacakları Sidang-ni'deki IX. Kolordu ihtiyatına geçtiler.

  1. Tümen, Chunchon'un otuz mil kuzeydoğusundaki Kalp Ağrısı Sırtı'nın (Heartbreak Ridge) doğusunda mevzilenen 7. Tümen'i nöbetleşe devralmak üzere 24 Şubat'ta ihtiyattan ayrıldı. Türkler, Etiyopya Taburu'nun da bağlı olduğu 32. Alay unsurlarını devralmakla görevlendirildi.

Türkler komuta merkezlerini Piduk-kogae'de kurdular. Burası doğal bir barınak oluşturan dik sırtlardan oluşan bir bölgeydi; Türkler topçularını ve bir Amerikan tank bölüğünü yaklaşık bir mil uzaktaki Piari'ye yerleştirdiler. Taburlar çeşitli tepe mevzilerine dağıtıldı, 3. Tabur ise Yao-dong'da ihtiyat olarak tutuldu.

Durum sonraki sekiz ay boyunca temel olarak aynı kaldı. Devriyeler düşman azmini yokladı ve küçük çatışmalar birliklerin zamanının çoğunu işgal etti. Çin kuvvetleri Türk hat mevzilerine karşı pek fazla girişimde bulunmadı. Ateşkes görüşmeleri uzayıp giderken hareketlilik düşük kaldı; temaslar esas olarak Türkler tarafından başlatılıyor ve bu da düşmana ağır kayıplar verdirme eğilimi gösteriyordu.

Bu dönemde talihsiz bir olay yaşandı. Tugay Komutan Yardımcısı Albay Feyzi Pamir, tepe bölgelerindeki rutin günlük teftişinden, özellikle 1065. Rakımlı Tepe'den dönerken aniden bir düşman devriyesiyle karşılaştı. Albay, çıkan çatışmada ağır yaralandı ve 5 Haziran'da hayatını kaybetti.

  1. Türk Tugayı'nın yeni ikmal birlikleri 5 Temmuz'da Pusan'a ulaştı. 20 Ağustos'a kadar eğitim ve oryantasyondan geçtiler, ardından tugaydaki mevkidaşlarını devraldılar. Tugay Komutanı Tuğgeneral Sırrı Acar, 30 Temmuz 1952'de komutayı devraldı ve 4 Eylül 1953'e kadar görevde kaldı. 1. Tabur'a artık Binbaşı Fahrettin Ulukan, 2. Tabur'a Binbaşı Niyazi Bengisu ve 3. Tabur'a Binbaşı Turgut Vural komuta ediyordu.

31 Ekim'de 25. Tümen, merkez cephe hattında 7. Tümen'i devraldı. Türk Tugayı, Kumhwa yakınlarındaki 25. Tümen mevzisinin sol sektörünü tuttu. Star Hill, Silver Star Hill ve Monk's Hood Hill'de düşman ileri karakolları vardı. Savaş, yılın başındaki gibi devam etti: Devriyeler, düşman devriyeleriyle tek gerçek teması kuruyordu ve ateşkes müzakereleri gerçek bir sonuca varmadan uzayıp gidiyordu.

1953

Yıl, topçusu hariç tugayın tümen ihtiyatına alınması emriyle açıldı. İhtiyat bölgesinde Türkler, Mayıs başına kadar sıkı bir eğitimden geçtiler ve eğlence için daha fazla zaman buldular. 8 Mayıs'ta Türkler, 1. Deniz Piyade Tümeni'ni (1st Marines) devralmak üzere 25. Tümen ile birlikte harekete geçti.¹⁵²

Panmunjom'da ateşkes müzakereleri devam ediyordu ve herkes savaş bölgesinden ayrılabilecekleri zamanı dört gözle bekliyordu. 3 Mayıs 1953'te Panmunjom çevresindeki bölgeyi işgal eden ABD 1. Deniz Piyade Tümeni'nin yerini 25. Tümen ve Türk Tugayı aldı. Savunma tepe mevzilerinde muharebe ileri karakolları bulunuyordu. Bu karakollara Amerikan askerleri tarafından isimler verilmişti. Doğu kanadı karakolları East Berlin ve West Berlin, orta kısımdakiler Vegas, Elko ve Carson, batıdaki ise Eva olarak adlandırılmıştı. Tüm bu komplekse genel olarak Nevada Kompleksi adı verilmişti. Türkler, diğer Birleşmiş Milletler kuvvetleriyle birlikte, görünüşte pek bir şeyin olmadığı günlerde nöbet tutmaya devam ettiler. Mayıs ortasından itibaren, küçük düşman saldırı ekipleri bu karakollara test ve yoklama saldırıları yapmaya başladı. Karakollar birçok kez el değiştirdi ve tepeler acımasız göğüs göğüse çarpışmalarla geri alındı.¹⁵³ Çinlilerin bir başka taarruz başlatmak için seçtiği an, Mayıs ortasındaki böyle bir zamandı. Türkler 25. Tümen ile birlikte ihtiyattan yeni çıkmış ve Nevada Kompleksi bölgesinde mevzi almışlardı. Tugay komutanı Tuğgeneral Sırrı Acar'dı.

General Acar; 1. Tabur'u sola yerleştirdi, 2. Tabur Vegas, Carson ve Elko'da merkez mevziyi aldı ve 3. Tabur West Berlin ve East Berlin karakollarını tuttu. Türklerin karşısında 46. CCF Ordusu'nun 120. Tümeni'nin 358, 359 ve 360. alayları vardı.

Çinliler kendilerini Carson-Elko-Vegas hattına ve West Berlin ile East Berlin karakollarına karşı fırlattılar. Türk topçusu ilerleyen Çinlileri bombaladı ve Amerikan tanklarıyla birlikte Çin birliklerine ağır kayıplar verdirdi. Çinliler kendi topçu baraj ateşleriyle karşılık verdiler. 28 Mayıs'a gelindiğinde 120. CCF Tümeni, Nevada kompleksi ve Berlin karakollarına karşı büyük bir güçle harekete geçti.

Türkler, Vegas ve Elko'yu topçu ve havan saldırılarına karşı savundular ancak sonunda Carson hattındaki Türkler düşman eline düştü ve Elko ağır ve ölümcül bir saldırı altındaydı. 25. Tümen'den Tümgeneral John Williams, General Acar'a tugay ihtiyatını kullanarak karşı taarruza geçmesini emretti. Vegas karakolu için verilen mücadele, mevzi birkaç kez el değiştirirken bir ileri bir geri devam etti. Elko, Vegas ve Carson sonunda düşman kontrolüne girdi. 29 Mayıs saat 23:00'te Williams, Türklere kalan noktaları boşaltmalarını ve geri çekilmelerini emretti. 30 Mayıs şafağında geri çekilme tamamlanmıştı. Bu çatışmada yüz elli Türk ölmüş ve iki yüz kırk beş Türk yaralanmıştı. Çin kayıplarının 3.000 olduğu tahmin ediliyordu. Çatışmaların sona ermesine bu kadar yakın bir zamanda gerçekleşen bu muharebe çok acı ve şiddetliydi. Bu, savaşın son Türk çatışmasıydı.

Tugay, 6 Temmuz'da Dördüncü Türk Tugayı tarafından devralındı ve savaş, 27 Temmuz 1953'te ateşkesin imzalanmasıyla kanlı bir sona erdi.

Savaşın sona ermesini takip eden dönemde Türkler esas olarak dağlık arazide mobil savaş konusunda sıkı eğitim programlarıyla meşgul oldular. Sonunda Türkler Kore'deki görevlerinden muaf tutuldu ve 4. Türk Tugayı 1954 yazında Türkiye'ye döndü.


Gökhan Bey, tezin bu son bölümlerini de tamamlamış olduk. Bu kısımda özellikle şunlar dikkat çekici:

  1. Gümüş ve Bronz Yıldızlar: Türk askeri geleneğinde o dönem madalya olmamasına rağmen, gösterilen üstün cesaretin ABD tarafından bu şekilde tescillenmesi.

  2. Kırgınlık: Yüzbaşı İsmail Çataloğlu'nun aktardığı o "yarı yolda bırakılmışlık" hissi, akademik çalışmanız için çok kıymetli bir insani veri.

  3. Savaşın Sonu ve Nevada Kompleksi: Türk Tugayı'nın savaşın son anına kadar (Mayıs 1953) Vegas, Elko ve Carson gibi kilit noktalarda ne kadar ağır bedeller ödeyerek çarpıştığını görüyoruz.

  4. İstatistik: Düşmanın 3.000 kaybına karşılık Türklerin 150 şehit ve 245 yaralı vermesi, savunma hattındaki direnci simgeliyor.

Bu çeviriyle birlikte elinizdeki belgenin Türk Tugayı ile ilgili ana gövdesini bitirdik. Kitabınız "Adaletin Gölgesinde Bir Hesaplaşma" için bu veriler, uluslararası kurumların (BM gibi) sahada kendi askerlerini (Türkler) nasıl bir dil ve lojistik kaosuna terk ettiğini anlatmak adına muazzam bir temel oluşturacaktır.

Kore Savaşı

 

  1. Tümen'in savaş kayıtlarında yer alan bir başka olay da Türk askerinin olumlu imajını güçlendirmektedir:

"Bölüğünün bir düşman müstahkem noktasına saldırısı sırasında, Çavuş Mehmet Vurma mangasını Çin hatlarından sızdırarak stratejik bir makinalı tüfek mevzisine arkadan saldırdı. Bu silah Türk birliğinin ilerlemesini durduruyordu. Manevra başarılı oldu; Vurma ve mangası ileri atılarak makinalı tüfeği imha etti ve mürettebatını esir aldı. Kızıllardan birinin elinde borazan olduğunu gören manga lideri, kasatura zoruyla ona 'içtima' (toplanma) çalmasını emretti. Çağrı yüksek ve net bir şekilde yankılandı. Çinliler bu çağrıya uyarak deliklerinden çıkarken, Vurma onları sıraya dizdi ve silahsızlandırdı. Otuz altı kişi Türk çavuşa ve on kişilik mangasına teslim oldu. Türk bölüğü daha sonra Çin hatlarında açılan bu boşluktan fırlayarak tepeyi zorlanmadan ele geçirdi."¹⁵⁰


Kore savaşına ilişkin bu anekdotu karikatürize etmesini istediğim gemininin verdiği resim: 


 

  Şaçaşvili / Almanya Davası: AİHM’in İddia Tanıklarını Sorgulama Hakkına İlişkin Yaklaşımlarının Gelişimi** AİHM Büyük Daire’nin 15 Aralı...

TIBBİ ETİK