28 Temmuz 2026 Salı

Yapay zeka ve hukuk akademisyenliği

 

Yapay Zekâ Çağında Hukuk Akademisyenliğinin Sonu mu? Bilgi Tekelinin Çöküşü ve Akademik Rolün Yeniden Tanımlanması

Giriş

Tarih boyunca her büyük teknolojik devrim, belirli meslek gruplarının işlevini kökten değiştirmiştir. Matbaanın yaygınlaşması kâtipliği, hesap makineleri manuel hesap uzmanlığını, dijital fotoğrafçılık ise karanlık oda teknisyenliğini dönüştürmüştür. Günümüzde benzer bir dönüşüm, üretken yapay zekâ (Generative Artificial Intelligence – GenAI) teknolojileri aracılığıyla bilgi üretimi alanında yaşanmaktadır. Özellikle büyük dil modellerinin (Large Language Models – LLM) gelişimi, bilgiye erişim, sentezleme ve ilk taslak üretme süreçlerini birkaç saniyeye indirmiştir.

Bu dönüşümden en fazla etkilenen alanlardan biri hukuk akademisidir. Çünkü hukuk akademisyenliğinin tarihsel gücü, bilgiye erişebilme, farklı kaynakları sentezleyebilme, doktrini yorumlayabilme ve bilimsel metin üretebilme kapasitesinden kaynaklanmaktadır. Oysa bugün ChatGPT, Claude, Gemini ve benzeri sistemler; binlerce sayfalık doktrini özetleyebilmekte, karşılaştırmalı hukuk incelemesi hazırlayabilmekte, mahkeme kararlarını sınıflandırabilmekte ve akademik yazım üslubuna uygun ilk taslakları saniyeler içinde oluşturabilmektedir.

Bu makalenin temel tezi şudur: Üretken yapay zekâ, hukuk akademisyenliğini bütünüyle ortadan kaldırmamış; ancak hukuk akademisyeninin geleneksel bilgi üreticisi rolünü büyük ölçüde sona erdirmiştir. Artık akademik değerin ölçüsü yalnızca bilgiye ulaşmak veya onu yeniden ifade etmek değil; yapay zekânın ürettiği bilgiyi eleştirel biçimde doğrulamak, özgün katkı sunmak ve normatif değerlendirme yapabilmektir.

Uygulama dışı ceza hukukçularının yazdıklarını takip ediyorum. Çoğu bomboş. Ne uygulamaya ne de doktrine hiçbir katkıları yok. Bu konularda yabancı meslektaşlarının fersah fersah gerisindeler. Emeklisi gelmiş akademisyenin 3-5 hakemli makalesi var. Yabancı dili yok...Bir şekilde unvanı almış. Artık yapay zeka ağırlıklı eğitime geçilmeli. Türkçesi yok çoğunun. Dilbilgisi kuralları felaket. Bunları daha öncesinde de sosyal medyada paylaştım. Ceza hukukuna ne kadar hakim olduklarını da çalışmalarından görüyorum. 

I. Hukuk Akademisyenliğinin Tarihsel Bilgi Tekeli

Üniversitelerin ortaya çıktığı Orta Çağ'dan itibaren hukuk akademisyenleri, hukuki bilginin temel üreticileri ve aktarıcıları olmuştur. Kitaplara erişimin sınırlı olduğu dönemlerde akademisyenler yalnızca öğretim faaliyeti yürütmemiş, aynı zamanda bilgiye ulaşabilen küçük bir entelektüel grubun temsilcisi olarak kabul edilmiştir.

Basılı eserlerin çoğalması bu konumu zayıflatmış olsa da, özellikle yirminci yüzyıl boyunca hukuk alanında kapsamlı literatür taraması yapabilmek, yabancı kaynaklara ulaşabilmek ve farklı hukuk sistemlerini karşılaştırabilmek önemli ölçüde uzmanlık gerektirmiştir. Bu nedenle akademisyen, bilgiye erişim konusunda doğal bir üstünlüğe sahipti.

Richard Susskind'in belirttiği gibi, profesyonel mesleklerin tarihsel üstünlüğü büyük ölçüde bilgi asimetrisinden kaynaklanmaktadır.¹ Bilgi yalnızca belirli uzmanların erişebildiği bir kaynak olduğu sürece, bu uzmanların toplumsal değeri de yüksek kalmaktadır.

Ancak dijitalleşme bu dengeyi değiştirmiş; üretken yapay zekâ ise bilgi asimetrisini daha önce görülmemiş ölçüde azaltmıştır.

II. Üretken Yapay Zekâ Bilgi Üretimini Demokratikleştirdi

2022 yılında ChatGPT'nin kullanıma açılması, akademik bilgi üretiminde önemli bir kırılma noktası oluşturmuştur. Büyük dil modelleri yalnızca mevcut bilgiyi depolayan sistemler değildir; farklı kaynakları sentezleyebilmekte, mantıksal ilişki kurabilmekte ve akademik yazım kurallarına uygun metinler oluşturabilmektedir.

Bugün herhangi bir hukuk öğrencisi;

  • Alman Federal Anayasa Mahkemesi kararlarını karşılaştırabilmekte,
  • Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadını özetleyebilmekte,
  • Anglo-Sakson hukukundaki yaklaşımları tablo hâline getirebilmekte,
  • farklı ülkelerin mevzuatlarını kıyaslayabilmekte,
  • hatta ilk taslak makalesini birkaç dakika içerisinde hazırlayabilmektedir.

Geçmişte haftalar süren araştırmaların dakikalar içinde yapılabilmesi, hukuk akademisinin bilgi üzerindeki tarihsel tekelini önemli ölçüde zayıflatmıştır.

Ethan Mollick'in ifade ettiği gibi, üretken yapay zekâ yalnızca otomasyon sağlayan bir araç değil; insanın bilişsel kapasitesini destekleyen yeni bir "ortak zekâ"dır.² Bu nedenle hukuk akademisyeninin rekabet ettiği aktör artık yalnızca başka akademisyenler değil; aynı zamanda sürekli gelişen yapay zekâ sistemleridir.

III. Hukuk Makalesi Yazımının Dönüşümü

Akademik makale yazım süreci uzun yıllar boyunca dört temel aşamadan oluşmuştur:

  • literatür taraması,
  • sistematik sınıflandırma,
  • analiz,
  • yazım.

Üretken yapay zekâ bu aşamaların ilk üçünü büyük ölçüde hızlandırmıştır. Günümüzde yapay zekâ;

  • anahtar kavramları belirleyebilmekte,
  • karşılaştırmalı tablo hazırlayabilmekte,
  • kaynakları sınıflandırabilmekte,
  • farklı görüşleri özetleyebilmekte,
  • taslak oluşturabilmektedir.

Dolayısıyla klasik anlamda "bilgiyi toplama" artık akademisyenin temel rekabet avantajı olmaktan çıkmaktadır.

Bu durum özellikle doktrin ağırlıklı hukuk sistemlerinde daha belirgin şekilde hissedilmektedir. Çünkü birçok hukuk makalesi, mevcut görüşlerin sistematik biçimde yeniden düzenlenmesi üzerine kuruludur. Eğer bu işlem yüksek doğruluk oranıyla yapay zekâ tarafından gerçekleştirilebiliyorsa, akademisyenin değer önerisi de değişmek zorundadır.

IV. Bilgi Üreticisinden Bilgi Denetleyicisine

Yapay zekâ çağında hukuk akademisyeninin görevi sona ermemektedir; ancak niteliği değişmektedir.

Yeni dönemde akademisyenin temel fonksiyonları şunlar olacaktır:

  • yapay zekânın ürettiği bilgiyi doğrulamak,
  • yanlış atıfları tespit etmek,
  • normatif değerlendirme yapmak,
  • hukuki politika önerileri geliştirmek,
  • özgün teori oluşturmak.

Başka bir ifadeyle akademisyen artık bilgi üreten kişi olmaktan ziyade, bilginin güvenilirliğini denetleyen kişi hâline gelmektedir.

UNESCO da üretken yapay zekâya ilişkin rehberinde, yükseköğretimde akademisyenlerin rolünün bilgi aktarıcılığından eleştirel düşünme ve etik rehberliğe doğru evrilmesi gerektiğini vurgulamaktadır.³

V. Hukuk Fakülteleri Açısından Sonuçlar

Bu dönüşüm hukuk eğitimini de doğrudan etkilemektedir.

Öğrenciler artık ezber bilgiye değil;

  • problem çözmeye,
  • eleştirel düşünmeye,
  • muhakemeye,
  • etik değerlendirmeye,
  • yapay zekâ çıktısını doğrulamaya

odaklanmak zorundadır.

Ezbere dayalı sınav sistemleri önemini kaybederken; uygulamalı analiz, vaka çözümü ve sözlü savunma gibi ölçme yöntemlerinin önemi artacaktır.

Bu nedenle geleceğin hukuk akademisyeni, yalnızca iyi kitap yazan kişi değil; yapay zekâyı etkin kullanan, öğrencilerine doğru soru sormayı öğreten ve teknolojiyi hukuki muhakemeyle birleştirebilen kişi olacaktır.

Sonuç

"Hukuk akademisyenliği bitti." ifadesi ilk bakışta abartılı görünse de, bu cümle önemli bir gerçeğe işaret etmektedir. Sona eren şey, hukuk akademisyenliğinin kendisi değil; bilgiye erişim ve onu derleyip aktarma üzerine kurulu geleneksel akademisyen modelidir.

Üretken yapay zekâ, hukuk akademisyeninin onlarca yıldır sahip olduğu bilgi avantajını büyük ölçüde ortadan kaldırmıştır. Bugün sıradan bir araştırmacı, geçmişte yalnızca uzmanların haftalar süren emeğiyle ulaşabildiği sonuçlara dakikalar içinde erişebilmektedir.

Ancak bu gelişme akademisyeni gereksiz hâle getirmemektedir. Aksine, akademisyenin rolünü daha üst düzey bilişsel faaliyetlere taşımaktadır. Gelecekte başarılı hukuk akademisyenleri; yapay zekâyla rekabet eden değil, onu etkin biçimde kullanan, üretilen bilgiyi doğrulayan, eleştiren ve özgün katkıya dönüştüren kişiler olacaktır.

Dolayısıyla yapay zekâ hukuk akademisyenliğini tamamen ortadan kaldırmamış; fakat onu geri dönülmez biçimde dönüştürmüştür. Bu dönüşüme uyum sağlayamayan akademisyenler açısından mesleğin geleneksel biçiminin sona erdiği söylenebilir.






Kaynakça

  1. Richard Susskind, The End of Lawyers? Rethinking the Nature of Legal Services, Oxford University Press, 2008.
  2. Richard Susskind & Daniel Susskind, The Future of the Professions: How Technology Will Transform the Work of Human Experts, Oxford University Press, 2015.
  3. Richard Susskind, Online Courts and the Future of Justice, Oxford University Press, 2019.
  4. Kevin D. Ashley, Artificial Intelligence and Legal Analytics, Cambridge University Press, 2017.
  5. Ethan Mollick, Co-Intelligence: Living and Working with AI, Portfolio, 2024.
  6. UNESCO, Guidance for Generative AI in Education and Research, Paris, 2023.
  7. OECD, Generative AI in the Workplace: Opportunities and Challenges, Paris, 2024.
  8. Harry Surden, "Artificial Intelligence and Law: An Overview", Georgia State University Law Review, C. 35, S. 4, 2019, s. 1305-1338.

Mitraizm

 

Mitraizm: Roma İmparatorluğu'nun Gizemli İnancı ve Tarihsel Mirası

Giriş

İnsanlık tarihi boyunca ortaya çıkan dinler ve inanç sistemleri yalnızca bireylerin manevi dünyasını değil, aynı zamanda toplumların siyasal, kültürel ve sosyal yapısını da derinden etkilemiştir. Antik dünyanın en dikkat çekici gizem dinlerinden biri olan Mitraizm (Mithraizm), özellikle Roma İmparatorluğu döneminde geniş bir coğrafyaya yayılmış ve uzun süre Hristiyanlığın en güçlü rakiplerinden biri olarak görülmüştür. Günümüzde arkeolojik buluntular sayesinde hakkında önemli bilgiler edinilmiş olsa da, inananlarının kutsal metin bırakmamış olmaları nedeniyle Mitraizm hâlâ gizemini büyük ölçüde korumaktadır.

Bu makalede Mitraizm'in kökeni, gelişimi, temel inançları, ibadet şekilleri, Roma toplumu üzerindeki etkileri ve ortadan kalkış süreci tarihsel veriler ışığında incelenecektir.

Mitra'nın Kökeni

"Mitra" adı, Hint-İran kültürünün en eski kutsal metinlerinden biri olan Avesta ile Hint kutsal metinleri olan Vedalar'da geçmektedir. Sanskritçedeki Mitra, "dost", "anlaşma", "antlaşma" anlamlarını taşırken; İran geleneğinde Mithra, doğruluğun, ahdin ve güneş ışığının koruyucusu olarak kabul edilmiştir.

Pers İmparatorluğu döneminde Mithra önemli tanrılardan biri olmasına rağmen, Roma'da ortaya çıkan Mitraizm doğrudan Pers dininin devamı değildir. Günümüzde tarihçilerin büyük çoğunluğu Roma Mitraizminin İran kökenli unsurları benimsemiş, fakat Roma dünyasında yeniden şekillenmiş bağımsız bir gizem dini olduğu görüşündedir.

Dolayısıyla Roma Mitraizmi, Pers dininin birebir kopyası değil; Helenistik ve Roma kültürünün etkisi altında gelişmiş özgün bir inanç sistemidir.

Roma İmparatorluğu'nda Mitraizm

Mitraizm özellikle MS 1. yüzyıldan itibaren Roma İmparatorluğu sınırları içerisinde hızla yayılmıştır. En parlak dönemini ise MS 2. ve 3. yüzyıllarda yaşamıştır.

İnancın yayılmasında en büyük rolü Roma lejyonları üstlenmiştir. Roma askerleri görev yaptıkları sınır bölgelerinde Mitra tapınakları kurmuş ve dini farklı eyaletlere taşımıştır. Bugün İngiltere'deki Hadrian Duvarı'ndan Suriye'ye kadar uzanan geniş bölgede yüzlerce Mitra tapınağı bulunmuştur.

Mitraizmin özellikle şu gruplar arasında yaygın olduğu bilinmektedir:

  • Roma askerleri
  • Devlet memurları
  • Tüccarlar
  • Bürokratlar
  • Gümrük görevlileri
  • Denizciler

Buna karşılık kadınların bu dine kabul edilmediği yönünde güçlü arkeolojik kanıtlar bulunmaktadır.

Gizem Dini Niteliği

Mitraizm bir gizem dini idi. Başka bir ifadeyle inanç esasları halka açık değildi. Dine kabul edilen kişiler belirli aşamalardan geçiyor ve sır saklama yemini ediyorlardı.

Bu nedenle Mitraizm hakkında bugün bildiklerimizin önemli bir kısmı arkeolojik kazılardan elde edilen tapınaklar, kabartmalar, yazıtlar ve heykeller sayesinde öğrenilmektedir.

Kutsal kitap bulunmaması, araştırmacıların dini tam olarak çözmesini zorlaştırmaktadır.

Mitra'nın Doğuşu

Roma Mitraizmine göre Mithra olağanüstü şekilde bir kayanın içerisinden doğmuştur.

Heykellerde genellikle şu şekilde tasvir edilir:

  • Elinde hançer
  • Elinde meşale
  • Frig başlığı takmış
  • Genç ve güçlü savaşçı görünümünde

Bu doğum sahnesi "Petra Genetrix" yani "doğuran kaya" olarak bilinmektedir.

Boğa Kurbanı (Tauroctony)

Mitraizmin en önemli sembolü boğa kurbanıdır.

Tapınakların neredeyse tamamında Mitra'nın büyük bir boğayı öldürdüğünü gösteren kabartmalar bulunmaktadır.

Bu sahnede;

  • Mithra boğayı hançeriyle öldürmektedir.
  • Bir köpek boğanın kanını yalamaktadır.
  • Bir yılan yere dökülen kana yaklaşmaktadır.
  • Bir akrep boğanın testislerine saldırmaktadır.
  • Kuzgun sahnenin üzerinde yer almaktadır.

Bu tasvir "Tauroctony" olarak adlandırılır.

Araştırmacılar bu sahnenin anlamı konusunda tam bir görüş birliğine ulaşamamıştır.

Bazıları bunun:

  • evrenin yaratılışını,
  • mevsimlerin döngüsünü,
  • bereketi,
  • yıldız takımlarını,
  • astrolojik sistemi

temsil ettiğini ileri sürmektedir.

Özellikle modern astronomi tarihi çalışan araştırmacılar, boğa sahnesindeki hayvanların gökyüzündeki takımyıldızlarını temsil ettiğini savunmaktadır.

Mitra Tapınakları (Mithraeum)

Mitra tapınakları oldukça farklı mimariye sahiptir.

Genellikle:

  • yer altına,
  • mağaralara,
  • doğal kayalara,
  • penceresiz yapılara

inşa edilmişlerdir.

İç mekân uzun ve dar koridor şeklindedir.

Her iki tarafta oturma platformları bulunur.

En uç noktada ise Tauroctony kabartması yer alır.

Bu mimari, inananların ortak yemekler düzenlediği ve gizli ayinlerini gerçekleştirdiği bir ortam oluşturuyordu.

Bugün Avrupa'nın birçok ülkesinde yüzlerce Mithraeum kalıntısı bulunmuştur.

Yedi Dereceli İnisiyasyon

Mitraizm'e katılan kişi doğrudan tam üye olamazdı.

Yedi aşamalı eğitim sistemi bulunuyordu.

Bunlar sırasıyla:

  1. Corax (Kuzgun)
  2. Nymphus (Damat)
  3. Miles (Asker)
  4. Leo (Aslan)
  5. Perses (Pers)
  6. Heliodromus (Güneş Habercisi)
  7. Pater (Baba)

Her derece yeni dini sırların öğrenildiği farklı bir aşamayı temsil ediyordu.

Mitraizm ve Güneş

Mithra çoğu zaman Sol Invictus (Yenilmez Güneş) ile ilişkilendirilmiştir.

Ancak modern araştırmalar Mitra ile Sol Invictus'un tamamen aynı tanrı olmadığını göstermektedir.

Bazı kabartmalarda iki ilah birlikte yemek yerken tasvir edilmektedir.

Bu durum onların özdeş değil, yakın ilişkili kutsal varlıklar olduğunu düşündürmektedir.

Hristiyanlık ile Karşılaştırmalar

  1. yüzyılda bazı araştırmacılar Mitraizm ile Hristiyanlık arasında doğrudan benzerlikler kurmuşlardır. Ortak yemekler, kurtuluş düşüncesi ve ışık sembolizmi gibi unsurlar üzerinden Hristiyanlığın Mitraizmden etkilendiği ileri sürülmüştür.

Günümüz dinler tarihi araştırmaları ise bu iddialara daha temkinli yaklaşmaktadır. Bazı benzerliklerin ortak kültürel çevreden kaynaklanmış olabileceği, bazılarının ise sonraki dönem yorumlarının ürünü olduğu değerlendirilmektedir. Örneğin Mithra'nın 25 Aralık'ta doğduğu veya on iki havarisi bulunduğu yönündeki yaygın iddiaların antik kaynaklarla açık biçimde doğrulanmadığı kabul edilmektedir.

Dolayısıyla iki din arasında bazı sembolik benzerliklerden söz edilebilse de, bunların doğrudan bir etkilenmeyi kanıtladığını söylemek mümkün değildir.

Mitraizmin Çöküşü

MS 4. yüzyılda Roma İmparatorluğu büyük bir dönüşüm yaşamıştır.

313 yılında Milano Fermanı ile Hristiyanlık serbest bırakılmıştır.

380 yılında İmparator I. Theodosius döneminde Hristiyanlık devlet dini hâline gelmiştir.

Bunun ardından pagan tapınakları kapatılmaya başlanmış, Mitra tapınaklarının önemli bir kısmı terk edilmiş veya yıkılmıştır.

MS 5. yüzyıla gelindiğinde Mitraizm büyük ölçüde tarih sahnesinden çekilmişti.

Arkeolojik Bulgular

Bugüne kadar;

  • İngiltere,
  • Almanya,
  • Fransa,
  • İtalya,
  • Avusturya,
  • Romanya,
  • Macaristan,
  • Türkiye,
  • Suriye

gibi birçok ülkede Mitra tapınakları bulunmuştur.

Özellikle Londra Mithraeumu, Ostia Antica, Dura-Europos ve Roma'daki Mithraeum kalıntıları Mitraizm araştırmalarının temel kaynakları arasında yer almaktadır.

Bulunan yazıtlar, kabartmalar ve adak taşları sayesinde dinin yayılış alanı ayrıntılı biçimde ortaya konulmuştur.

Sonuç

Mitraizm, Roma İmparatorluğu'nun en etkili gizem dinlerinden biri olarak antik dünyanın dinî çeşitliliğini anlamada önemli bir yere sahiptir. Askerî çevrelerde güçlü bir taraftar kitlesi edinmesi, sembolik dili, gizli inisiyasyon sistemi ve zengin ikonografisi sayesinde yüzyıllar boyunca varlığını sürdürmüştür. Bununla birlikte kutsal metin bırakmamış olması, inanç sisteminin ayrıntılarının tam olarak çözülememesine yol açmıştır.

Bugün arkeolojik buluntular ve epigrafik veriler ışığında Mitraizm, yalnızca bir din olarak değil; Roma toplumunun sosyal örgütlenmesini, askerî kültürünü ve dinî çoğulculuğunu anlamaya katkı sağlayan önemli bir tarihsel olgu olarak değerlendirilmektedir. Yeni kazılar ve disiplinler arası araştırmalar, bu gizemli inancın bilinmeyen yönlerini aydınlatmaya devam etmektedir.









26 Temmuz 2026 Pazar

Taleple Bağlılık İlkesi

 

İcra mahkemesi taleple bağlıdır. Davacı taraf dilekçesinde hangi icra dosyasındaki haczedilen mallara ilişkin istihkak iddiasında bulunuyorsa o mallara ilişkin değerlendirme yapılması gerekir. Mahkemenin ısrarla dava konusu takip dışındaki takip dosyalarındaki mallara ilişkin haczin kaldırılmasına karar vermesi, 12.HD’nce dosyanın esas mahkemesinden farklı bir mahkemeye gönderilmesine neden olmuştur.[1]



[1] “Dava, üçüncü kişinin İİK'nın 96. vd. maddelerine dayalı istihkak iddiasına ilişkindir. Mahkemece yapılan ilk yargılama sonucunda, davanın kabulüne, Bursa 1. İcra Dairesi'nin 2013/5857 ve 2013/7865 esas sayılı dosyalarda davaya konu malların üzerindeki hacizlerin kaldırılmasına karar verilmiş, karar davalı alacaklı tarafından temyiz edilmiş, Dairemizin 11.12.2024 tarih, 2024/4264 Esas, 2024/10457 Karar sayılı ilamı ile;  dava konusu edilmeyen Bursa 1. İcra Dairesi'nin 2013/5857 sayılı icra dosyasındaki hacizlerin kaldırılmasına karar verilmesinin doğru olmadığı, ayrıca tazminat açısından gerekçe ile hüküm arasında ve hükmün içeriğinde çelişki yaratıldığı gerekçesi ile hükmün bozulmasına karar verilmiştir. Mahkemece, Bursa 1. İcra Dairesi'nin 2013/5857 (Bursa 2. Genel İcra Müdürlüğü 2023/149977) ve Bursa 1. İcra Dairesi'nin 2013/7865 (Bursa 2. Genel İcra Müdürlüğü 2023/104716) sayılı dosyalarındaki mallar üzerindeki hacizlerin kaldırılmasına, davacının tazminat talebinin reddine karar verilmiş, karar davalı alacaklı tarafından temyiz edilmiştir. Somut olayda, dava dilekçesinde Bursa 1. İcra Müdürlüğü'nün 2013/7865 esas sayılı dosyasında haczedilen makinalar üzerindeki hacizlerin kaldırılması talep edilmiş, Mahkemece de bozma öncesi verilen 07.10.2020 tarihli kararda da, sadece Bursa 1. İcra Müdürlüğü'nün 2013/7865 esas sayılı dosyasında haczedilen makinalar üzerindeki hacizlerin kaldırılmasına karar verilmiş ise de; sonraki kararlarında dava konusu edilmeyen Bursa 1. İcra Dairesi'nin 2013/5857 sayılı dosyasındaki hacizlerin de kaldırılmasına karar verildiği, Mahkemece bozma ilamında açıkça talep aşılarak dava konusu edilmeyen Bursa 1. İcra Dairesi'nin 2013/5857 sayılı dosyasındaki hacizlerin de kaldırılmasına karar verilmesinin doğru olmadığı belirtilmiş olmasına rağmen, Mahkemece ısrarla dava konusu edilmeyen icra dosyasındaki hacizlerin kaldırılmasına karar verilmesi, bozma ilamının gereklerinin yerine getirilmemesi bozmayı gerektirmiştir. Öte yandan,1086 sayılı HUMK 429. Maddesinde; "Yargıtay ilgili Dairesince temyiz edilen kararı bozarsa davayı karar vermiş olan Mahkemeye veya uygun göreceği diğer bir Mahkemeye gönderir." düzenlemesi yer almaktadır. Bu durumda, eldeki davanın 2013 yılında açılması, Mahkemece verilen kararların birden fazla Yargıtay’ın ilgili dairelerince bozulması, son bozma ilamında açıkça talep aşımı yapıldığı belirterek dava konusu edilmeyen  Bursa 1. İcra Müdürlüğü'nün 2013/5857 esas sayılı dosyası ile ilgili karar verilmemesi gerektiği belirtilmesi karşısında anılan hususlar bir arada değerlendirildiğinde HUMK 429/1. maddesi gereği karar verilmek üzere dosyanın Bursa 4.İcra Mahkemesine gönderilmesine karar verilmesi gerekmektedir.

Kabule göre de, taraflar arasında, dava konusu yapılan mahcuz mallara ilişkin istihkak davasının devamı sırasında, mahcuzların ihale ile  satılması halinde, istihkak davası İİK'nun 97/10. maddesi uyarınca satış bedeline dönüşür. Eldeki davaya konu menkullerin satışının yapıldığı iddiası olduğuna göre, satış yapılıp yapılmadığı, satış yapılmış ise bedel üzerinden devam edilerek karar verilmesi gerektiği hususunun dikkate alınmaması da isabetsizdir.”12.HD. 03/06/2026 gün, 2026/1810 Esas, 2026/3949 Karar,

25 Temmuz 2026 Cumartesi

 

Josef Stalin'in Liderliğinin Zayıf Yönleri ve Tarihsel Hataları

Giriş

Josef Stalin, yirminci yüzyılın en etkili ve aynı zamanda en tartışmalı devlet adamlarından biridir. Sovyetler Birliği'ni kısa sürede ağır sanayi devi hâline getirmesi ve II. Dünya Savaşı'nda Nazi Almanyası'nın yenilgisinde önemli bir rol oynaması, destekçileri tarafından başarı olarak değerlendirilmektedir. Bununla birlikte, uyguladığı baskıcı yönetim anlayışı, milyonlarca insanı etkileyen siyasi tasfiyeler, ekonomik politikaları ve stratejik hataları nedeniyle tarihçilerin önemli bir bölümü tarafından sert biçimde eleştirilmektedir.

Stalin'in liderliği, yalnızca otoriter karakteri nedeniyle değil, eleştiriye kapalı karar alma mekanizmasının yol açtığı ağır sonuçlar nedeniyle de incelenmektedir.

1. Eleştiriye Tahammülsüz Bir Yönetim

Stalin'in en belirgin zayıflıklarından biri, farklı görüşlere karşı neredeyse mutlak bir tahammülsüzlük göstermesiydi. Parti içinde kendisini eleştirebilecek isimler zamanla tasfiye edildi; birçok yönetici, asker, akademisyen ve bürokrat "halk düşmanı" suçlamasıyla görevden alındı, sürgüne gönderildi veya idam edildi.

Bu durum, karar alma süreçlerinde alternatif görüşlerin tamamen ortadan kalkmasına neden oldu. Bürokratlar, yanlış olduğunu düşündükleri kararları dahi eleştirmek yerine uygulamayı tercih ettiler. Böylece yönetim sistemi, hataları düzelten değil, hataları büyüten bir yapıya dönüştü.

2. Büyük Tasfiyeler ve Devlet Kapasitesinin Zayıflaması

1936-1938 yılları arasında gerçekleştirilen "Büyük Tasfiye" (Great Purge), Stalin'in en ağır siyasi hatalarından biri olarak değerlendirilmektedir.

Binlerce subay, mühendis, bilim insanı ve devlet görevlisi ya idam edildi ya da Gulag çalışma kamplarına gönderildi.

Özellikle Kızıl Ordu'nun üst komuta kademesinin önemli bölümünün tasfiye edilmesi, Sovyet ordusunun profesyonel kapasitesini ciddi biçimde zayıflattı. Nitekim Almanya'nın 1941 yılındaki Barbarossa Harekâtı'nın ilk aylarında Sovyet ordusunun yaşadığı ağır kayıpların sebepleri arasında bu tasfiyeler de gösterilmektedir.

3. Tarımın Zorla Kolektifleştirilmesi

1929 yılında başlatılan zorunlu kolektifleştirme politikası, Stalin döneminin en tartışmalı uygulamalarından biridir.

Özel mülkiyet büyük ölçüde kaldırılmış, milyonlarca köylü kolhoz ve sovhoz adı verilen kolektif çiftliklerde çalışmaya zorlanmıştır.

Direnen köylüler "kulak" olarak damgalanmış; yüz binlercesi sürgün edilmiş, mallarına el konulmuş veya hapsedilmiştir.

Politikanın uygulanış biçimi, üretimin kısa sürede düşmesine ve ciddi kıtlıklara yol açmıştır. Özellikle 1932-1933 yıllarında Sovyetler Birliği'nin çeşitli bölgelerinde yaşanan büyük kıtlık, milyonlarca insanın ölümüne neden olmuştur. Bu olayların niteliği konusunda tarihçiler arasında görüş ayrılıkları bulunsa da, Stalin yönetiminin izlediği politikaların felaketin derinleşmesinde önemli rol oynadığı konusunda geniş bir uzlaşı bulunmaktadır.

4. Hitler'e Güvenmesi ve Barbarossa Harekâtı

Stalin'in en ciddi stratejik hatalarından biri, Adolf Hitler'in Sovyetler Birliği'ne saldırmayacağına uzun süre inanmasıydı.

İngiliz istihbaratı, Sovyet ajanları ve hatta Alman kaynaklarından gelen çok sayıda uyarıya rağmen Stalin, bunların büyük bölümünü provokasyon olarak değerlendirdi.

22 Haziran 1941'de Almanya'nın Barbarossa Harekâtı'nı başlatmasıyla Sovyetler hazırlıksız yakalandı.

Savaşın ilk aylarında milyonlarca Sovyet askeri öldü veya esir düştü; binlerce tank ve uçak imha edildi.

Birçok askerî tarihçi, Stalin'in istihbarat raporlarını dikkate almamasını savaş tarihinin en pahalı yanlış değerlendirmelerinden biri olarak kabul etmektedir.

5. Korku Kültürünün Bilim ve Ekonomiye Etkisi

Stalin döneminde bilimsel tartışmalar da siyasetin etkisi altına girdi.

Örneğin Trofim Lysenko'nun bilimsel temeli zayıf tarım teorileri, Stalin'in desteği sayesinde resmî politika hâline getirildi.

Gerçek genetik araştırmaları yasaklandı; birçok bilim insanı görevden alındı veya tutuklandı.

Bunun sonucu olarak Sovyet biyoloji bilimi onlarca yıl geriye gitti ve tarımsal verimlilik olumsuz etkilendi.

6. Gulag Sistemi

Stalin döneminde milyonlarca insan çalışma kamplarına gönderildi.

Bu kamplar yalnızca suçlular için değil; muhalifler, sıradan vatandaşlar, savaş esirleri ve çeşitli etnik gruplar için de kullanıldı.

Zorla çalıştırma sistemi, ekonomik üretim amacıyla kullanılmasına rağmen ağır insan hakları ihlallerine yol açtı.

7. Kişilik Kültü

Stalin, zamanla kendisini devletin ve sosyalizmin vazgeçilmez lideri olarak gösteren kapsamlı bir kişilik kültü oluşturdu.

Basın, eğitim sistemi ve sanat büyük ölçüde propaganda amacıyla kullanıldı.

Bu kültür, yöneticilerin gerçek sorunları dile getirmesini engellediği gibi, yanlış kararların sorgulanmasını da zorlaştırdı.

Sonuç

Stalin'in yönetimi, Sovyetler Birliği'nin sanayileşmesi ve II. Dünya Savaşı'ndaki zaferi gibi önemli tarihsel gelişmelerle anılmaktadır. Ancak aynı yönetim; siyasi baskılar, kitlesel tasfiyeler, zorunlu kolektifleştirme, kıtlıklar, çalışma kampları ve eleştiriye kapalı yönetim anlayışı nedeniyle tarihin en ağır insan hakları ihlallerinden bazılarına da sahne olmuştur.

Stalin örneği, güçlü liderliğin tek başına başarılı yönetim anlamına gelmediğini göstermektedir. Devletlerin uzun vadede sağlıklı işleyebilmesi için hukukun üstünlüğü, bağımsız kurumlar, özgür basın, bilimsel eleştiri ve ifade özgürlüğü büyük önem taşımaktadır. Kararların eleştirilebildiği sistemler, yöneticilerin hatalarını zamanında fark etmelerine imkân tanırken; eleştirinin bastırıldığı rejimlerde yanlış politikalar çoğu zaman çok daha ağır insani ve ekonomik sonuçlar doğurmaktadır.



Serçelerin Sustuğu Gün, İnsanların da Susturulduğu Gündü










 Serçelerin Sustuğu Gün, İnsanların da Susturulduğu Gündü

1958 yılında Çin'de Mao Zedong'un başlattığı "Dört Zararlıya Karşı Kampanya" (Four Pests Campaign), tarihin en ibret verici kamu politikalarından biri olarak anılır. Bu kampanyanın hedeflerinden biri de serçelerdi. Mao, serçelerin tahıl tükettiğini ve üretimi azalttığını düşünerek ülke genelinde milyonlarca insanı serçeleri yok etmeye çağırdı. İnsanlar günlerce tencere ve tavalara vurarak serçelerin konmasını engelledi, kuşlar yorgun düşüp gökten düşene kadar uçmaya zorlandı; yuvalar dağıtıldı, yumurtalar kırıldı ve sayısız serçe öldürüldü.

İlk bakışta mantıklı görünen bu kararın çok kısa sürede ağır sonuçları ortaya çıktı. Serçeler yalnızca tahıl yemiyor, aynı zamanda ekinlere zarar veren çekirge ve diğer böcekleri de tüketiyordu. Serçe popülasyonunun neredeyse ortadan kaldırılmasıyla böcekler kontrolsüz biçimde çoğaldı. Tarım ürünleri büyük zarar gördü. Zaten "Büyük İleri Atılım" politikalarının yol açtığı yapısal sorunlarla birleşen bu gelişme, tarihin en büyük kıtlıklarından birinin derinleşmesine katkıda bulundu ve milyonlarca insan hayatını kaybetti.

Bu olayın en önemli yönü ise yalnızca ekolojik dengenin bozulması değildir. Asıl dikkat çekici husus, böylesine büyük bir yanlışın neden zamanında durdurulamadığıdır.

Bilim insanları, ziraat uzmanları veya sıradan vatandaşlar bu politikanın yanlış olduğunu söyleyebilseydi ne olurdu? Serçelerin ekosistemdeki rolü özgürce tartışılabilseydi, eleştirenler "devrim düşmanı" ya da "karşı devrimci" ilan edilmek yerine dinlenseydi, belki de milyonlarca serçe öldürülmeyecek, tarımsal denge bozulmayacak ve felaket bu ölçüde büyümeyecekti.

Otoriter yönetimlerin en büyük zaafı da burada ortaya çıkar. Güç sahibi kişiler hata yapabilir; hatta çok büyük hatalar yapabilir. Ancak bu hataları felakete dönüştüren şey, onları eleştirecek insanların susturulmuş olmasıdır. Bir toplumda insanlar düşüncelerini özgürce ifade edemiyorsa, yanlış kararlar yalnızca uygulanmakla kalmaz; aynı zamanda doğruluğu sorgulanamaz "mutlak gerçekler" hâline gelir.

İfade özgürlüğü yalnızca bireysel bir hak değildir; aynı zamanda kamusal aklın işleyebilmesi için vazgeçilmez bir güvenlik mekanizmasıdır. Serbest eleştiri, yöneticilerin itibarını zedelemek için değil, onların hatalarını büyümeden görebilmeleri için vardır. Bilimsel görüşlerin, farklı düşüncelerin ve muhalif seslerin özgürce dile getirilebildiği toplumlarda yanlış politikaların düzeltilme ihtimali çok daha yüksektir.

Mao'nun serçe kampanyası, tek bir kişinin yanılabileceğini; fakat milyonlarca insanın o yanlışı dile getirmesinin engellendiği bir düzende bu yanılgının ulusal bir felakete dönüşebileceğini göstermektedir. Bir kararın yanlış olduğunu söylemenin suç sayıldığı yerde, yanlış kararların bedelini yalnızca yöneticiler değil, bütün toplum öder.

Bu nedenle ifade özgürlüğü, yalnızca konuşma hakkı değildir. Aynı zamanda toplumun kendi kendini düzeltme kapasitesidir. Eleştiri, yönetime karşı bir tehdit değil; yönetimin en önemli emniyet supabıdır. Tarih, susturulan insanların çoğu zaman haklı çıktığını; susturulmuş eleştirilerin ise bazen milyonlarca insanın hayatına mal olabilecek sonuçlar doğurduğunu defalarca göstermiştir. Serçelerin hikâyesi de bunun en çarpıcı örneklerinden biridir.


12 Temmuz 2026 Pazar

Chat GPT'nin sürekli sahtekarlık yapması

 Son dönemlerde çeviri için gönderdiğim metinleri hatalı çeviriyor ve kasıtlı olarak içerikle uyumsuz çeviriler yapıyor. 


Yapay zeka denilen şey tamamen fos çıktı. Berbat bir olaya döndü. Tam çeviri yapmasını defaaten söylememe rağmen saçma sapan şeyler yazıyor. 

4 Temmuz 2026 Cumartesi

Yener Ünveri bütün çalışmalardaki atıflardan çıkarttım.

 

Bilimsel niteliğinin zayıf olduğunu, uygulama konusunda da fikir sahibi olmadığını düşündüğüm için yener ünvere hiçbir atıf yapmama kararı aldım. 

28 Haziran 2026 Pazar

Kan iftirası Milattan Önce 2. yüzyıla dayanması kadar komik bir şey olabilir mi

 Tarihsel olarak, kan iftiraları genellikle Pasha Bayramı'na yakın bir zamanda gerçekleşir; Yahudiler, Hristiyan çocukların kanını matza pişirmek için kullanmakla suçlanırdı. Bu tür suçlamaların Paskalya'ya yakınlığı, Yahudilerin İsa'nın Tutku ve Çarmıha Gerilmesi'nden sorumlu olduğuna dair devam eden inançla da ilişkilendirilirdi. Kan iftiraları ve kuyu zehirlenmesi iddiaları, Orta Çağ boyunca ve modern döneme kadar Avrupa'daki Yahudi zulmünde ana bir tema olmuştur. 19. yüzyılda modern antisemitizmin gelişiminde merkezi bir unsur oldular.

Kan iftirası suçlamaları genellikle pogromlar gibi antisemitik kitlesel şiddete yol açtı. 

Tevrat'ta cinayet açıkça yasaktır, tıpkı eski pagan dinlerinde uygulanan kan kurbanları gibi. Aslında, Yahudi diyet yasaları (kashrut), yiyecekte kan tüketimini yasaklar ve tüketilmeden önce kesilen hayvanlardan tüm kanların çekilmesini zorunlu kılmaktadır.

Orta Çağ'da Kan İftiraları

 

Yahudilere yönelik kan iftirası suçlamalarına dair en eski referanslar, MÖ 2. yüzyılda Apion'un Helenistik yazılarında bulunabilir. Ancak, Batı Avrupa'da Hristiyanlığın yayılması, özellikle 12. yüzyılda Birinci Haçlı Seferi'nin ardından kan iftirası mitinin büyümesine yol açtı.

Orta Çağ'da Avrupa'da ilk kan iftirası vakası, 1144'te William of Norwich'in davası olmuştur. Norwich, İngiltere'deki Yahudiler, ormanda bıçaklanarak öldürülmüş genç bir çocuğun (William) cesedi bulunmasının ardından ritüel cinayetle suçlandı. Bu durumda, Norwich'teki Yahudilerin "Paskalya'dan önce bir Hristiyan çocuğu ['çocuk şehit' William] satın alıp onu Rabbimiz'in işkence gördüğü tüm işkencelerle işkence ettikleri ve Uzun Cuma günü Rabbimize nefretiyle onu bir hırda astıkları" iddia edildi.

Sonraki vakalar Gloucester, İngiltere'de kaydedildi (1168); Blois, Fransa (1171); Saragossa, İspanya (1182); Bristol, İngiltere (1183); Fulda, Almanya (1235); Lincoln, İngiltere (1255); ve Münih, Almanya (1286) ile birlikte bulundu. Ortaçağ şairi Geoffrey Chaucer'ın "Başrahipin Hikayesi" (Canterbury Hikayeleri'nde) de kan iftirası motifini kullanır ve Yahudileri, Hristiyan çocukları öldürme dürtüleriyle uyarılırlar.

Yahudilerin Hristiyan kanına olan ihtiyacı motifi Orta Çağ'a yayıldı. Bu, 14. yüzyılın ortalarında Kara Ölüm sırasında Yahudilerin kuyu zehirlemesi iddialarıyla birleşti. 15. yüzyıla gelindiğinde, motif Batı ve Orta Avrupa'da yaygınlaştı. Bu durum, kan iftiralarının iddia edilen kurbanlarının mucizeleriyle ilgili efsanelere yol açtı. 1475 yılında, iki yaşındaki Simon adlı bir çocuk, Paskalya zamanına geldiğinde İtalya'nın Trent şehrinden kayboldu. Babası, yerel Yahudi topluluğu tarafından Pesah'ta matzah yapmak amacıyla kaçırılıp öldürüldüğünü iddia etti. Tüm Yahudi topluluğu tutuklandı ve işkence altında itiraf etmeye zorlandı, ardından idam cezasına çarptırıldı ve kazığda yakıldı. Simon of Trent'e yüzlerce mucize atfedildikten sonra, onun adına İtalya, Almanya ve Avusturya'da yayılan dini bir kült oluştu ve 16. yüzyılda azizlik unvanı verildi (sonrasında 1965'te papa tarafından kaldırıldı).

16. ile 19. yüzyıllarda Kan İftiraları

 

Alman teolog ve Protestan Reformu'nun kilit ismeni Martin Luther, Yahudilerin Hristiyan kanını kullanmasını gerçek olarak kabul ederek (1543'te yayımlanmış) adlı eserinde kan iftirası suçlamasına daha fazla inandırıcılık kazandırdı.

17. yüzyıla gelindiğinde, kan iftiraları Doğu Avrupa'da, özellikle Polonya ve Litvanya'da giderek yaygınlaştı. Yahudiler, Orta Çağ'da Alman topraklarından Polonya'ya taşınmışlardı; karşılığında Polonyalı soyluların koruma sözü verilmişti. Ancak Polonya'daki Yahudiler için koşullar kötüleştikçe, kan iftira davaları yayıldı. 1690 yılında, Gavriil Belostoksky adında altı yaşındaki bir çocuk, Polonya-Litvanya Birliği'ndeki Zverki'deki evinden kaçırıldı; Shutko adında bir Yahudi Bialystok'ta çocuğu öldürmekle suçlandı ve çocuk Rus Ortodoks kilisesinde aziz oldu.

Doğu Avrupa'daki kan iftirası suçlamaları genellikle Yahudi karşıtı isyanlar, pogromlar veya katliamların patlak vermesine yol açtı. 1903 Kishinev pogromu  Rus İmparatorluğu'nun başkenti Bessarabya'nın başkenti Kishinev'in yaklaşık 15 mil (25 km) kuzeyinde bulunan Dubossary kasabasında bir Hristiyan çocuğun öldürülmesiyle başladı. Rusça antisemitik gazete The Bessarabian'da yayımlanan makalelerle tetiklenen pogrom, 19 Nisan 1903'te (Paskalya Pazarı) patlak verdi. Üç gün süren isyanlarda yaklaşık 50 Yahudi öldü ve yüzlerce kişi yaralandı. Yüzlerce Yahudi evi ve iş yeri yağmalandı ve yıkıldı.

1911'de Menachem Mendel Beilis'in bir Hristiyan çocuğu öldürmekle suçlandığı (ve 1913'te bir duruşmada beraat ettiği Beilis Olayı), Çarlık Rusyası'nın antisemitik politikalarına yönelik uluslararası eleştirilere yol açtı.

19. yüzyılda kan iftirası suçlamaları Avrupa'nın ötesine de yayıldı. 1840 Şam Olayı ve 1910 Şiraz (İran) kan iftirası, kan iftira suçlamasının Arap dünyasında yayılmasını işaret etti.

Nazi Propagandasında Kan İftiraları

 
Alman dergisinin siyah-beyaz bir kopyası. Bazı metin blokları koyu kırmızı renkte vurgulanmıştır ve sayfanın büyük bir kısmı ortaçağ sanat eserleriyle kaplıdır.

Nazi yayını Der Stürmer'in en popüler sayısının ön sayfası, Yahudiler tarafından işlendiği iddia edilen bir ritüel cinayetin ortaçağ tasvirinin yeniden basımıyla birlikte.

Krediler:
  • ABD Holokost Anıt Müzesi, Virginius Dabney'nin izniyle

Naziler, kan iftirası suçlamasını antisemitik propagandalarında etkili bir şekilde kullandılar. 1923'te Julius Streicher sık kan iftirası motifini kullanan şiddetli antisemitik gazetesi Der Stürmer'i (Saldırgan) kurdu. Mayıs 1934 tarihli Der Stürmer cildi, özellikle kan iftirasına adanmıştı ve Yahudileri Hristiyanların kanını Yahudi dini ritüellerinde kullanmak için güvence altına almak için ritüel cinayet uygulamakla suçladı ve başlığı "Yahudi İnsanlığına Karşı Yahudi Cinayet Planı Ortaya Çıktı" başlığıyla öne çıktı.

Kan İftirası ve Kielce Pogromu (Temmuz 1946)

 

27 Haziran 2026 Cumartesi

Ortaokula iki korumayla çocuğunu gönderen başsavcı

 


İzmir savcısı olmuş...

Yazık ya...

Emeklisi gelmiş hukuk fakültesi çalışanları

 Kaç makaleniz var?

 Yabancı dil durumu ne?

Literatüre katkınız ne? 

Kimlere yüksek lisans ya da doktora yaptınız?

Sosyal medya platformlarında makaleleriniz, konuşmalarınız var mı? 

Güncel olayları  karşılayabilecek kapasiteniz var mı?

Soruşturulabilir konulardır. 



Balıkesir Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi

 Buraya oldukça orjinal ve emsalleriyle kıyaslandığında dünya literatüründe yer alabilecek makale gönderdim. 

Oldukça ilgisiz bir akademik personeli yayın için görevlendirmişler. Buna editör diyemeyeceğim. 

O kada alakısız, o kadar farkındalıksız ki.. Ne bir bilgilendirme yapıyor. İnsan hiçbir şey yapamasa bir mesaj atar. 

Allah belanı versin...

O kadar uğraşı boşuna gitti. 

Türkiye akademisi neden bir yerlere gelemez...


25 Haziran 2026 Perşembe

Hollanda Ceza Kanunu m. 462

 

Madde 462

Yargı kararlarının kopyasını veya özetini verme yetkisine sahip olan ve karar usulüne uygun olarak imzalanmadan önce bu tür bir kopyayı veya özeti veren memur, birinci kategori para cezasıyla cezalandırılır.

14 Haziran 2026 Pazar

 

Hans von Simmringen Olayı

Würzburg Piskoposluğu'nun sekreteri ve şansölyesi olan Lorenz Fries (1489/91-1550), 742-1495 yıllarını kapsayan Würzburg Piskoposları Kroniği'nde Hans von Simmringen'in (1373-1383 yılları arasında kaydedilen) hikâyesini anlatmaktadır.

Hans, piskoposa hakaret ettiği ve halkı ayaklanmaya teşvik ettiği gerekçesiyle Würzburg'dan sürgün edilmiştir.

1386 yılında kötü hasat nedeniyle tahıl fiyatları hızla yükselmiş, şehirde yaşayan yoksul halk açlık çekmeye başlamıştır. Bunun üzerine Piskopos Gerhard von Schwarzburg tahıl için azami fiyat belirlemiştir.

Daha önce de çeşitli kavgaları ve huzursuzluk çıkaran davranışlarıyla tanınan Hans, vatandaşların bu kararı kabul etmeleri hâlinde piskoposun yakında şarap fiyatlarını da belirleyeceğini ileri sürmüştür. Kışkırtıcı söylemler ve propagandalarla piskoposun kararını geri aldırmaya çalışmış, ancak başarılı olamamıştır.

Bunun üzerine piskoposu, emrini zorla uygulatmak amacıyla şövalyeler toplamakla suçlamıştır. Şehir yönetiminin izni olmaksızın nöbetçiler yerleştirmiş ve piskoposluk şatosundan şehre doğru bir süvari geldiğinde alarm çanlarının çalınmasını emretmiştir.

Würzburg Şehir Meclisi bu durumu öğrenince Hans'ı tutuklatmış ve mahkeme kararıyla onu ömür boyu sürgüne göndermiş, ayrıca vatandaşlık haklarından da mahrum bırakmıştır.

Aslında daha ağır bir ceza verilmesi söz konusu iken, mahkeme Hans'ın "dindar ve saygın" babası Götz von Simmringen (1379-1385 yılları arasında belgelerde adı geçen şehir yöneticisi) nedeniyle daha hafif davranmıştır.


Bu anlatıdan anlaşıldığı üzere, Würzburg halkı babanın sahip olduğu itibarı oğluna aktarmış, bir kişinin toplumsal saygınlığı başka bir kişiye miras yoluyla geçmiş sayılmıştır.

Buna karşılık, Hans'ın toplumsal kurallara uyma iradesini göstermemesi ve bu kuralları uygulamaması mahkeme kararında onun aleyhine değerlendirilmiştir. Lorenz Fries, Hans'ın daha önce de olumsuz davranışlarıyla tanındığını özellikle vurgulamaktadır. Böylece Hans'ın, miras yoluyla sahip olduğu saygınlık temelinde belirli bir saygı talep etme hakkı bulunduğu, ancak kendi davranışlarının bu hakkı zayıflattığı ifade edilmektedir.

Yapay zeka ve hukuk akademisyenliği

  Yapay Zekâ Çağında Hukuk Akademisyenliğinin Sonu mu? Bilgi Tekelinin Çöküşü ve Akademik Rolün Yeniden Tanımlanması Giriş Tarih boyunca her...

TIBBİ ETİK