11 Ekim 2026 Pazar

Etiyopya–Eritre Sorunu: Tarihsel Husumetten Kızıldeniz Jeopolitiğine, Sınır Uyuşmazlığından Bölgesel Savaşa Uzanan Çok Katmanlı Bir Kriz

 

Etiyopya–Eritre Sorunu: Tarihsel Husumetten Kızıldeniz Jeopolitiğine, Sınır Uyuşmazlığından Bölgesel Savaşa Uzanan Çok Katmanlı Bir Kriz

Uluslararası ilişkiler, uluslararası hukuk, güvenlik çalışmaları ve Afrika Boynuzu jeopolitiği perspektifinden kapsamlı akademik makale taslağı

Öz

Etiyopya ile Eritre arasındaki sorunlar, yalnızca iki devlet arasında sınırların nereden geçeceğine ilişkin bir uyuşmazlık olarak değerlendirilemez. Bu ilişkiler; sömürgecilik döneminin mirası, Eritre'nin bağımsızlık mücadelesi, Etiyopya'nın denize erişimini kaybetmesi, milliyetçilik, rejim güvenliği, etnik ve bölgesel güç mücadeleleri, Kızıldeniz'in stratejik önemi ve uluslararası aktörlerin rekabeti tarafından şekillendirilen çok boyutlu bir çatışma alanıdır. 1993 yılında Eritre'nin bağımsızlığını kazanması, iki ülke arasındaki tarihsel sorunları sona erdirmemiş; aksine, daha önce aynı siyasal yapı içinde yaşanan gerilimleri iki egemen devlet arasındaki yeni uyuşmazlıklara dönüştürmüştür. 1998–2000 Eritre-Etiyopya Savaşı, bu dönüşümün en yıkıcı örneği olmuştur.

2000 yılında imzalanan Cezayir Anlaşması ve bunu izleyen sınır belirleme süreci, çatışmanın hukuki çözümünü hedeflemiş; ancak hukuki kararların uygulanması, karşılıklı güvenin kurulması ve güvenlik ikileminin aşılması konularında kalıcı bir başarı sağlanamamıştır. 2018 yılında diplomatik ilişkilerin yeniden kurulması önemli bir dönüm noktası oluşturmuşsa da Etiyopya'nın Tigray bölgesinde 2020–2022 yıllarında yaşanan savaş, Eritre'nin çatışmaya katılımı ve Etiyopya'nın denize erişim arayışı, ilişkilerin yeniden kırılganlaşmasına yol açmıştır.

Bu makalenin temel tezi, Etiyopya-Eritre uyuşmazlığının üç ayrı fakat birbirini besleyen eksende ele alınması gerektiğidir: toprak ve sınır egemenliği, rejimlerin güvenlik algıları ve denize erişim ile bölgesel güç mücadelesi. Kalıcı barışın sağlanması, bu üç eksenden yalnızca birinin çözüme kavuşturulmasıyla mümkün değildir. Sorunun çözümü, uluslararası hukukun bağlayıcılığını bölgesel güvenlik mekanizmaları, karşılıklı ekonomik bağımlılık ve deniz erişimine ilişkin öngörülebilir düzenlemelerle birleştiren çok katmanlı bir yaklaşıma bağlıdır.

Anahtar kelimeler: Etiyopya, Eritre, Afrika Boynuzu, Badme, Cezayir Anlaşması, Eritre-Etiyopya Savaşı, Tigray, Kızıldeniz, denize erişim, egemenlik, uluslararası hukuk.

Giriş: İki Komşu Devlet Arasındaki Sorun Neden Bölgesel Bir Güvenlik Meselesidir?

Etiyopya ile Eritre arasındaki ilişkileri anlamak için Afrika Boynuzu'nun tarihsel ve coğrafi yapısını birlikte değerlendirmek gerekir. Bölge, Afrika'nın iç kesimlerini Kızıldeniz'e bağlayan ticaret yolları, Babülmendep Boğazı üzerinden Hint Okyanusu'na uzanan deniz güzergâhları, enerji ve ticaret taşımacılığı ile Ortadoğu'daki güç mücadelelerinin Afrika kıyılarına yansıması nedeniyle uluslararası siyasetin önemli alanlarından biridir.

Etiyopya, Afrika'nın en kalabalık ülkelerinden biri olarak geniş bir iç pazara, önemli tarımsal kaynaklara, büyük bir nüfusa ve bölgesel askerî kapasiteye sahiptir. Buna karşılık Eritre, Kızıldeniz kıyısındaki konumu sayesinde deniz ulaşımı ve bölgesel güvenlik bakımından stratejik bir mevkiye sahiptir. Bu iki devletin coğrafi özellikleri birbirini tamamlayabilecek nitelikte görünse de aynı özellikler, karşılıklı güvensizlik koşullarında rekabetin temelini oluşturabilmektedir.

Eritre'nin 1993 yılında bağımsızlığını kazanması, Etiyopya'nın denize doğrudan erişimini büyük ölçüde kaybetmesine neden olmuştur. Etiyopya'nın dış ticaretinde Cibuti limanlarının belirleyici hâle gelmesi, denize erişim konusunu yalnızca ekonomik bir mesele olmaktan çıkararak ulusal güvenlik, stratejik özerklik ve büyük güçlerle ilişkiler bağlamında tartışılan bir konuya dönüştürmüştür. Eritre açısından ise bağımsızlığın temel anlamlarından biri, ülkenin toprakları ve kıyıları üzerindeki egemenliğinin tartışma konusu yapılmamasıdır.

Buradaki temel çelişki açıktır: Etiyopya'nın coğrafi konumundan kaynaklanan ekonomik ve stratejik ihtiyaçları, Eritre'nin egemenlik haklarını kendiliğinden ortadan kaldırmaz. Aynı şekilde Eritre'nin egemenliği de iki ülkenin karşılıklı ekonomik bağımlılık geliştirmesini veya uluslararası hukuk çerçevesinde liman ve transit hizmetlerine ilişkin anlaşmalar yapmasını engellemez.

Sorunun kritik noktası, meşru bir ekonomik ihtiyacın ne zaman toprak veya egemenlik iddiasına dönüştüğü ve bir devletin kendi güvenliğini artırmaya yönelik adımlarının diğer devlet tarafından neden tehdit olarak algılandığıdır.

Bu makalede savunulan yaklaşım, Etiyopya-Eritre krizinin yalnızca geçmişte yaşanan bir sınır savaşının devamı olmadığıdır. Kriz, aynı zamanda egemenlik ile stratejik bağımlılık, ulusal çıkar ile bölgesel istikrar ve hukuki haklar ile siyasal güç arasındaki ilişkinin somut bir örneğidir.

I. Tarihsel arka plan: Eritre'nin oluşumu ve Etiyopya'nın denizle bağlantısının kopması

1. Sömürgecilik, sınırlar ve farklı siyasal kimliklerin oluşumu

Etiyopya-Eritre ilişkilerinin tarihsel temeli, Avrupa sömürgeciliğinin Afrika Boynuzu'ndaki etkileriyle yakından bağlantılıdır. İtalyanların 19. yüzyılın sonlarında Eritre'de kurduğu sömürge yönetimi, bölgenin siyasal ve idari gelişimini Etiyopya'nın iç kesimlerinden farklı bir doğrultuya yöneltmiştir. Bu süreçte ortaya çıkan sınırlar, yalnızca coğrafi çizgiler değil, farklı yönetim deneyimlerini, ekonomik ilişkileri ve siyasal aidiyet biçimlerini de belirlemiştir.

Etiyopya'nın tarihsel devlet geleneği, Eritre'nin sömürge yönetimi altında geçirdiği dönem ve iki toplum arasındaki kültürel yakınlık, tek yönlü bir tarih anlatısını yetersiz kılar. Eritre ile Etiyopya arasında dil, din, aile bağları ve toplumsal ilişkiler bakımından önemli kesişmeler bulunmasına rağmen bu yakınlık, iki ayrı siyasal egemenlik anlayışının gelişmesine engel olmamıştır.

İkinci Dünya Savaşı sırasında İtalyan sömürge yönetiminin sona ermesi, Eritre'nin geleceği konusunda yeni bir uluslararası tartışma başlatmıştır. Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 390 A (V) sayılı 1950 tarihli kararı doğrultusunda Eritre, Etiyopya ile federal bir düzen içinde birleştirilmiş; federasyon 1952'de yürürlüğe girmiştir. Ancak federal sistemin zaman içinde tasfiye edilmesi ve Eritre'nin 1962 yılında Etiyopya tarafından ilhak edilmesi, bağımsızlık mücadelesinin temel siyasal gerekçelerinden biri olmuştur.

Burada önemli olan, Eritre sorununun başlangıcını yalnızca 1993 tarihine yerleştirmemektir. Eritre'nin bağımsızlığı, yaklaşık otuz yıllık silahlı mücadelenin ve daha uzun süreli bir siyasal egemenlik tartışmasının sonucudur. Bu nedenle Eritre açısından bağımsızlık, yalnızca uluslararası hukukta yeni bir devletin tanınması anlamına gelmez; aynı zamanda merkezi yönetimin dayatmasına karşı kazanılmış bir siyasal iradenin ifadesidir.

Etiyopya açısından ise Eritre'nin ayrılması, tarihsel ve ekonomik ilişkilerin yeniden düzenlenmesini gerektiren büyük bir jeopolitik değişim yaratmıştır. Özellikle Assab ve Massawa limanlarının Eritre sınırları içinde kalması, Etiyopya'nın deniz ticareti bakımından komşu devletlerin altyapısına bağımlılığını artırmıştır.

2. Bağımsızlık ve karşılıklı beklentilerin boşa çıkması

Eritre, 1993 yılında yapılan referandumun ardından bağımsızlığını kazanmıştır. Başlangıçta iki ülke arasındaki ilişkiler, uzun süreli ortak mücadele geçmişinin de etkisiyle iş birliğine elverişli görünüyordu. Her iki ülkede de iktidara gelen hareketlerin, önceki rejimlere karşı mücadele sırasında geliştirdikleri ilişkiler, gelecekte ortak bir bölgesel düzen oluşturabilecekleri yönünde beklentiler doğurmuştu.

Ne var ki ortak düşmana karşı mücadele sırasında kurulan ittifak ile iki egemen devlet arasında sürdürülebilir bir iş birliği düzeni oluşturmak aynı şey değildir.

Bağımsızlık sonrasında çözülmesi gereken sorunlar arasında şunlar bulunuyordu:

  • Sınırların kesin olarak belirlenmesi ve yerel toplulukların statüsü.

  • Para birimi, ticaret, gümrük ve ekonomik ilişkilerin yeniden düzenlenmesi.

  • Etiyopya'nın Eritre limanlarına erişiminin hukuki ve ekonomik koşulları.

  • İki devletin güvenlik kurumları arasındaki ilişkinin niteliği.

  • Eski müttefiklerin birbirlerinden bağımsız dış politika izleme kapasitesi.

Bu konuların ortak bir çerçevede çözüme kavuşturulamaması, geçmişteki iş birliğinin yerini karşılıklı kuşkuya bırakmasına zemin hazırlamıştır.

İki ülke arasındaki ekonomik ilişkiler de siyasal beklentilerle aynı doğrultuda ilerlememiştir. Ticari uyuşmazlıklar, para politikaları ve sınır bölgelerindeki yetki tartışmaları, daha geniş bir güven sorununun parçaları hâline gelmiştir. Bu bağlamda sınırda ortaya çıkan çatışma, önceden var olan siyasal ve ekonomik gerilimlerden bağımsız değerlendirilemez.

II. 1998–2000 Eritre-Etiyopya Savaşı: Sınır uyuşmazlığının devletlerarası savaşa dönüşmesi

1. Badme meselesi ve çatışmanın nedenleri

Mayıs 1998'de başlayan Eritre-Etiyopya Savaşı, modern Afrika tarihinin en yıkıcı devletlerarası çatışmalarından biri olmuştur. Savaşın görünür tetikleyicisi, özellikle Badme çevresindeki sınır uyuşmazlığıdır. Bununla birlikte çatışmayı yalnızca küçük bir sınır kasabasının kime ait olduğu sorusuna indirgemek, olayların nedenlerini açıklamak bakımından yetersizdir.

Badme'nin önemi, doğrudan ekonomik değerinden ziyade egemenlik iddialarının, sınır güvenliğinin ve iki devletin siyasal meşruiyet anlayışlarının kesiştiği bir alan olmasından kaynaklanıyordu. Sınırın tam olarak belirlenmemiş olması, yerel düzeyde başlayan olayların kısa sürede ulusal güvenlik sorunu olarak algılanmasını kolaylaştırmıştır.

Bu tür uyuşmazlıklarda askerî güç kullanımının temel sorunu, sınırlı bir alan üzerindeki anlaşmazlığın devletin bütün toprak bütünlüğüne yönelik bir tehdit olarak yorumlanabilmesidir. Taraflardan biri askerî hareketliliğini savunma amacıyla açıkladığında, diğer taraf aynı hareketliliği saldırı hazırlığı olarak algılayabilir. Böylece başlangıçta sınırlı olan çatışma, karşılıklı seferberlik ve misilleme yoluyla genişler.

Eritre-Etiyopya Savaşı da bu güvenlik ikileminin ağır sonuçlarını göstermiştir. İki tarafın geniş askerî güçler kullanması, çok sayıda insanın hayatını kaybetmesine, sivillerin yerlerinden edilmesine ve ekonomik kaynakların savaşın sürdürülmesine yönlendirilmesine neden olmuştur.

Çatışmanın diğer nedenleri arasında ekonomik rekabet, para ve ticaret politikalarındaki anlaşmazlıklar, siyasal liderlikler arasındaki güven kaybı ve bağımsızlık sonrasında kurulan ilişkinin niteliğine dair farklı beklentiler de sayılmalıdır.

Dolayısıyla savaşın temelinde hem somut bir sınır uyuşmazlığı hem de bu uyuşmazlığın çözümünü zorlaştıran daha geniş bir siyasal güvensizlik bulunmaktadır.

2. Savaşın insani ve ekonomik maliyeti

1998–2000 savaşı, sınırın iki tarafındaki topluluklar üzerinde ağır sonuçlar doğurmuştur. İnsan kayıpları, zorunlu göçler, savaş esirleri, mülkiyet zararları ve sınır bölgelerindeki ekonomik faaliyetlerin kesintiye uğraması, çatışmanın toplumsal etkilerini uzun süre devam ettirmiştir.

Savaşın etkileri yalnızca doğrudan askerî kayıplarla sınırlı değildir. Tarım alanlarının terk edilmesi, ticaret yollarının kapanması, yatırımların azalması ve kamu kaynaklarının savunma harcamalarına aktarılması, her iki ülkenin kalkınma imkânlarını da zayıflatmıştır.

Savaşın bir diğer sonucu, karşılıklı düşmanlık algısının kurumsallaşmasıdır. Silahlı çatışmalar sona erse bile savaş sırasında oluşturulan tehdit anlatıları, güvenlik bürokrasilerinin yaklaşımını, kamuoyundaki algıları ve dış politika tercihlerini etkileyebilir. Bu durum, barış anlaşmalarının uygulanmasını zorlaştıran görünmez bir engel oluşturur.

Birleşmiş Milletler, çatışmaların sona erdirilmesi amacıyla yürütülen girişimlerde ve daha sonra oluşturulan barış düzeninde önemli rol oynamıştır. Haziran 2000'de imzalanan düşmanlıkların sona erdirilmesine ilişkin anlaşma, kalıcı çözüm için ilk adım olmuştur.

Background
+1

3. Cezayir Anlaşması ve uluslararası hukukun devreye girmesi

12 Aralık 2000 tarihinde imzalanan Cezayir Barış Anlaşması, iki devlet arasındaki çatışmanın hukuki çerçevede çözülmesi bakımından belirleyici önemdedir. Anlaşma, düşmanlıkların sona erdirilmesini, sınırın belirlenmesi için bağımsız bir sınır komisyonu kurulmasını ve savaş nedeniyle ortaya çıkan zararlarla ilgili iddiaların tahkim yoluyla karara bağlanmasını öngörmüştür.

Peacemaker
+1

Bu düzenlemenin iki temel yönü vardır.

İlk olarak, sınır uyuşmazlığının tarafların tek taraflı siyasal değerlendirmeleriyle değil, üzerinde uzlaşılan hukuki ölçütler çerçevesinde çözülmesi hedeflenmiştir. İkinci olarak, savaşın neden olduğu zararların tazmini ve sorumluluk iddialarının değerlendirilmesi için ayrı bir mekanizma oluşturulmuştur.

Sınır komisyonunun görevi, sınırı sömürge dönemine ait antlaşmaları ve ilgili uluslararası hukuk kurallarını esas alarak belirlemekti. Komisyon, 13 Nisan 2002 tarihinde nihai ve bağlayıcı kararını vermiştir. Komisyon daha sonra 30 Kasım 2007 tarihinde kendisini feshetmiştir.

UNMEE
+1

Burada uluslararası hukuk bakımından temel bir ilke ortaya çıkar: Tarafların bir uyuşmazlığın çözümü için bağlayıcı karar veren bir mekanizmayı önceden kabul etmeleri hâlinde, kararın siyasi bakımdan elverişsiz bulunması tek başına o kararı hükümsüz kılmaz.

Bununla birlikte hukuki karar ile fiilî uygulama arasında önemli bir fark bulunmaktadır. Sınırın hukuken belirlenmesi, sahada işaretlenmesi, yerel nüfusun durumunun düzenlenmesi ve iki ülkenin askerî kuvvetlerinin sınır boyunca nasıl konuşlanacağının kararlaştırılması, ayrı ayrı ele alınması gereken meselelerdir.

Cezayir Anlaşması'nın en önemli dersi budur: Hukuki kesinlik, siyasal irade ve uygulama kapasitesiyle desteklenmediğinde tek başına kalıcı barış üretmeye yetmez.

III. 2000–2018 dönemi: Barış anlaşması neden kalıcı barışa dönüşmedi?

1. Hukuken sona eren savaş, siyaseten devam eden çatışma

Cezayir Anlaşması'nın imzalanmasıyla geniş çaplı savaş sona ermiş olsa da iki ülke arasında gerçek anlamda normalleşme sağlanamamıştır. Bu dönem, uluslararası ilişkiler literatüründe sıklıkla ne savaş ne barış olarak tanımlanan bir durumu yansıtır: Taraflar arasında açık savaş bulunmamakta, fakat karşılıklı güvenin tesis edilememesi nedeniyle barışın kurumsallaşması da mümkün olmamaktadır.

Birleşmiş Milletler Etiyopya-Eritre Misyonu (UNMEE), ateşkesin izlenmesi, sınır güvenliğine destek verilmesi ve barış sürecinin uygulanmasına katkı sağlanması amacıyla kurulmuştur. Ancak sınırın belirlenmesi ve uygulanması konusundaki anlaşmazlıklar, iki ülke arasındaki temel siyasal sorunu ortadan kaldırmamıştır.

Background
+1

Burada uluslararası barışın niteliği bakımından önemli bir ayrım yapmak gerekir. Birinci düzeyde negatif barış bulunur: Taraflar birbirlerine karşı açık ve kapsamlı bir askerî saldırı gerçekleştirmemektedir. İkinci düzeyde ise pozitif barış söz konusudur: Taraflar arasında işleyen ekonomik ilişkiler, düzenli diplomatik temaslar, kurumsallaşmış uyuşmazlık çözüm mekanizmaları ve karşılıklı güven tesis edilmiştir.

Etiyopya ve Eritre, uzun süre birinci düzeyde dahi kırılgan kalan bir ilişki içinde bulunmuş; ikinci düzeye geçişi sağlayacak mekanizmaları yeterince geliştirememiştir.

2. Güvenlik ikilemi ve rejimlerin karşılıklı tehdit algısı

İki ülke arasındaki uzun süreli gerilimi açıklamak için güvenlik ikilemi kavramından yararlanılabilir.

Güvenlik ikilemi, bir devletin kendi güvenliğini artırmak amacıyla gerçekleştirdiği eylemlerin, diğer devlet tarafından tehdit olarak algılanması ve karşı önlemleri tetiklemesi durumunu ifade eder. Bu süreçte taraflardan hiçbiri başlangıçta kapsamlı bir savaşı arzulamasa bile karşılıklı askerî hazırlıklar, tehdit söylemleri ve önleyici tedbirler çatışma riskini yükseltebilir.

Etiyopya'nın Eritre'yi stratejik bir tehdit olarak değerlendirmesi, Eritre'nin Etiyopya'nın büyüyen askerî ve ekonomik kapasitesinden kaygı duymasına yol açabilir. Eritre'nin askerî kapasitesini ve sınır güvenliğini güçlendirmesi ise Etiyopya'da çevrelenme veya denize erişimin engellenmesi endişelerini artırabilir.

Bununla birlikte, güvenlik ikilemi yaklaşımı bütün gelişmeleri otomatik olarak karşılıklı yanlış anlamalara bağlamak için kullanılmamalıdır. Bazı durumlarda tehdit algılarının arkasında gerçek askerî faaliyetler, sınır ihlalleri, silahlı gruplara destek iddiaları veya açık siyasi baskı girişimleri bulunabilir. Bu nedenle somut olayların tarafsız biçimde incelenmesi zorunludur.

Sorunun daha derin boyutu, iki devletin güvenliğini birbirinden bağımsız düşünmesinin güçlüğüdür. Eritre'nin güvenliği, Etiyopya'nın dış politikasından tamamen bağımsız değildir; Etiyopya'nın güvenliği de Eritre'nin davranışlarından etkilenmektedir. Bu karşılıklı bağımlılık, iş birliğini zorunlu kılabileceği gibi, düşmanlık koşullarında çatışmayı da besleyebilir.

3. Sınırın ötesindeki siyasal rekabet

Etiyopya ve Eritre arasındaki gerilim, yalnızca düzenli orduların sınır boyunca konuşlanmasıyla sınırlı kalmamıştır. Bölgedeki silahlı muhalif gruplar, komşu ülkelerin güvenlik politikaları ve birbirlerinin iç siyasal gelişmelerine yönelik kuşkular da ilişkileri etkilemiştir.

2018 yılında yayımlanan Birleşmiş Milletler izleme raporu, Etiyopya-Eritre ilişkilerindeki yumuşamanın bölgedeki bazı silahlı hareketlerle ilgili siyasal gelişmeler üzerinde etkili olduğunu kaydetmiştir. Bu durum, iki ülke arasındaki ilişkinin Afrika Boynuzu'nun daha geniş güvenlik mimarisiyle bağlantısını ortaya koymaktadır.

documents.un.org

Komşu devletlerin birbirlerinin iç siyasal aktörleriyle ilişki kurmaları, uluslararası hukukun müdahale etmeme ilkesi bakımından hassas sorunlar yaratır. Bununla birlikte her türlü siyasi temasın veya muhalif grupla görüşmenin kendiliğinden hukuka aykırı olduğu söylenemez. Hukuki değerlendirme; devletin davranışına, desteğin niteliğine, silahlı faaliyetin kapsamına ve somut koşullara bağlıdır.

Özellikle başka bir devletin ülkesinde silahlı saldırılar gerçekleştiren gruplara destek verilmesi iddiası, devlet sorumluluğu ve kuvvet kullanma yasağı bakımından ciddi sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle Etiyopya-Eritre ilişkilerinde silahlı gruplar üzerinden yürütüldüğü ileri sürülen rekabetin, genel siyasi söylemler yerine doğrulanabilir deliller üzerinden incelenmesi gerekir.

IV. 2018 barış girişimi: Tarihsel bir fırsat ve kaçırılan dönüşüm imkânı

Peace in Ethiopia, Eritrea and All Africa: Congratulations PM Abiy Ahmed and President Isaias Afewerki! | Al Mariam's Commentaries
PM Abiy Ahmed and President Isaias Afwerki sign joint declaration of peace – Mereja
Ethiopia-Eritrea border reopens after 20 years - BBC News
8

1. Diplomatik normalleşmenin başlangıcı

2018 yılında Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed ile Eritre Devlet Başkanı Isaias Afwerki arasında gerçekleştirilen görüşmeler, iki ülkenin uzun süreli düşmanlığı sona erdirebileceği yönünde önemli bir beklenti yaratmıştır.

9 Temmuz 2018 tarihli Barış ve Dostluk Ortak Bildirisi, iki devletin savaş durumunun sona erdiğini ilan etmesi, diplomatik ilişkilerin yeniden kurulması ve iş birliğinin geliştirilmesi açısından tarihsel önem taşımaktadır.

Peacemaker
+1

Bu gelişme, yalnızca iki liderin uzlaşması olarak değil, Afrika Boynuzu'nda güvenlik anlayışının yeniden düzenlenmesi için bir fırsat olarak değerlendirilmeliydi. Sınır geçişlerinin açılması, ticari bağlantıların kurulması, ulaştırma altyapısının geliştirilmesi ve düzenli diplomatik temasların başlatılması, iki ülkenin karşılıklı bağımlılığını olumlu yönde artırabilirdi.

Ancak diplomatik normalleşme ile kalıcı barışın kurumsallaşması arasında önemli bir mesafe bulunmaktadır. İki liderin uzlaşması, sınır uyuşmazlıklarının tümüyle çözülmesi, askerî kuvvetlerin karşılıklı olarak sınırlandırılması, toplumsal ilişkilerin normalleşmesi ve güvenlik kurumlarının yeni bir iş birliği düzenine geçmesi anlamına gelmez.

2. Neden normalleşme kalıcı bir güvenlik düzeni oluşturamadı?

2018 sürecinin en önemli eksikliği, liderler düzeyinde sağlanan uzlaşmanın yeterince güçlü, denetlenebilir ve toplumsal temelli kurumlarla desteklenememiş olmasıdır.

Kalıcı barış için aşağıdaki mekanizmaların birlikte geliştirilmesi gerekirdi:

  • Düzenli olarak toplanan ve kararları kayıt altına alınan ortak sınır komisyonu.

  • Sınır boyunca askerî faaliyetlerin bildirilmesini sağlayan bir iletişim sistemi.

  • Ticaret, gümrük, transit taşımacılık ve liman hizmetlerini düzenleyen açık anlaşmalar.

  • Sivil toplum, yerel yönetimler ve sınır bölgelerindeki topluluklar arasında doğrudan iletişim.

  • Kriz zamanlarında devreye girecek bağımsız bir arabuluculuk mekanizması.

Bu mekanizmaların yokluğunda barış, büyük ölçüde siyasi liderlerin iradesine bağımlı kalır. Liderler arasındaki çıkar uyumu ortadan kalktığında veya bölgesel dengeler değiştiğinde, kurumsal güvenceler yetersizse ilişkiler yeniden bozulabilir.

2018 deneyimi, bu bakımdan Afrika Boynuzu'ndaki barış süreçleri için önemli bir ders sunmaktadır: Barışın ilan edilmesi ile barışın kendi kendini sürdürebilen bir sisteme dönüştürülmesi aynı şey değildir.

V. Tigray Savaşı: Etiyopya-Eritre ilişkilerinin yeniden çatışma eksenine oturması

1. 2020 yılında başlayan savaşın bölgesel boyutu

Etiyopya'nın kuzeyindeki Tigray bölgesinde Kasım 2020'de başlayan savaş, ülkenin iç siyasal dengelerini sarsarken Eritre-Etiyopya ilişkilerinde de yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur.

Etiyopya federal hükûmeti ile Tigray Halk Kurtuluş Cephesi (TPLF) arasındaki çatışma, kısa sürede daha geniş bir askerî ve insani krize dönüşmüştür. Eritre kuvvetlerinin Etiyopya hükûmetiyle birlikte çatışmalara katılması, meseleyi yalnızca Etiyopya'nın iç meselesi olmaktan çıkarmış ve devletlerarası ilişkilerin merkezine yerleştirmiştir.

Eritre'nin çatışmaya katılımının güvenlik gerekçeleri, TPLF ile geçmişten gelen düşmanlık ve Etiyopya'daki siyasal dönüşümün Eritre üzerindeki muhtemel etkileriyle bağlantılı olduğu değerlendirilebilir. Bununla birlikte bu tür gerekçeler, sivillere yönelik ihlallerin veya uluslararası insancıl hukuka aykırı davranışların hukuki değerlendirmesini ortadan kaldırmaz.

Çatışma sırasında Eritre güçlerine öldürme, cinsel şiddet ve yağma gibi ciddi ihlaller atfedilmiştir. Bu iddiaların değerlendirilmesinde somut deliller, bağımsız soruşturmalar ve bireysel sorumluluk ilkesi esas alınmalıdır. Bir devletin güvenlik gerekçesi ileri sürmesi, silahlı çatışma hukukundan doğan yükümlülüklerini ortadan kaldırmaz.

AP News
+1

2. Pretoria Anlaşması ve çözülemeyen güvenlik sorunları

2 Kasım 2022 tarihinde imzalanan Pretoria Anlaşması, Etiyopya federal hükûmeti ile TPLF arasındaki düşmanlıkların sona erdirilmesi ve kalıcı bir barış sürecinin başlatılması amacıyla önemli bir adım olmuştur.

Bununla birlikte iç çatışmanın sona erdirilmesine yönelik anlaşma, Etiyopya ile Eritre arasındaki bütün güvenlik sorunlarını kendiliğinden çözmemiştir. İki ülkenin Tigray'daki gelişmeleri farklı biçimlerde değerlendirmesi, karşılıklı kuşkuların devam etmesine zemin hazırlamıştır.

2026 yılı Ekim ayına gelindiğinde Tigray'da çatışmaların yeniden tırmanması ve Etiyopya ile Eritre arasındaki diplomatik gerilimin ağırlaşması, önceki barış düzenlemelerinin kırılganlığını bir kez daha göstermektedir. Associated Press'in 10 Ekim 2026 tarihli haberine göre Etiyopya, Eritre'yi sınırdan askerî birlikler geçirmek ve silahlı grupları desteklemekle suçlamış; Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyine gönderdiği yazıda BM Şartı'nın 51. maddesine dayanmıştır. Eritre ise bu gerekçelendirmeyi reddederek Etiyopya'yı Kızıldeniz'e kendi egemenlik alanından zorla erişmeye çalışmakla suçlamıştır. Haberde, Etiyopya'nın suçlamalarına ilişkin iddiaların bağımsız biçimde doğrulanamadığı da belirtilmiştir.

AP News

Bu noktada iki husus birbirinden ayrılmalıdır. Birincisi, tarafların birbirlerine yönelttiği suçlamaların doğruluğu; ikincisi ise bu suçlamalar karşısında uygulanabilecek uluslararası hukuk kurallarıdır. İlk mesele somut delil gerektirir. İkinci mesele ise iddialar doğrulandığında dahi kuvvet kullanma yasağı, meşru müdafaa koşulları ve orantılılık ilkeleri çerçevesinde ayrıca değerlendirilmelidir.

3. Tigray'ın neden yalnızca bir iç çatışma olmadığı

Tigray, Etiyopya'nın kuzeyindeki coğrafi konumu nedeniyle Eritre ile doğrudan bağlantılıdır. Bu bölgedeki askerî hareketlilik, sınır güvenliği, silahlı grupların faaliyetleri ve yerel siyasal güç dengeleri, iki devletin birbirine yönelik tehdit algılarını doğrudan etkileyebilir.

Ayrıca Tigray'daki gelişmeler, Etiyopya'nın federal yapısı ve merkezî yönetim ile bölgesel yönetimler arasındaki ilişkiler bakımından da önemlidir. Federal sistemde bölgesel siyasal aktörlerin merkezi hükûmetle yaşadığı çatışmalar, komşu devletlerin müdahalesine açık bir ortam yaratabilir. Ancak bu durum, dış müdahaleyi hukuken meşru kılan genel bir gerekçe değildir.

Bölgesel bir çatışmanın uluslararasılaşması çoğunlukla üç mekanizma üzerinden gerçekleşir:

  1. Komşu devletlerin kendi güvenliklerini koruma gerekçesiyle askerî faaliyetlerde bulunması.

  2. Yerel silahlı aktörlerin dış destek arayışına girmesi.

  3. Bölgesel güçlerin kendi rakiplerine karşı yerel çatışmalardan yararlanmaya çalışması.

Bu mekanizmaların aynı anda ortaya çıkması, yerel bir çatışmayı daha geniş bir bölgesel savaşa dönüştürebilir.

Tigray örneğinde en önemli tehlike, Etiyopya'nın iç siyasal sorunları ile Eritre'nin dış güvenlik politikalarının birbirini besleyen bir çatışma döngüsüne dönüşmesidir. Böyle bir döngü, yalnızca iki devleti değil, sınır bölgelerindeki sivilleri ve Afrika Boynuzu'nun genel istikrarını da tehdit eder.

VI. Kızıldeniz'e erişim sorunu: Etiyopya'nın stratejik ihtiyacı ve Eritre'nin egemenlik hakkı

J. Michael Smith (@JMichael_Smith) on X
Посол Эритреи сообщил о работе над соглашением с Москвой по порту Массауа — РБК
DJIBOUTI-TRADE-ECONOMY-POLITICS
8

1. Denizden yoksun kalmak ne anlama geliyor?

Etiyopya'nın Eritre'nin bağımsızlığı sonrasında denize doğrudan erişimini kaybetmesi, ülkenin dış ticaret ve ulaştırma politikası üzerinde kalıcı etkiler yaratmıştır. Deniz ticareti, büyük ölçüde komşu ülkelerin limanlarına ve bu limanlara ulaşan kara ve demir yolu bağlantılarına bağımlı hâle gelmiştir.

Bu bağımlılık, navlun ve transit maliyetleri, tedarik zincirlerinin güvenliği, liman kapasitesi ve dış ticaretin kesintisiz yürütülmesi gibi konularda stratejik bir sorun oluşturabilir. Bir ülkenin temel ticaret yollarının sınırlı sayıda komşu devlet üzerinden geçmesi, ekonomik açıdan kırılganlık yaratır.

Bununla birlikte denize kıyısı bulunmayan bir devletin varlığı, tek başına hukuka aykırı bir durum değildir. Uluslararası hukuk, denize kıyısı olmayan devletlerin denize erişim ve transit imkânlarına ilişkin menfaatlerini tanımaktadır. Ancak bu hakların kapsamı, kıyıdaş devletlerin egemenliği, uygulanabilir uluslararası anlaşmalar ve transit düzenlemeleriyle birlikte değerlendirilmelidir.

Etiyopya'nın denize erişim ihtiyacı bu nedenle gerçek ve meşru bir ekonomik-stratejik mesele olarak ele alınabilir. Fakat bu ihtiyaç, Eritre'nin toprakları üzerinde kendiliğinden bir egemenlik, ilhak veya zorla liman edinme hakkı doğurmaz.

2. Denize erişim hakkı ile liman üzerinde egemenlik birbirinden farklıdır

Uluslararası hukuk bakımından en önemli ayrım, denize erişim ve transit hakkı ile kıyı toprağı üzerinde egemenlik hakkının aynı şey olmamasıdır.

Bir devlet, denize kıyısı bulunmadığı için ticaret yollarına erişmekte güçlük çekebilir. Bu durum, komşu devletlerle transit anlaşmaları yapmasını, liman hizmetleri satın almasını, demir yolu ve boru hattı yatırımlarına katılmasını veya uzun süreli kiralama düzenlemeleri kurmasını gerektirebilir. Ancak bu tür ekonomik ve hukuki düzenlemeler, kıyıdaş devletin egemenliğini ortadan kaldırmak zorunda değildir.

1982 tarihli Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi'nin 125. maddesi, denize kıyısı olmayan devletlerin denize erişim ve denizden serbest yararlanma hakkını tanırken transit özgürlüğünün kullanımına ilişkin koşulların ilgili devletler arasında anlaşmalarla düzenlenmesini öngörür. Bu hüküm, denize kıyısı olmayan devletlerin çıkarlarını korumakla birlikte kıyıdaş devletlerin egemenlik haklarını da gözeten bir çerçeve sunmaktadır.

Etiyopya açısından bu çerçevenin anlamı, denize erişim ihtiyacının uluslararası iş birliğiyle karşılanabilecek olmasıdır. Eritre açısından ise anlamı, liman ve transit düzenlemelerinin ülkenin egemenliği ve ulusal güvenliği dikkate alınarak müzakere edilebilmesidir.

Bu bakımdan tartışma, Etiyopya'nın denize erişime ihtiyaç duyup duymadığı sorusundan ibaret değildir. Asıl soru, bu ihtiyacın hangi hukuki araçlarla karşılanacağıdır.

3. Assab ve Massawa: Coğrafyanın siyasi anlamı

Eritre'nin Assab ve Massawa limanları, Etiyopya'nın denize erişim tartışmasında özel bir öneme sahiptir. Bu limanlar, yalnızca ticari tesisler değil, aynı zamanda Eritre'nin ekonomik kalkınması ve ulusal güvenliği bakımından da stratejik varlıklardır.

Etiyopya açısından bu limanlara erişim, mevcut transit güzergâhlarına alternatif oluşturma ve dış ticaretteki bağımlılığı azaltma potansiyeli taşır. Eritre açısından ise limanların kontrolü, kıyı egemenliğinin ve ülkenin bölgesel konumunun önemli bir parçasıdır.

İki tarafın çıkarları, uygun bir anlaşma çerçevesinde birbirini tamamlayabilir. Limanların modernizasyonu, lojistik yatırımlar, ortak demir yolu projeleri, depolama tesisleri ve uzun vadeli ticari sözleşmeler her iki ülkeye de ekonomik yarar sağlayabilir.

Bununla birlikte aynı limanlar, güvenlik gerekçeleriyle askerî erişim, stratejik nüfuz veya toprak üzerinde ayrıcalık elde etme aracı olarak görülürse çatışmanın merkezine yerleşebilir.

Bu nedenle liman meselesinde ekonomik erişim ile askerî kontrolün kesin biçimde ayrılması gerekir. Ticari bir liman anlaşmasının, açık ve ayrıca kabul edilmiş hukuki düzenlemeler olmaksızın askerî üs veya toprak egemenliği iddiasına dönüştürülmesi, iki devlet arasındaki güvensizliği artıracaktır.

4. Etiyopya'nın denize erişim söylemi ve 2026'daki gerilim

Ekim 2026'da Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed'in ülkesinin Kızıldeniz'e erişim ihtiyacını yeniden vurgulaması, meselenin güncel dış politika gündemindeki önemini göstermektedir. Associated Press'in 5 Ekim 2026 tarihli haberinde, Etiyopya'nın denize erişimi kalkınma ve stratejik çıkarları bakımından temel bir mesele olarak değerlendirdiği; Eritre ve diğer kıyıdaş devletlerin ise deniz üzerindeki yetki ve egemenlik haklarını vurguladığı aktarılmıştır.

AP News

Bu tartışma, coğrafi gerçeklik ile hukuki sonuç arasında ayrım yapılmasının gerekliliğini ortaya koymaktadır.

Etiyopya'nın Kızıldeniz'e coğrafi yakınlığı ve denize erişim ihtiyacı, ülkenin ekonomik çıkarlarının dikkate alınmasını gerektirir. Fakat coğrafi yakınlık, başka bir devletin kıyı bölgesi üzerinde egemenlik hakkı doğurmaz. Aynı şekilde Eritre'nin kıyıdaş devlet olması da Etiyopya ile karşılıklı yarara dayalı liman ve transit anlaşmaları yapmasını engellemez.

Bu çerçevede üç ayrı seçenek bulunmaktadır:

  • Ticari erişim modeli: Liman hizmetlerinin sözleşmelerle güvence altına alınması ve transit ücretlerinin öngörülebilir hâle getirilmesi.

  • Uzun vadeli ekonomik ortaklık modeli: Liman yatırımları, lojistik bölgeler ve altyapı projelerinde ortaklık kurulması.

  • Uluslararası güvenceli transit modeli: Transit akışının kesintiye uğramasını önleyecek tahkim, uyuşmazlık çözümü ve karşılıklı bildirim mekanizmalarının oluşturulması.

Bu seçeneklerin her biri, egemenliğin zorla değiştirilmesine ihtiyaç duymadan Etiyopya'nın denize erişim sorununu hafifletebilir.

VII. Uluslararası hukuk bakımından temel sorunlar

Etiyopya-Eritre uyuşmazlığı, uluslararası hukukun birbiriyle ilişkili birkaç temel ilkesini gündeme getirmektedir. Bu ilkelerin doğru uygulanması, siyasi söylemlerin hukuki değerlendirmelerin yerine geçmesini önlemek bakımından önemlidir.

1. Egemen eşitlik ve toprak bütünlüğü

Birleşmiş Milletler Şartı'nın 2/1. maddesi, örgütün egemen eşitlik ilkesine dayandığını belirtir. Şart'ın 2/4. maddesi ise devletlerin uluslararası ilişkilerinde başka bir devletin toprak bütünlüğüne veya siyasi bağımsızlığına karşı kuvvet kullanmasını ya da kuvvet kullanma tehdidinde bulunmasını yasaklar.

Bu ilkeler, Etiyopya'nın denize erişim ihtiyacını yok saymaz. Ancak bu ihtiyacın Eritre'nin toprak bütünlüğünü ihlal edecek bir askerî eyleme dayanak yapılmasını engeller.

Eritre'nin egemenliği de Etiyopya'nın meşru ekonomik taleplerini müzakere etmeyi reddetmek için sınırsız bir gerekçe olarak yorumlanmamalıdır. Bununla birlikte uluslararası hukukta her ekonomik ihtiyacın mutlaka belirli bir limana erişim veya belirli bir güzergâhın tahsisi sonucunu doğuracağı söylenemez.

Doğru yaklaşım, devletlerin egemen eşitliğini korurken transit ve ticaret ihtiyaçlarını anlaşmalarla düzenlemektir.

2. Kuvvet kullanma yasağı ve meşru müdafaa

Birleşmiş Milletler Şartı'nın 51. maddesi, bir silahlı saldırı meydana geldiğinde devletlerin bireysel veya kolektif meşru müdafaa hakkını saklı tutar. Ancak bu hak, sınırsız bir askerî müdahale yetkisi değildir.

Meşru müdafaa iddiası değerlendirilirken en azından şu sorulara yanıt verilmelidir:

  1. Meşru müdafaa hakkını tetikleyecek nitelikte bir silahlı saldırı gerçekleşmiş midir?

  2. Kullanılan kuvvet, saldırıyı durdurmak veya yeni saldırıları önlemek için gerekli midir?

  3. Kuvvet kullanımı, meşru müdafaanın amacıyla orantılı mıdır?

  4. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyine gerekli bildirim yapılmış mıdır?

  5. Eylemler, uluslararası insancıl hukuk ve diğer uygulanabilir uluslararası yükümlülüklerle uyumlu mudur?

Özellikle silahlı gruplara destek verildiği iddiası ile doğrudan silahlı saldırıya uğrama durumu birbirine karıştırılmamalıdır. Bir devletin başka bir ülkedeki silahlı gruplarla ilişkisinin bulunması, her koşulda o devlete karşı askerî kuvvet kullanma hakkı vermez. Desteğin niteliği, gerçekleşen eylemler ve uygulanabilir hukuk kuralları ayrıca incelenmelidir.

2026 yılında Etiyopya'nın BM Şartı'nın 51. maddesine dayanarak Eritre hakkında ileri sürdüğü iddialar da bu hukuki ölçütler çerçevesinde değerlendirilmelidir. İddiaların tek taraflı olarak açıklanmış olması, bunların doğruluğunu kendiliğinden kanıtlamaz. Aynı şekilde Eritre'nin karşı açıklaması da olayların hukuki niteliğini tek başına belirlemez.

AP News

3. Sınır uyuşmazlıklarında bağlayıcı kararların önemi

Etiyopya-Eritre Sınır Komisyonunun kararı, uluslararası uyuşmazlıkların barışçıl çözümünde hukuki mekanizmaların önemini göstermektedir.

Cezayir Anlaşması, sınırın belirlenmesi için tarafsız bir komisyon kurulmasını ve kararın bağlayıcı olmasını kabul etmiştir. Böyle bir mekanizmanın işlevi, taraflardan birinin siyasi veya askerî üstünlüğünü hukuki hakların ölçütü olmaktan çıkarmaktır.

UNMEE
+1

Bu yaklaşım, sınır uyuşmazlıklarının çözümünde üç temel ilkeye dayanır:

  • Sınırın belirlenmesinde önceden kabul edilmiş hukuki ölçütlerin uygulanması.

  • Bağlayıcı kararların iyi niyetle yerine getirilmesi.

  • Kararın uygulanmasında ortaya çıkan teknik ve insani sorunların yeni bir kuvvet kullanma gerekçesine dönüştürülmemesi.

Sınırın nereden geçeceği ile sınır bölgesindeki sivillerin günlük yaşamlarının nasıl düzenleneceği, hukuken birbiriyle bağlantılı olsa da farklı meselelerdir. Sınırın belirlenmesi, yerel halkın mülkiyet hakları, aile bağları, tarımsal faaliyetleri ve ticari ilişkileri bakımından ortaya çıkan sorunların da uygun mekanizmalarla ele alınmasını gerektirir.

4. Denize kıyısı olmayan devletlerin transit çıkarları

Denize kıyısı olmayan devletlerin denize erişimi, uluslararası hukukun özel bir alanını oluşturur. 1982 tarihli Deniz Hukuku Sözleşmesi'nin 125. maddesi, bu devletlerin denize erişim ve denizden serbest yararlanma hakkını tanır. Ancak transit özgürlüğünün koşulları, transit devletlerin egemenlik hakları ve karşılıklı anlaşmalarla birlikte değerlendirilir.

Bu düzenleme, Etiyopya ile Eritre arasındaki tartışmada iki tarafın da haklarının dikkate alınmasını gerektirir.

Etiyopya'nın transit güzergâhlarına ve limanlara güvenilir biçimde erişebilmesi, dış ticaretin sürdürülebilirliği açısından önemlidir. Eritre'nin ise kendi toprakları, limanları ve altyapısı üzerinde egemenlik yetkisini koruması gerekir.

Bu iki çıkarın bağdaştırılması, uluslararası hukukun ihlali değil, aksine onun işlevsel biçimde uygulanması anlamına gelir.

VIII. Afrika Boynuzu jeopolitiği: İkili uyuşmazlığın ötesindeki güç mücadeleleri

1. Kızıldeniz'in stratejik önemi

Kızıldeniz, Avrupa ile Asya arasındaki deniz ticaretinin önemli güzergâhlarından biridir. Süveyş Kanalı ve Babülmendep Boğazı ile bağlantısı, bölgeyi yalnızca kıyıdaş devletler açısından değil, küresel ticaret ve deniz güvenliği bakımından da önemli kılmaktadır.

Bu nedenle Etiyopya-Eritre ilişkileri, ikili bir sınır meselesinin ötesinde değerlendirilmelidir. Bölgedeki limanlar, askerî üsler, deniz ticaret yolları ve lojistik ağlar, dış aktörlerin stratejik hesaplarını etkileyebilir.

Kızıldeniz çevresinde etkinlik kurmak isteyen devletler, liman yatırımları, güvenlik iş birlikleri ve ekonomik ortaklıklar aracılığıyla bölgedeki etkilerini artırmaya çalışabilir. Bu tür faaliyetler her zaman çatışma anlamına gelmez. Ancak bölgesel rekabet, yerel uyuşmazlıklarla birleştiğinde tarafların birbirlerine yönelik tehdit algılarını güçlendirebilir.

Etiyopya'nın denize erişim arayışı ile Eritre'nin kıyı egemenliği konusundaki hassasiyeti, bu nedenle daha geniş bir stratejik ortamın parçasıdır.

2. Cibuti'nin konumu ve ekonomik bağımlılık

Cibuti, Etiyopya'nın deniz ticaretinde önemli bir rol oynamaktadır. Etiyopya'nın büyük ölçüde Cibuti üzerinden yürüttüğü deniz ticareti, liman hizmetleri ve kara bağlantılarının ülkenin ekonomik güvenliği açısından ne kadar önemli olduğunu göstermektedir.

Bu durum iki farklı sonuç doğurur. Birincisi, Etiyopya'nın alternatif limanlara erişim arayışının ekonomik bir gerekçesi bulunmaktadır. İkincisi, Eritre ile kurulabilecek bir ticari ilişkinin yalnızca siyasi uzlaşma değil, altyapı, maliyet, kapasite ve güvenlik bakımından da değerlendirilmesi gerekir.

Alternatif limanlara erişim, transit güzergâhlarını çeşitlendirerek ekonomik kırılganlığı azaltabilir. Ancak yeni bir liman bağlantısı, mevcut altyapının maliyetleri, coğrafi koşullar ve güvenlik riskleri dikkate alınmadan otomatik olarak daha avantajlı sayılamaz.

Bu nedenle Etiyopya'nın liman stratejisi, yalnızca siyasi bir tercih olarak değil, ekonomik fizibilite ve risk analizi temelinde ele alınmalıdır.

3. Mısır ve Sudan faktörü

Etiyopya'nın bölgesel politikası, Nil Nehri üzerindeki su paylaşımı tartışmalarından da etkilenmektedir. Büyük Etiyopya Rönesans Barajı (GERD), Etiyopya'nın enerji üretimi ve kalkınma hedefleri açısından önemli bir proje olmakla birlikte Mısır ve Sudan ile su güvenliği konusunda anlaşmazlıklara neden olmuştur.

Nil meselesi ile Kızıldeniz'e erişim sorunu hukuken farklı konulardır. Bununla birlikte bölgesel güç dengeleri bakımından birbirleriyle bağlantı kurabilirler. Bir alandaki diplomatik gerilim, diğer alanda iş birliğini zorlaştırabilir veya devletlerin farklı ortaklıklar geliştirmesine neden olabilir.

Ekim 2026'da Etiyopya, Eritre, Mısır, Sudan ve Somali arasındaki diplomatik gerilimlerin aynı dönemde yoğunlaşması, Afrika Boynuzu'ndaki uyuşmazlıkların birbirini etkileyebildiğini göstermektedir. Associated Press'in aktardığı üzere kıyıdaş ülkeler Kızıldeniz üzerindeki egemenliklerini vurgularken Etiyopya, denize erişim konusunun coğrafi ve ekonomik gerçekler çerçevesinde ele alınmasını istemektedir.

AP News

Bununla birlikte bütün bu gelişmeleri tek bir koordineli kuşatma planının kanıtı olarak yorumlamak doğru olmaz. Devletlerin çıkarları, tehdit algıları ve ikili ilişkileri farklılık gösterebilir. Bölgesel iş birlikleri, belirli bir konuda ortak açıklama yapılmasını mümkün kılsa da tarafların her meselede aynı stratejiyi izlediği sonucunu doğurmaz.

4. Büyük güçlerin ve bölgesel aktörlerin etkisi

Afrika Boynuzu, Afrika, Ortadoğu, Avrupa ve Asya arasındaki stratejik bağlantı noktalarından biri olduğu için uluslararası aktörlerin ilgisini çekmektedir.

Dış aktörler, liman yatırımları, askerî iş birlikleri, kalkınma yardımları, diplomatik arabuluculuk ve ticari anlaşmalar yoluyla bölgedeki etkilerini artırabilir. Bu faaliyetler ekonomik fırsatlar yaratmakla birlikte, yerel devletlerin dış politika tercihlerini ve güvenlik hesaplarını da etkileyebilir.

Buradaki temel sorun, dış aktörlerin varlığından çok, bölgesel devletlerin kendi uyuşmazlıklarını dış rekabetin aracı hâline getirmesidir. Etiyopya ve Eritre'nin başka ülkelerle geliştirdikleri ilişkiler, karşılıklı güveni güçlendirmek yerine birbirlerini çevreleme veya baskı altına alma aracı olarak algılanırsa çatışma riski artabilir.

Kalıcı barış için dış aktörlerin arabuluculuk ve ekonomik iş birliği imkânlarından yararlanılması; ancak iki ülkenin güvenlik düzeninin dış güçlerin değişen önceliklerine bağımlı hâle getirilmemesi gerekir.

IX. Çatışmanın muhtemel sonuçları: Savaş neden her iki ülke açısından da stratejik bir başarısızlık olabilir?

1. Askerî sonuçlar ve karşılıklı caydırıcılığın sınırları

Etiyopya ile Eritre arasında yeniden geniş çaplı bir savaş çıkması, tarafların askerî kapasitesine ve coğrafi konumlarına bağlı olarak farklı sonuçlar doğurabilir. Ancak bu tür bir savaşın sonucunu yalnızca nüfus, asker sayısı veya ekonomik büyüklük üzerinden tahmin etmek yanıltıcıdır.

Coğrafya, lojistik hatlar, ikmal kapasitesi, hava gücü, istihbarat, iç siyasal istikrar ve dış destek gibi etkenler, askerî sonuçları belirleyebilir. Ayrıca bir devletin savaş alanında üstünlük sağlaması, siyasi hedeflerine ulaşabileceği anlamına gelmez.

Özellikle Etiyopya'nın denize erişim gibi uzun vadeli bir stratejik hedefinin askerî güç kullanılarak gerçekleştirilmek istenmesi, karşı tarafın direnişini artırabilir ve uluslararası tepkiye neden olabilir. Eritre açısından da askerî bir çatışmayı genişletmek, ülkenin ekonomik kaynaklarını zorlayabilir ve bölgesel izolasyonu artırabilir.

Dolayısıyla askerî caydırıcılık, tek başına kalıcı bir çözüm değildir. Caydırıcılık, diplomatik iletişim ve bağlayıcı anlaşmalarla desteklenmediğinde tarafları sürekli seferberlik durumunda tutabilir.

2. İnsani sonuçlar

Yeni bir savaşın en ağır yükünü, büyük ölçüde sınır bölgelerinde yaşayan sivillerin taşıması beklenir. Tigray'da önceki savaş sırasında ortaya çıkan yıkım, sağlık hizmetlerinin çökmesi, gıda güvensizliği ve yerinden edilme sorunları, bölgenin yeni bir çatışmaya karşı ne kadar kırılgan olduğunu göstermektedir.

Ekim 2026'da Associated Press, Tigray'daki yeniden tırmanan çatışmalar sırasında bazı yerleşimlerde açlık, sağlık hizmetlerine erişim güçlüğü ve bankacılık faaliyetlerinin kesintiye uğraması gibi sorunların bildirildiğini aktarmıştır.

AP News

Yeni bir savaş, yalnızca doğrudan şiddet olaylarını değil, tarımsal üretim kaybını, eğitim hizmetlerinin aksamasını, sağlık altyapısının tahribini ve insanların geçim kaynaklarını kaybetmesini de beraberinde getirebilir.

Bu nedenle çatışmanın önlenmesi, yalnızca iki devletin stratejik çıkarları açısından değil, bölgedeki sivillerin yaşam hakkı, güvenliği ve temel ihtiyaçlara erişimi bakımından da zorunludur.

3. Ekonomik sonuçlar

Savaş, Etiyopya'nın liman erişimi sorununu çözmek yerine daha da ağırlaştırabilir. Sınırların kapanması, ulaştırma hatlarının kesilmesi, sigorta maliyetlerinin artması ve yatırımcıların bölgeden uzaklaşması, denize erişim konusundaki ekonomik kaygıları artırabilir.

Eritre açısından da çatışma, limanların ticari kullanımını ve yabancı yatırımları olumsuz etkileyebilir. Askerî güvenlik gerekçeleriyle ticaretin kısıtlanması, liman altyapısının ekonomik potansiyelini düşürebilir.

Böylece her iki devletin de güvenlik amacıyla başvurduğu politikalar, uzun vadede kendi ekonomik çıkarlarını zayıflatabilir.

Bu durum, çatışmanın temel paradoksunu ortaya koyar: Taraflar güvenliklerini artırmak amacıyla askerî baskıya yönelirken, bu tercih ekonomik kırılganlıklarını ve karşılıklı güvensizliklerini daha da büyütebilir.

X. Çözüm önerileri: Kalıcı barış için çok katmanlı bir yol haritası

Etiyopya-Eritre sorununun çözümü, yalnızca liderler arasında yeni bir görüşme yapılmasına veya bir barış bildirisi yayımlanmasına indirgenmemelidir. Kalıcı bir çözüm, hukuki, askerî, ekonomik, diplomatik ve insani mekanizmaların eş zamanlı geliştirilmesini gerektirir.

1. Acil aşama: Çatışmanın tırmanmasını önlemek

İlk aşamanın amacı, doğrudan askerî çatışma riskini azaltmak ve taraflar arasındaki iletişim kanallarını yeniden açmaktır.

Bu çerçevede:

  • Taraflar arasında acil askerî iletişim hattı kurulmalıdır.

  • Sınırdaki askerî hareketlilik konusunda karşılıklı bildirim mekanizması oluşturulmalıdır.

  • Sınır bölgelerinde sivil nüfusun korunmasına yönelik insani erişim güvence altına alınmalıdır.

  • Doğrulanmamış suçlamaların askerî tırmanmaya gerekçe yapılmasını önleyecek bir inceleme mekanizması geliştirilmelidir.

  • Afrika Birliği ve Birleşmiş Milletler, tarafların kabul edeceği bir arabuluculuk sürecini desteklemelidir.

Bu tedbirlerin amacı, taraflardan birinin bütün siyasi taleplerinden vazgeçmesini sağlamak değil, uyuşmazlığın silahlı çatışmaya dönüşmesini önleyecek asgari güvenlik koşullarını oluşturmaktır.

2. Orta vadeli aşama: Sınır güvenliği ve hukuki yükümlülükler

İkinci aşamada, Cezayir Anlaşması ve sınır komisyonunun kararı çerçevesindeki yükümlülükler yeniden ele alınmalıdır. Buradaki amaç, daha önce verilmiş hukuki kararları siyasi müzakerenin belirsizliğine terk etmek değil, uygulama sorunlarını hukuka uygun yöntemlerle çözmektir.

Önerilen mekanizmalar şunlardır:

Ortak sınır güvenliği komisyonu: Sınır ihlali iddialarını inceleyen, askerî faaliyetleri değerlendiren ve olayların tırmanmasını önleyen düzenli bir yapı kurulmalıdır.

Bağımsız olay inceleme mekanizması: Tarafların birbirlerine yönelttiği somut suçlamalar, mümkün olduğunda ortak kabul edilen gözlemciler veya bağımsız uzmanlar tarafından incelenmelidir.

Yerel halkın korunması: Sınır bölgelerinde yaşayan kişilerin mülkiyet, geçim, aile ilişkileri ve insani ihtiyaçları dikkate alınmalıdır.

Hukuki uyuşmazlık çözümü: Yeni sorunlar ortaya çıktığında müzakere, arabuluculuk, tahkim veya tarafların kabul ettiği diğer barışçıl yöntemlere başvurulmalıdır.

Bu mekanizmalar, sınırın belirlenmesi ile sınır boyunca barışın korunması arasındaki boşluğu kapatabilir.

3. Uzun vadeli aşama: Denize erişim konusunda hukuki ve ekonomik anlaşma

Etiyopya'nın denize erişim ihtiyacının karşılanması için Eritre'nin toprak egemenliğini ihlal etmeyen, ticari açıdan uygulanabilir ve uzun vadeli bir düzenleme geliştirilmelidir.

Bu kapsamda bir Etiyopya-Eritre Deniz Erişimi ve Ekonomik İş Birliği Anlaşması yapılması önerilebilir.

Böyle bir anlaşma aşağıdaki unsurları içerebilir:

Düzenleme

İçerik ve amaç

Liman hizmetleri

Belirli limanlarda ticari kullanım koşullarının, ücretlerin ve kapasitenin düzenlenmesi

Transit güvenceleri

Kara yolu ve demir yolu üzerinden mal taşımacılığının hukuki çerçevesinin belirlenmesi

Uzun vadeli yatırımlar

Liman, lojistik merkezi, depo ve ulaştırma altyapısının ortak finansmanı

Uyuşmazlık çözümü

Ücret, gecikme, erişim veya sözleşme ihlali durumlarında tahkim ya da başka bir tarafsız mekanizma

Güvenlik hükümleri

Ticari erişim ile askerî faaliyetlerin birbirinden ayrılması

Ekonomik süreklilik

Siyasi krizlerde temel ticaret akışının korunmasına yönelik karşılıklı yükümlülükler

Bu önerinin en önemli özelliği, denize erişimi toprak egemenliğiyle özdeşleştirmemesidir. Etiyopya'nın ticari ve stratejik çıkarları ile Eritre'nin egemenliği, açık ve karşılıklı rızaya dayanan sözleşmeler yoluyla bağdaştırılabilir.

Bununla birlikte böyle bir anlaşmanın gerçekleşmesi, tarafların siyasi iradesine, ekonomik fizibiliteye, güvenlik koşullarına ve uygulanabilir uluslararası hukuk kurallarına bağlıdır. Öneri, mevcut bir anlaşmanın varlığına değil, gelecekte kurulabilecek bir iş birliği modeline dayanmaktadır.

4. Ekonomik karşılıklı bağımlılığın artırılması

Ekonomik iş birliği, tek başına savaşları önleyebilecek kesin bir mekanizma değildir. Ancak doğru kurumlarla desteklendiğinde çatışmanın maliyetini artırabilir ve barışın somut yararlar üretmesini sağlayabilir.

Etiyopya ve Eritre arasında aşağıdaki alanlarda iş birliği geliştirilebilir:

  • Tarım ürünleri ve gıda tedarik zincirleri.

  • Liman ve lojistik hizmetleri.

  • Sınır ticareti ve gümrük işlemleri.

  • Enerji ve ulaştırma altyapısı.

  • Sağlık, eğitim ve teknik eğitim programları.

  • Sınır bölgelerindeki yerel ekonomik kalkınma projeleri.

Bu iş birliği, yalnızca merkezi yönetimler arasında imzalanan anlaşmalarla sınırlı kalmamalıdır. Yerel işletmelerin, meslek kuruluşlarının, üniversitelerin ve sınır bölgelerindeki toplulukların da sürece katılması, barışın toplumsal tabanını güçlendirebilir.

5. Bölgesel güvenlik mekanizmasının oluşturulması

Etiyopya-Eritre uyuşmazlığının kalıcı çözümü, Afrika Boynuzu'ndaki daha geniş güvenlik sorunlarının da dikkate alınmasını gerektirir.

Afrika Birliği'nin öncülüğünde, Birleşmiş Milletlerin desteğiyle, bölge devletlerinin katılabileceği bir güvenlik diyaloğu mekanizması oluşturulabilir. Bu mekanizma, devletlerin birbirlerine yönelik tehdit algılarını tartışabilecekleri, sınır olaylarını inceleyebilecekleri ve askerî faaliyetler konusunda şeffaflığı artırabilecekleri bir platform işlevi görebilir.

Bu çerçevede:

  • Sınır olaylarının bildirilmesi ve incelenmesi için ortak usuller belirlenmeli.

  • Silahlı gruplara destek iddiaları için tarafsız inceleme yolları geliştirilmeli.

  • Deniz güvenliği ve ticaret yollarının korunması konusunda iş birliği yapılmalı.

  • Devletlerin birbirlerinin iç siyasal süreçlerine müdahale ettiği yönündeki iddiaların barışçıl yollarla ele alınması sağlanmalı.

  • Kriz anlarında devreye girecek arabuluculuk ve erken uyarı mekanizmaları kurulmalı.

Böyle bir düzenleme, devletlerin egemenlik haklarını ortadan kaldırmadan ortak güvenlik sorunlarına cevap verebilir.

XI. Üç muhtemel gelecek senaryosu

Etiyopya-Eritre ilişkilerinin geleceği konusunda kesin bir öngörüde bulunmak mümkün değildir. Bununla birlikte mevcut uyuşmazlıkların niteliği dikkate alınarak üç temel senaryo değerlendirilebilir.

Senaryo 1: Müzakere yoluyla normalleşme

En yapıcı seçenek

Taraflar doğrudan iletişimi yeniden kurar, sınırdaki askerî faaliyetleri sınırlandırır ve denize erişim konusunda ticari bir anlaşma üzerinde çalışır. Bu senaryoda Afrika Birliği ve Birleşmiş Milletler, güven artırıcı önlemleri destekler. Ekonomik iş birliği, siyasi normalleşmenin kalıcı hâle gelmesine katkıda bulunur.

Senaryo 2: Uzun süreli ve kırılgan gerilim

Taraflar kapsamlı bir savaştan kaçınır ancak sınırda askerî yığınak, diplomatik suçlamalar ve karşılıklı güvensizlik devam eder. Ticaret ve bölgesel iş birliği sınırlı kalır. Bu durum, yeni bir yanlış hesaplama veya sınır olayı nedeniyle çatışmanın yeniden başlaması riskini canlı tutar.

Senaryo 3: Bölgesel savaşa dönüşen tırmanma

Sınırdaki askerî hareketlilik, Tigray'daki çatışmalar ve denize erişim tartışması birbirini besler. Tarafların karşılıklı tehdit algıları güçlenir ve doğrudan askerî çatışma genişler. Böyle bir gelişme, sivillerin güvenliğini, bölgesel ticareti ve Afrika Boynuzu'nun istikrarını ağır biçimde tehdit eder.

Bu senaryolar arasında hangisinin gerçekleşeceği, yalnızca askerî güç dengelerine bağlı değildir. Diplomatik iletişimin sürdürülmesi, liderlerin siyasi hesapları, iç çatışmaların seyri, bölgesel aktörlerin tutumu ve uluslararası arabuluculuğun etkinliği de belirleyici olacaktır.

2026 yılı Ekim ayındaki gelişmeler, üçüncü senaryonun göz ardı edilemeyeceğini göstermektedir. Bununla birlikte mevcut suçlamalar ve haberler, savaşın kaçınılmaz olduğunu kanıtlamaz. Diplomatik kanalların açık tutulması ve hukuki yükümlülüklerin uygulanması, tırmanmayı önleyebilecek araçlar olmaya devam etmektedir.

AP News
+1

Sonuç: Coğrafyanın zorunlulukları, hukukun sınırları ve barışın siyasi iradesi

Etiyopya-Eritre sorunu, uluslararası ilişkilerde coğrafyanın devletlerin davranışları üzerindeki etkisini gösteren önemli örneklerden biridir. Eritre'nin bağımsızlığıyla Etiyopya'nın denize doğrudan erişimini kaybetmesi, iki devlet arasındaki ekonomik ve stratejik ilişkinin niteliğini değiştirmiştir. Bununla birlikte coğrafi koşullar, devletlerin geleceğini bütünüyle belirleyen kaçınılmaz bir kader olarak görülmemelidir. Hukuki düzenlemeler, ekonomik iş birliği ve diplomatik uzlaşma, coğrafyanın yarattığı kısıtlamaların etkisini azaltabilir.

1998–2000 savaşı, sınır uyuşmazlıklarının karşılıklı güvensizlik ve askerî rekabetle birleştiğinde nasıl büyük bir yıkıma yol açabileceğini göstermiştir. Cezayir Anlaşması ve sınır komisyonunun kararı, uyuşmazlığın hukuki çözümü için önemli bir temel oluşturmuştur. Ancak 2018'deki normalleşme girişimi de göstermiştir ki hukuki düzenlemeler ve siyasi bildiriler, kurumsallaşmış güvenlik mekanizmalarıyla desteklenmedikçe kalıcı barışın güvencesi olamaz.

Tigray'daki savaşın Etiyopya-Eritre ilişkilerini yeniden çatışma eksenine taşıması, iç siyasal sorunlarla devletlerarası rekabetin birbirinden tamamen ayrılamayacağını ortaya koymaktadır. 2026 yılında sınır hareketliliği, diplomatik suçlamalar ve Kızıldeniz'e erişim tartışması etrafında yoğunlaşan gerilimler, bu ilişkinin yeniden kritik bir aşamaya girdiğini göstermektedir. Ancak tarafların birbirlerine yönelttiği iddiaların doğruluğu, bağımsız doğrulama ve somut delillerle değerlendirilmelidir.

Bu makalenin temel sonucu, Etiyopya'nın denize erişim ihtiyacı ile Eritre'nin toprak bütünlüğünün birbirine karşıt ve mutlaka birinin diğerini ortadan kaldırmasını gerektiren çıkarlar olmadığıdır. Bu iki çıkar, uluslararası hukuka uygun ticari erişim, transit güvenceleri, uzun vadeli ekonomik ortaklıklar ve tarafsız uyuşmazlık çözüm mekanizmalarıyla bağdaştırılabilir.

Etiyopya'nın denize erişim talebi, Eritre'nin egemenliğini ihlal etme hakkı doğurmaz. Eritre'nin egemenliği de karşılıklı yarar sağlayabilecek ekonomik ve diplomatik düzenlemelerin kurulmasını engellemek zorunda değildir. Bu ayrım, sorunun hukuki ve siyasi çözümünün temelini oluşturmaktadır.

Uluslararası toplumun rolü, taraflardan birinin bütün iddialarını peşinen kabul etmek veya diğerini tek başına sorumlu ilan etmek olmamalıdır. Asıl amaç, kuvvet kullanma yasağının korunması, mevcut hukuki yükümlülüklerin yerine getirilmesi, sivillerin güvenliğinin sağlanması ve uyuşmazlığın barışçıl çözüm yollarına yönlendirilmesidir.

Son tahlilde Etiyopya ile Eritre arasındaki meselenin özü, yalnızca bir limana kimin erişeceği veya bir sınırın nereden geçeceği değildir. Asıl sorun, iki egemen devletin güvenliklerini birbirlerinin güvensizliği üzerine kurup kurmayacaklarıdır.

Eğer Etiyopya denize erişimi askerî baskı veya toprak iddiası üzerinden, Eritre ise güvenliğini sürekli karşıtlık ve dışlanma üzerinden tanımlarsa, iki ülke de uzun vadeli çıkarlarını zayıflatacaktır. Buna karşılık egemenlik, ticaret ve güvenlik arasında hukuki bir denge kurulabilirse, tarihsel düşmanlık bölgesel iş birliğine dönüştürülebilir.

Bu nedenle kalıcı çözümün yolu, ne Etiyopya'nın coğrafi ve ekonomik ihtiyaçlarını görmezden gelmekten ne de Eritre'nin bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü tartışmaya açmaktan geçmektedir. Çözüm, iki ülkenin meşru çıkarlarını aynı hukuki çerçevede buluşturabilecek, uygulanabilir ve karşılıklı güvenceler içeren bir barış düzeni kurmaktır.

Kaynakça ve temel belgeler

Aşağıdaki liste, makalenin hukuki ve tarihsel temelini oluşturmak için kullanılabilecek başlıca birincil belgeleri ve güncel haber kaynaklarını içermektedir. Akademik dergiye gönderilecek bir metinde, tarihsel değerlendirmelerin ayrıca hakemli literatürle desteklenmesi ve kullanılan belgelerin ilgili hükümlerinin doğrudan kontrol edilmesi gerekir.

A. Uluslararası hukuk belgeleri

  1. United Nations, Charter of the United Nations, 26 June 1945, özellikle md. 2(1), 2(4) ve 51.

  2. United Nations Convention on the Law of the Sea, 10 December 1982, 1833 UNTS 3, özellikle md. 125.

  3. Agreement between the Government of the State of Eritrea and the Government of the Federal Democratic Republic of Ethiopia, Algiers, 12 December 2000. Birleşmiş Milletler Barış Anlaşmaları arşivi.

  4. United Nations, Eritrea-Ethiopia Boundary Commission, Decision Regarding Delimitation of the Border between the State of Eritrea and the Federal Democratic Republic of Ethiopia, 13 April 2002.

  5. United Nations General Assembly, Resolution 390 A (V), Eritrea: Report of the United Nations Commission for Eritrea, 2 December 1950.

  6. Joint Declaration of Peace and Friendship between Eritrea and Ethiopia, 9 July 2018. Birleşmiş Milletler Barış Anlaşmaları arşivi.

  7. Agreement for Lasting Peace through a Permanent Cessation of Hostilities between the Government of the Federal Democratic Republic of Ethiopia and the Tigray People's Liberation Front, Pretoria, 2 November 2022.

B. Birleşmiş Milletler belgeleri ve kurumsal kaynaklar

  1. United Nations Mission in Ethiopia and Eritrea (UNMEE), Background. UNMEE tarihsel arka planı.

  2. United Nations Mission in Ethiopia and Eritrea, FAQs: Eritrea-Ethiopia Boundary Commission and Algiers Agreement. UNMEE kurumsal bilgi sayfası.

  3. United Nations, Report of the Monitoring Group on Somalia and Eritrea pursuant to Security Council resolution 2385 (2017): Eritrea, UN Doc S/2018/1003.

C. Güncel gelişmeler

  1. Associated Press, “Ethiopia tells UN it is acting in self-defense against Eritrea,” 10 October 2026. Haberi incele.

  2. Associated Press, “Ethiopia again demands access to the Red Sea as tensions with neighbors escalate,” October 2026. Haberi incele.

5 Ekim 2026 Pazartesi

Yargıda yapay zeka reformu zorunludur.

 

YAPAY ZEKÂ ÇAĞINDA BÖLGE ADLİYE MAHKEMELERİ VE CUMHURİYET SAVCILIĞININ VARLIK NEDENİ ÜZERİNE YENİDEN DÜŞÜNMEK

Özet

Yapay zekânın hukuk alanında kullanılmaya başlanması, yalnızca kararların daha hızlı yazılması veya dosyaların daha kolay taranması sorununu gündeme getirmemektedir. Asıl mesele, yargısal faaliyetin bugün hangi insanî ve kurumsal işlevlere ihtiyaç duyduğu sorusudur.

Bölge adliye mahkemeleri esas itibarıyla dosya üzerinden yürütülen, ilk derece mahkemesinin kararını ve dosya kapsamını yeniden değerlendiren bir denetim mekanizmasıdır. Cumhuriyet savcılığı ise soruşturma aşamasında delilleri toplamak, değerlendirmek ve yeterli şüphe bulunduğunda kamu davası açmakla görevli bir kurumdur. Bu iki kurumun geleneksel varlık gerekçeleri, büyük ölçüde insanın dosyayı okuma, bilgiyi tasnif etme, delilleri karşılaştırma, hukuki normları bulma ve değerlendirme kapasitesine dayanmaktadır.

Yapay zekâ ise tam da bu faaliyetlerin önemli bir bölümünü insanlardan çok daha hızlı gerçekleştirebilecek bir teknoloji hâline gelmiştir.

Bu nedenle mesele artık “Yapay zekâyı mahkemelerde kullanalım mı?” sorusu değildir. Asıl soru şudur:

Yapay zekânın insanın dosya okuma ve bilgi işleme kapasitesini büyük ölçüde aşabildiği bir dönemde, dosya okumaya ve bilgi işlemeye dayalı yargısal kurumların bugünkü biçimleriyle korunmasının anayasal, ekonomik ve fonksiyonel bir gerekçesi var mıdır?

Bu çalışma, özellikle bölge adliye mahkemeleri ile Cumhuriyet savcılığı kurumlarının yapay zekâ çağında ya tamamen kaldırılması ya da köklü biçimde nitelik değiştirmesi gerektiğini ileri sürmektedir.


I. Giriş: Teknolojik Değişim Yalnızca Araçları Değil, Kurumları da Değiştirir

Teknolojik gelişmelerin hukuk üzerindeki etkisi çoğu zaman yanlış anlaşılmaktadır.

Yeni teknoloji geldiğinde hukukçuların bilgisayar kullanması, UYAP üzerinden dosya incelemesi veya elektronik imza kullanması, geleneksel hukuk kurumlarının esas itibarıyla değişmediği düşüncesini doğurmuştur.

Oysa yapay zekâ farklıdır.

Bilgisayar, insanın yaptığı işi daha hızlı yapmıştır.

Yapay zekâ ise bazı alanlarda insanın yaptığı işi bizzat yapabilme iddiasındadır.

Bu fark son derece önemlidir.

Çünkü geleneksel yargı teşkilatının önemli bir bölümü insanın şu özellikleri üzerine kurulmuştur:

  • dosyayı okuyabilmesi,
  • belgeleri karşılaştırabilmesi,
  • mevzuat araştırabilmesi,
  • içtihat bulabilmesi,
  • önceki kararları inceleyebilmesi,
  • deliller arasındaki ilişkileri kurabilmesi,
  • benzer dosyaları hatırlayabilmesi,
  • hukuki argümanları sınıflandırabilmesi,
  • karar taslağı hazırlayabilmesi.

Yapay zekânın özellikle büyük dil modellerinin gelişmesiyle birlikte bu varsayımın tamamı yeniden değerlendirilmek zorundadır.

Nitekim Avrupa Konseyi CEPEJ'in 2025 tarihli raporunda yargı alanında kullanılabilecek 125 yapay zekâ aracının tespit edildiği belirtilmektedir. Bu araçların önemli bir bölümü yargısal verimliliği ve erişilebilirliği artırmaya yöneliktir.

Dolayısıyla artık tartışılması gereken konu, yapay zekânın hukukta kullanılıp kullanılmayacağı değil, yapay zekâ sonrasında hukuk kurumlarının neden aynı biçimde varlığını sürdürmesi gerektiğidir.


II. Bölge Adliye Mahkemesinin Geleneksel Fonksiyonu

Bölge adliye mahkemelerinin önemli fonksiyonlarından biri, ilk derece mahkemelerince verilen kararların yeniden incelenmesidir.

Burada dikkat çekici olan nokta, ikinci derece yargılamanın önemli ölçüde dosya üzerinden yürüyebilmesidir.

Bu durum bizi basit fakat oldukça rahatsız edici bir soruya götürmektedir:

Bir dosyanın büyük bölümünü incelemek, hukuki normları araştırmak, emsal kararları bulmak, bilirkişi raporlarını karşılaştırmak ve ilk derece kararındaki hukuki hataları tespit etmek gibi faaliyetlerin tamamı yapay zekâ tarafından gerçekleştirilebiliyorsa, bunları insanlardan oluşan ayrı bir kurumsal kademeye yaptırmanın gerekçesi nedir?

Burada yapay zekânın avantajı yalnızca hız değildir.

Yapay zekâ aynı zamanda:

1. Aynı anda çok sayıda dosyayı karşılaştırabilir.

2. Yüzlerce karar arasındaki ortak gerekçeleri tespit edebilir.

3. Bir kararın dayandığı kanun maddesinin sonraki değişikliklerle ilişkisini gösterebilir.

4. Yargıtay ve AYM kararlarındaki farklılaşmaları belirleyebilir.

5. Aynı konuda farklı BAM dairelerinin verdiği kararları karşılaştırabilir.

6. Bir dairenin önceki kararlarıyla yeni karar arasındaki tutarsızlığı gösterebilir.

7. Dosyada gözden kaçmış bir belgeyi veya çelişkiyi belirleyebilir.

8. Çok büyük dosyalarda insanın fiziksel olarak gerçekleştirmekte zorlandığı çapraz karşılaştırmaları saniyeler içerisinde yapabilir.

Bunun sonucunda BAM'ın klasik “dosyayı oku → hukuku araştır → içtihadı bul → değerlendirme yap → gerekçeyi oluştur” modeli ciddi biçimde sarsılmaktadır.


III. Yargısal İstikrarsızlığın Teknolojik Bir Nedeni de Vardır

Yargıdaki farklı kararların bütününün “hukuki yorum farklılığı” şeklinde açıklanması yeterli değildir.

Bazen farklılıkların sebebi doğrudan insanın bilgi işleme kapasitesinin sınırlı olmasıdır.

Bir hâkim veya hâkim heyeti aynı anda binlerce Yargıtay kararını, yüzlerce mevzuat değişikliğini ve binlerce benzer dosyayı hafızasında tutamaz.

Yapay zekâ ise bunu yapabilecek şekilde tasarlanabilir.

Bu nedenle yapay zekânın BAM sistemine entegre edilmesi, yalnızca iş yükünü azaltmayabilir; aynı zamanda yargısal istikrarı artırabilir.

Örneğin yapay zekâ bir BAM dairesinin kararını oluşturmadan önce şu uyarıyı verebilir:

“Bu hukuki mesele hakkında aynı bölge adliye mahkemesinde son üç yıl içinde 147 karar verilmiştir. Bunların 119'u aynı yönde, 28'i farklı yöndedir. Dairenizin mevcut yaklaşımı 28 karar ile aynı doğrultudadır.”

Böyle bir sistem hâkime yalnızca bilgi vermemektedir.

Yargısal hafıza oluşturmaktadır.

İnsan hâkim ise sınırlı bir kişisel mesleki hafızaya sahiptir.

Yapay zekâ destekli yargı ise kurumsal hafızaya sahip olabilir.

Bu, yargı sisteminde devrim niteliğinde bir değişikliktir.


IV. “Dosyayı Okumak İçin Zamana İhtiyacım Var” Argümanının Sonu

Geleneksel yargı sisteminde hâkimin veya savcının dosyayı incelemek için zamana ihtiyaç duyması kaçınılmaz kabul edilmektedir.

Fakat yapay zekâ bu varsayımı doğrudan hedef almaktadır.

Örneğin 4.000 sayfalık bir dosyada yapay zekâ:

  • tarafların iddialarını,
  • savunmaları,
  • delilleri,
  • bilirkişi raporlarını,
  • tanık anlatımlarını,
  • önceki kararları,
  • mevzuatı,
  • çelişkileri

aynı sistem içinde sınıflandırabilir.

Böylece hâkimin önüne “4.000 sayfalık dosya” değil, 4.000 sayfanın hukuken anlamlandırılmış bir haritası gelebilir.

Bu noktada “dosyayı okumak için yeterli zaman verilmedi” veya “dosyanın hacmi nedeniyle inceleme uzun sürdü” türündeki geleneksel kurumsal açıklamaların önemli bir bölümü anlamını yitirecektir.

Elbette yapay zekâ çıktısı insan tarafından denetlenmelidir.

Ancak burada kritik soru şudur:

İnsan neden yapay zekânın gerçekleştirdiği bilgi işleme faaliyetini baştan sona tekrar etmek zorunda olsun?


V. BAM'da Tek Hâkim Olgusu ve Kurumsal Meşruiyet Sorusu

Bu noktada daha da radikal bir soru ortaya çıkmaktadır.

Eğer ikinci derece incelemenin fiilî hazırlık ve değerlendirme sürecinde dosyanın esaslı değerlendirmesi çoğu zaman tek bir üyenin çalışma kapasitesine bağlıysa, “çok üyeli yargısal denetim” düşüncesinin teorik güvencesi ile pratikteki karar üretim süreci arasında mesafe oluşabilmektedir.

Bu durum, yapay zekâ ile birlikte yeniden değerlendirilmelidir.

Çünkü yapay zekâ:

  • farklı hukuki ihtimalleri,
  • karşıt içtihatları,
  • farklı yorumları,
  • karar seçeneklerini

aynı anda ortaya koyabilir.

Bu nedenle geleceğin BAM modeli belki de:

“üç insan hâkim + kâtip + kalem personeli”

modelinden,

“yapay zekâ destekli yargısal değerlendirme sistemi + insan hâkim”

modeline dönüşebilir.

Daha radikal model ise BAM'ın tamamen kaldırılması ve yapay zekâ destekli bir ulusal yargısal denetim sistemi kurulmasıdır.

Bu sistem, bütün Türkiye'deki kararları aynı hukuk veri tabanından değerlendirerek farklı bölge adliye mahkemelerinin farklı hukuk anlayışları geliştirmesini önemli ölçüde azaltabilir.


VI. BAM Daireleri Arasındaki Farklılıklar Yapay Zekâ ile Görünür Hâle Gelecektir

Yargısal istikrar açısından en önemli meselelerden biri, aynı hukuki konuda farklı dairelerin farklı sonuçlara ulaşabilmesidir.

İnsan sisteminde bu durum bazen “takdir yetkisi”, “hukuki yorum farklılığı” veya “somut olayın özellikleri” ile açıklanabilir.

Fakat yapay zekâ bütün kararları aynı anda analiz edebildiğinde başka bir soru sorulacaktır:

Aynı kanun maddesi, aynı Yargıtay içtihadı ve benzer maddi olaylar karşısında neden iki farklı BAM dairesi farklı sonuçlara ulaşmaktadır?

Yapay zekâ böyle bir farklılığı anında ortaya çıkarabilir.

Dolayısıyla yapay zekâ yalnızca karar veren bir araç olmayacak;

yargının kendi içindeki tutarsızlıkları teşhir eden bir denetim mekanizması olacaktır.

Bu nedenle yapay zekâ yargısal istikrarı yalnızca hızlandırarak değil, yargısal farklılıkları görünür hâle getirerek de sağlayabilir.


VII. Yapay Zekâ ve Yargısal Kibir

Yapay zekânın yargı üzerindeki en ilginç etkilerinden biri teknik değil, psikolojiktir.

Yargı mensubu, mesleğinin doğası gereği toplum içinde özel bir konuma sahiptir.

“Ben hâkimim.”

“Ben savcıyım.”

“Ben yıllardır bu işi yapıyorum.”

“Bu dosyayı yıllardır inceliyorum.”

“Benim hukuki kanaatim budur.”

gibi ifadeler insan merkezli yargı sisteminin doğal sonuçlarıdır.

Yapay zekâ bu psikolojik üstünlük duygusunu zayıflatabilir.

Çünkü hâkim veya savcı karşısında:

  • mesleki kıdeme sahip olmayan,
  • makamı bulunmayan,
  • terfi beklemeyen,
  • maaş zammı talep etmeyen,
  • mesaiye kalıp kalmayacağını tartışmayan,
  • izin istemeyen,
  • emeklilik hesabı yapmayan

bir bilgi işleme sistemi olacaktır.

Bu durum, ironik biçimde, yargısal tevazunun gelişmesine katkı sağlayabilir.

Hâkim artık:

“Ben böyle düşünüyorum.”

demek yerine,

“Ben böyle düşünüyorum; ancak sistem bu konuda 3.247 benzer karar bulunduğunu ve bunların yüzde 82'sinin farklı yönde olduğunu gösteriyor.”

demek zorunda kalabilir.

Bu, hâkimin otoritesini azaltmaz.

Tam tersine, kişisel otoriteden gerekçelendirilmiş otoriteye geçişi sağlayabilir.


VIII. “Maaş Zammı” ve “Mesai” Argümanlarının Teknolojik Olarak Anlamsızlaşması

Yargı teşkilatında iş yükü tartışmalarının önemli bir kısmı insan emeğine dayanmaktadır.

Dosya sayısı arttığında:

“Personel yetersiz.”

“Hâkim sayısı artırılmalı.”

“Mesai yapıyoruz.”

“İş yükümüz çok fazla.”

“Ek ücret verilmelidir.”

gibi talepler ortaya çıkmaktadır.

Yapay zekâ bu döngüyü kırabilir.

Çünkü yapay zekâ için:

1.000 dosya ile 10.000 dosya arasındaki fark, insan emeğinde olduğu kadar dramatik değildir.

Yapay zekâ uyum sağlayabildiği ölçüde dosya sayısındaki artışı ölçekleyebilir.

Bu nedenle gelecekte yargı teşkilatında insan sayısının artırılması yerine hesaplama kapasitesinin artırılması daha önemli hâle gelebilir.

Bunun sonucunda yargı personelinin ücretlendirilmesi ve çalışma saatleri üzerinden yürütülen klasik iş yükü tartışması da yeniden şekillenecektir.


IX. Cumhuriyet Savcılığı Açısından Çok Daha Radikal Bir Sorun Ortaya Çıkmaktadır

BAM açısından yapay zekâ öncelikle dosya inceleme ve karar denetimi sorununu gündeme getirmektedir.

Cumhuriyet savcılığı açısından ise sorun daha temeldir.

Savcının soruşturma aşamasındaki temel faaliyetleri arasında:

  • delilleri değerlendirmek,
  • olayları sınıflandırmak,
  • şüpheliler arasındaki ilişkileri kurmak,
  • hukuki nitelendirme yapmak,
  • suçun unsurlarını araştırmak,
  • yeterli şüphe bulunup bulunmadığını değerlendirmek,
  • iddianame düzenlemek

yer almaktadır.

Bunların önemli bir kısmı bilgi toplama, sınıflandırma, ilişkilendirme ve hukuki değerlendirme faaliyetidir.

Bunlar da yapay zekânın en güçlü olduğu alanlar arasındadır.

Dolayısıyla yapay zekâ yalnızca hâkimin değil, savcının da çalışma biçimini kökten değiştirebilir.


X. “Yeterli Şüphe” ve Yapay Zekâ

Cumhuriyet savcısının kamu davası açabilmesi bakımından yeterli şüphenin bulunması temel bir eşiktir.

Fakat “yeterli şüphe” soyut bir kavramdır.

Savcı bu değerlendirmeyi:

  • ifade tutanakları,
  • kamera görüntüleri,
  • telefon kayıtları,
  • dijital materyaller,
  • banka hareketleri,
  • bilirkişi raporları,
  • tanık anlatımları,
  • kolluk tutanakları

gibi çok farklı kaynakları değerlendirerek yapmaktadır.

Yapay zekâ ise bu verilerin tamamını birlikte analiz edebilir.

Örneğin bir soruşturma dosyasında:

“A şüphelisinin olay tarihinde olay yerinde bulunma ihtimali nedir?”

“Tanık A'nın anlatımı ile kamera kaydı arasında hangi çelişkiler vardır?”

“Şüpheli B'nin savunması dosyadaki hangi delillerle çelişmektedir?”

“İddianamede ileri sürülen suçun hangi unsurları delillendirilmiştir?”

gibi sorulara sistematik cevap verebilir.

Bu durumda savcının klasik “dosyayı okuyup yeterli şüphe kanaatine ulaşması” modeli de teknolojik olarak sorgulanacaktır.


XI. Savcının Tanık Dinlememesi Sorunu

Burada daha önemli bir paradoks bulunmaktadır.

Ceza soruşturmasının gerçeğe ulaşma amacı taşıdığı kabul edilirken, soruşturma makamının doğrudan ve sistematik biçimde tanık dinlememesi veya duruşma faaliyetinden uzaklaşması, savcılığın klasik “maddi gerçeğin araştırılması” fonksiyonunun nasıl gerçekleştirildiği sorusunu gündeme getirebilir.

Eğer soruşturma makamı esas olarak:

kolluk → tutanak → dosya → savcı → iddianame

zinciri üzerinden çalışıyorsa, yapay zekâ bu zincirin bazı halkalarını insanlardan daha hızlı ve daha sistematik biçimde gerçekleştirebilir.

Bu durumda şu soru kaçınılmazdır:

Eğer savcı esas olarak dosyadaki bilgileri okuyup hukuki değerlendirme yapıyorsa, aynı dosya çok daha geniş veri setleriyle çalışan bir yapay zekâ tarafından analiz edilebildiğinde savcılığın bugünkü kurumsal biçiminin devamı gerçekten zorunlu mudur?


XII. Savcılığın Kaldırılması mı, Dönüştürülmesi mi?

Kanaatimce burada iki model tartışılmalıdır.

Birinci model: Savcılığın kaldırılması

Soruşturma faaliyetleri bağımsız soruşturma birimleri tarafından yürütülür.

Yapay zekâ:

  • delilleri toplar,
  • delilleri sınıflandırır,
  • çelişkileri belirler,
  • suçun unsurlarını analiz eder,
  • benzer kararları gösterir,
  • şüphe seviyesini raporlar.

İnsan hukukçu ise bu raporu denetler.

Kamu davasının açılması bakımından nihai karar ise yine insan makamında kalır.

İkinci model: Savcılığın yeniden yapılandırılması

Savcı artık klasik anlamda “dosya okuyan ve iddianame yazan kişi” olmaktan çıkar.

Savcı;

soruşturmanın hukuka uygunluğunu denetleyen, yapay zekânın delil analizini kontrol eden, şüpheli lehine ve aleyhine delillerin eşit biçimde değerlendirilmesini sağlayan ve kamu adına karar veren hukuk güvencesi makamına dönüşür.

Kanaatimce ikinci model daha gerçekçidir.

Çünkü yapay zekânın görevi savcıyı ortadan kaldırmak değil, savcının bugünkü rutin bilgi işleme faaliyetlerini ortadan kaldırmak olmalıdır.


XIII. “En Kötü Yapay Zekâ En İyi BAM Dairesinden Daha İyi Olabilir mi?”

Bu makalenin en tartışmalı tezi burada ortaya çıkmaktadır.

“En kötü yapay zekâ bile en iyi BAM dairesinden daha iyidir.”

Bu cümle, bugün için ampirik olarak kanıtlanmış bir gerçek olarak ileri sürülemez.

Ancak bir gelecek projeksiyonu ve normatif tez olarak son derece önemlidir.

Çünkü burada “iyi hâkim” ile “iyi yapay zekâ” arasındaki farkı belirleyen ölçüt yalnızca hukuk bilgisi değildir.

İyi bir yargısal sistem;

  • istikrarlı,
  • öngörülebilir,
  • tarafsız,
  • hızlı,
  • denetlenebilir,
  • gerekçeli,
  • eşitlikçi

olmalıdır.

Bir insan hâkim bunların tamamını her dosyada aynı seviyede gerçekleştiremeyebilir.

Yapay zekâ ise doğru tasarlandığında aynı metodolojiyi milyonlarca dosyaya uygulayabilir.

Dolayısıyla gelecekte asıl karşılaştırma:

“Yapay zekâ insan hâkimden daha zeki mi?”

şeklinde olmayacaktır.

Asıl soru:

“Aynı hukuki ölçütleri bütün vatandaşlara aynı biçimde uygulayan bir sistem mi, yoksa aynı ölçütleri farklı insanlara farklı biçimlerde uygulayabilen bir sistem mi daha adildir?”

olacaktır.

Bu sorunun cevabı yapay zekânın lehine sonuçlanabilir.


XIV. Ancak Yapay Zekânın Hâkimi Tamamen Ortadan Kaldırması Gerekmiyor

Burada önemli bir ayrım yapılmalıdır.

Yapay zekâya karşı ileri sürülen:

“Makine hâkim olamaz.”

itirazı tek başına yeterli değildir.

Çünkü önerilen sistemin amacı mutlaka makinenin hâkim olması değildir.

Daha isabetli model şudur:

Yapay zekâ = olağanüstü bilgi işleme kapasitesi

İnsan hâkim = nihai hukuki ve etik sorumluluk

Bu modelde hâkim:

  • binlerce sayfayı tek tek taramak,
  • yüzlerce karar aramak,
  • mevzuat değişikliklerini elle kontrol etmek,
  • bütün benzer dosyaları kendisi bulmak

zorunda kalmaz.

Bunları yapay zekâ yapar.

Hâkim ise:

“Bu sistemin ulaştığı sonuç hukuken kabul edilebilir mi?”

sorusunu cevaplar.

Böylece hâkimin işi dosya okumaktan karar vermeye dönüşür.


XV. Avrupa Yaklaşımı da Artık Bu Tartışmanın İçindedir

Bu düşünceler bütünüyle spekülatif değildir.

CEPEJ'in güncel yaklaşımı yapay zekânın adalet sistemlerinde kullanılabileceğini kabul etmekte; özellikle dava yönetimi, belge işleme, hukuki araştırma ve karar taslaklarının hazırlanması gibi alanlarda önemli faydalar öngörmektedir.

Bununla birlikte Avrupa yaklaşımı, yapay zekânın nihai yargısal kararın yerine geçmemesi gerektiğini vurgulamaktadır.

Bu yaklaşımın önemi şudur:

Avrupa hukukunda artık tartışma:

“Yapay zekâ mahkemelere girebilir mi?”

noktasını aşmıştır.

Tartışma:

“Yapay zekâ hangi yargısal faaliyetleri gerçekleştirebilir ve hangi faaliyetler insanın elinde kalmalıdır?”

noktasına gelmiştir.

CEPEJ'in 2026 tartışmalarında da meselenin “yargının ne ölçüde otomatikleştirileceği” değil, “yargısal faaliyetin hangi bölümünün zorunlu olarak insanî kalması gerektiği” şeklinde formüle edilmesi son derece dikkat çekicidir.


XVI. İnsan Hâkimin Son Kalesi: Vicdan

Yapay zekânın karşısındaki en güçlü argümanlardan biri vicdandır.

Bir makine:

“Bu kararın insan hayatına etkisi nedir?”

sorusunu istatistiksel olarak analiz edebilir.

Ancak insanın yaşadığı vicdanî tecrübeyi aynen yaşayamaz.

Bu nedenle insan hâkimin tamamen ortadan kaldırılması bugün için doğru bir öneri değildir.

Fakat bundan şu sonuç çıkmaz:

“O hâlde bütün yargısal faaliyetleri insanlar yapmaya devam etmelidir.”

Tam tersine.

İnsan yalnızca insanın yapması gereken işi yapmalıdır.

Geri kalan işlerin önemli bölümü yapay zekâya bırakılmalıdır.


XVII. BAM'ın Kaldırılması İçin En Güçlü Argüman: İşlev Kaybı

BAM'ın gelecekte kaldırılmasını savunmanın en güçlü gerekçesi “yapay zekâ hâkimden daha zekidir” değildir.

Asıl gerekçe şudur:

BAM'ın kuruluşunda bulunan bazı işlevler teknolojik olarak gereksiz hâle gelebilir.

Eğer ulusal bir yapay zekâ sistemi:

  • bütün ilk derece kararlarını,
  • bütün ilgili mevzuatı,
  • bütün Yargıtay içtihatlarını,
  • AYM kararlarını,
  • aynı konudaki diğer BAM kararlarını,
  • bilimsel görüşleri

eş zamanlı analiz edebiliyorsa, bölgesel olarak örgütlenmiş ikinci derece yargı mekanizmasının bilgi işleme işlevi ciddi ölçüde anlamsızlaşabilir.

Bu durumda geleceğin sistemi:

İlk derece mahkemesi → ulusal yapay zekâ destekli yargısal denetim → Yargıtay

şeklinde kurulabilir.

BAM ise tarihsel bir kurum olarak ortadan kalkabilir.


XVIII. Savcılık İçin de Benzer Bir Gelecek Öngörülebilir

Benzer şekilde savcılık da:

“iddianame yazan hukukçu”

olmaktan çıkıp,

“soruşturmanın hukuka uygunluğunu denetleyen insanî güvence makamı”

hâline getirilebilir.

Daha radikal bir sistemde ise soruşturma:

kolluk + bağımsız soruşturma birimi + yapay zekâ

tarafından yürütülebilir.

Savcıların görevi ise daha çok:

  • insan hakları denetimi,
  • delillerin hukuka uygunluğu,
  • şüpheli hakları,
  • kamu yararı,
  • kovuşturma politikası

alanlarına kaydırılabilir.

Böylece savcıların günlük faaliyetlerinin önemli bir kısmını oluşturan dosya okuma ve iddianame hazırlama faaliyetleri teknolojik sistem tarafından desteklenebilir.


XIX. Yargının Geleceği: Daha Az İnsan, Daha Fazla Sorumluluk

Yapay zekâ yargı sisteminden insanı tamamen çıkarmamalıdır.

Fakat paradoksal biçimde yargı sisteminde daha az insan kullanılırken insanın sorumluluğu artabilir.

Bugün bir hâkim zamanının önemli bir kısmını:

  • okumaya,
  • aramaya,
  • sınıflandırmaya,
  • yazmaya

harcamaktadır.

Gelecekte bunların önemli kısmını yapay zekâ yapacaktır.

Hâkim ise daha fazla:

  • hukuki değerlendirme,
  • adalet,
  • ölçülülük,
  • temel hak,
  • vicdan,
  • gerekçelendirme

üzerinde yoğunlaşacaktır.

Bu, hâkimlik mesleğini küçültmez.

Tam tersine hâkimliği kalem işlerinden kurtarıp gerçek anlamda yargısal bir meslek hâline getirebilir.


XX. Sonuç: Yapay Zekâ Yargıyı Değil, Yargının Alışkanlıklarını Sorgulatmaktadır

Yapay zekânın yargıya getirdiği asıl tehdit, hâkimlerin veya savcıların işlerini kaybetmesi değildir.

Asıl tehdit şudur:

Yapay zekâ, yargı teşkilatının insan merkezli olarak oluşturulmuş bütün kurumsal varsayımlarını sorgulanabilir hâle getirmektedir.

Bölge adliye mahkemeleri bakımından:

“Neden dosyayı ikinci kez insan okusun?”

Cumhuriyet savcılığı bakımından:

“Neden büyük ölçüde bilgi toplama ve dosya değerlendirme faaliyetini insan gerçekleştirsin?”

soruları artık ertelenemez.

Bu sorulara verilecek cevap “çünkü yüzyıllardır böyle yapıyoruz” olamaz.

Yargı teşkilatının hiçbir kurumu sırf tarihsel olarak var olduğu için korunmamalıdır.

Bir kurumun varlık sebebi işlevdir.

İşlev teknolojik olarak ortadan kalkıyorsa kurum da değişmelidir.

Bu nedenle geleceğin yargı reformu yalnızca:

“Daha fazla hâkim alalım.”

“Daha fazla savcı alalım.”

“Yeni BAM daireleri kuralım.”

“Personel sayısını artıralım.”

mantığıyla yürütülemez.

Asıl soru:

“Bu işi neden hâlâ insan yapıyor?”

olmalıdır.

Bu sorunun cevabı artık eskisi kadar kolay değildir.

Çünkü yapay zekâ:

  • daha hızlı okuyabilir,
  • daha fazla veri karşılaştırabilir,
  • daha geniş bir yargısal hafızaya sahip olabilir,
  • farklı kararları aynı anda analiz edebilir,
  • yargısal çelişkileri tespit edebilir,
  • kişisel önyargılardan büyük ölçüde arındırılabilir,
  • yorulmaz,
  • izin istemez,
  • mesai tartışmaz,
  • terfi beklemez,
  • maaş zammı talep etmez.

Bütün bunlar, insanın yargıdaki yerini ortadan kaldırmak için değil, insanın yargıdaki yerini yeniden tanımlamak için kullanılmalıdır.

Sonuç olarak gelecekte iki ihtimal bulunmaktadır.

Birinci ihtimal, yapay zekâyı mevcut yargı sistemine ekleyerek XXI. yüzyıl teknolojisiyle XX. yüzyıl kurumlarını işletmeye devam etmektir.

İkinci ihtimal ise çok daha radikaldir:

Yapay zekânın ortaya çıkardığı yeni imkânlardan hareketle yargı teşkilatının kendisini yeniden tasarlamak.

İkinci yol tercih edildiğinde BAM'ın kaldırılması veya işlevinin kökten değiştirilmesi; Cumhuriyet savcılığının ise klasik soruşturma ve iddianame makamından çıkarılarak hukuka uygunluk ve insan hakları güvencesi makamına dönüştürülmesi ciddi biçimde tartışılmalıdır.

Ve belki de geleceğin hukukçularının en önemli sorusu şu olacaktır:

“Yapay zekâ hâkim olabilir mi?”

Oysa daha doğru soru şudur:

“Yapay zekâ insanın yaptığı yargısal işlerin yüzde doksanını yapabiliyorsa, yüzde onunu yapmak için neden yüzde yüzlük bir insan bürokrasisi kurmaya devam ediyoruz?”

Bu soru, yalnızca teknolojik değil, anayasal ve kurumsal bir sorudur.

Çünkü yapay zekâ geliştikçe mesele artık insanın makine tarafından değiştirilmesi değildir.

Mesele, işlevini kaybeden kurumların insan tarafından savunulmaya devam edilip edilmeyeceğidir.

Ve belki de yapay zekânın yargıya yapacağı en büyük katkı, daha hızlı karar vermesi değil; yargının kendisine şu soruyu sordurması olacaktır: “Bana gerçekten hâlâ ihtiyaç var mı?”

Etiyopya–Eritre Sorunu: Tarihsel Husumetten Kızıldeniz Jeopolitiğine, Sınır Uyuşmazlığından Bölgesel Savaşa Uzanan Çok Katmanlı Bir Kriz

  Etiyopya–Eritre Sorunu: Tarihsel Husumetten Kızıldeniz Jeopolitiğine, Sınır Uyuşmazlığından Bölgesel Savaşa Uzanan Çok Katmanlı Bir Kriz U...

TIBBİ ETİK