26 Temmuz 2026 Pazar

Taleple Bağlılık İlkesi

 

İcra mahkemesi taleple bağlıdır. Davacı taraf dilekçesinde hangi icra dosyasındaki haczedilen mallara ilişkin istihkak iddiasında bulunuyorsa o mallara ilişkin değerlendirme yapılması gerekir. Mahkemenin ısrarla dava konusu takip dışındaki takip dosyalarındaki mallara ilişkin haczin kaldırılmasına karar vermesi, 12.HD’nce dosyanın esas mahkemesinden farklı bir mahkemeye gönderilmesine neden olmuştur.[1]



[1] “Dava, üçüncü kişinin İİK'nın 96. vd. maddelerine dayalı istihkak iddiasına ilişkindir. Mahkemece yapılan ilk yargılama sonucunda, davanın kabulüne, Bursa 1. İcra Dairesi'nin 2013/5857 ve 2013/7865 esas sayılı dosyalarda davaya konu malların üzerindeki hacizlerin kaldırılmasına karar verilmiş, karar davalı alacaklı tarafından temyiz edilmiş, Dairemizin 11.12.2024 tarih, 2024/4264 Esas, 2024/10457 Karar sayılı ilamı ile;  dava konusu edilmeyen Bursa 1. İcra Dairesi'nin 2013/5857 sayılı icra dosyasındaki hacizlerin kaldırılmasına karar verilmesinin doğru olmadığı, ayrıca tazminat açısından gerekçe ile hüküm arasında ve hükmün içeriğinde çelişki yaratıldığı gerekçesi ile hükmün bozulmasına karar verilmiştir. Mahkemece, Bursa 1. İcra Dairesi'nin 2013/5857 (Bursa 2. Genel İcra Müdürlüğü 2023/149977) ve Bursa 1. İcra Dairesi'nin 2013/7865 (Bursa 2. Genel İcra Müdürlüğü 2023/104716) sayılı dosyalarındaki mallar üzerindeki hacizlerin kaldırılmasına, davacının tazminat talebinin reddine karar verilmiş, karar davalı alacaklı tarafından temyiz edilmiştir. Somut olayda, dava dilekçesinde Bursa 1. İcra Müdürlüğü'nün 2013/7865 esas sayılı dosyasında haczedilen makinalar üzerindeki hacizlerin kaldırılması talep edilmiş, Mahkemece de bozma öncesi verilen 07.10.2020 tarihli kararda da, sadece Bursa 1. İcra Müdürlüğü'nün 2013/7865 esas sayılı dosyasında haczedilen makinalar üzerindeki hacizlerin kaldırılmasına karar verilmiş ise de; sonraki kararlarında dava konusu edilmeyen Bursa 1. İcra Dairesi'nin 2013/5857 sayılı dosyasındaki hacizlerin de kaldırılmasına karar verildiği, Mahkemece bozma ilamında açıkça talep aşılarak dava konusu edilmeyen Bursa 1. İcra Dairesi'nin 2013/5857 sayılı dosyasındaki hacizlerin de kaldırılmasına karar verilmesinin doğru olmadığı belirtilmiş olmasına rağmen, Mahkemece ısrarla dava konusu edilmeyen icra dosyasındaki hacizlerin kaldırılmasına karar verilmesi, bozma ilamının gereklerinin yerine getirilmemesi bozmayı gerektirmiştir. Öte yandan,1086 sayılı HUMK 429. Maddesinde; "Yargıtay ilgili Dairesince temyiz edilen kararı bozarsa davayı karar vermiş olan Mahkemeye veya uygun göreceği diğer bir Mahkemeye gönderir." düzenlemesi yer almaktadır. Bu durumda, eldeki davanın 2013 yılında açılması, Mahkemece verilen kararların birden fazla Yargıtay’ın ilgili dairelerince bozulması, son bozma ilamında açıkça talep aşımı yapıldığı belirterek dava konusu edilmeyen  Bursa 1. İcra Müdürlüğü'nün 2013/5857 esas sayılı dosyası ile ilgili karar verilmemesi gerektiği belirtilmesi karşısında anılan hususlar bir arada değerlendirildiğinde HUMK 429/1. maddesi gereği karar verilmek üzere dosyanın Bursa 4.İcra Mahkemesine gönderilmesine karar verilmesi gerekmektedir.

Kabule göre de, taraflar arasında, dava konusu yapılan mahcuz mallara ilişkin istihkak davasının devamı sırasında, mahcuzların ihale ile  satılması halinde, istihkak davası İİK'nun 97/10. maddesi uyarınca satış bedeline dönüşür. Eldeki davaya konu menkullerin satışının yapıldığı iddiası olduğuna göre, satış yapılıp yapılmadığı, satış yapılmış ise bedel üzerinden devam edilerek karar verilmesi gerektiği hususunun dikkate alınmaması da isabetsizdir.”12.HD. 03/06/2026 gün, 2026/1810 Esas, 2026/3949 Karar,

25 Temmuz 2026 Cumartesi

 

Josef Stalin'in Liderliğinin Zayıf Yönleri ve Tarihsel Hataları

Giriş

Josef Stalin, yirminci yüzyılın en etkili ve aynı zamanda en tartışmalı devlet adamlarından biridir. Sovyetler Birliği'ni kısa sürede ağır sanayi devi hâline getirmesi ve II. Dünya Savaşı'nda Nazi Almanyası'nın yenilgisinde önemli bir rol oynaması, destekçileri tarafından başarı olarak değerlendirilmektedir. Bununla birlikte, uyguladığı baskıcı yönetim anlayışı, milyonlarca insanı etkileyen siyasi tasfiyeler, ekonomik politikaları ve stratejik hataları nedeniyle tarihçilerin önemli bir bölümü tarafından sert biçimde eleştirilmektedir.

Stalin'in liderliği, yalnızca otoriter karakteri nedeniyle değil, eleştiriye kapalı karar alma mekanizmasının yol açtığı ağır sonuçlar nedeniyle de incelenmektedir.

1. Eleştiriye Tahammülsüz Bir Yönetim

Stalin'in en belirgin zayıflıklarından biri, farklı görüşlere karşı neredeyse mutlak bir tahammülsüzlük göstermesiydi. Parti içinde kendisini eleştirebilecek isimler zamanla tasfiye edildi; birçok yönetici, asker, akademisyen ve bürokrat "halk düşmanı" suçlamasıyla görevden alındı, sürgüne gönderildi veya idam edildi.

Bu durum, karar alma süreçlerinde alternatif görüşlerin tamamen ortadan kalkmasına neden oldu. Bürokratlar, yanlış olduğunu düşündükleri kararları dahi eleştirmek yerine uygulamayı tercih ettiler. Böylece yönetim sistemi, hataları düzelten değil, hataları büyüten bir yapıya dönüştü.

2. Büyük Tasfiyeler ve Devlet Kapasitesinin Zayıflaması

1936-1938 yılları arasında gerçekleştirilen "Büyük Tasfiye" (Great Purge), Stalin'in en ağır siyasi hatalarından biri olarak değerlendirilmektedir.

Binlerce subay, mühendis, bilim insanı ve devlet görevlisi ya idam edildi ya da Gulag çalışma kamplarına gönderildi.

Özellikle Kızıl Ordu'nun üst komuta kademesinin önemli bölümünün tasfiye edilmesi, Sovyet ordusunun profesyonel kapasitesini ciddi biçimde zayıflattı. Nitekim Almanya'nın 1941 yılındaki Barbarossa Harekâtı'nın ilk aylarında Sovyet ordusunun yaşadığı ağır kayıpların sebepleri arasında bu tasfiyeler de gösterilmektedir.

3. Tarımın Zorla Kolektifleştirilmesi

1929 yılında başlatılan zorunlu kolektifleştirme politikası, Stalin döneminin en tartışmalı uygulamalarından biridir.

Özel mülkiyet büyük ölçüde kaldırılmış, milyonlarca köylü kolhoz ve sovhoz adı verilen kolektif çiftliklerde çalışmaya zorlanmıştır.

Direnen köylüler "kulak" olarak damgalanmış; yüz binlercesi sürgün edilmiş, mallarına el konulmuş veya hapsedilmiştir.

Politikanın uygulanış biçimi, üretimin kısa sürede düşmesine ve ciddi kıtlıklara yol açmıştır. Özellikle 1932-1933 yıllarında Sovyetler Birliği'nin çeşitli bölgelerinde yaşanan büyük kıtlık, milyonlarca insanın ölümüne neden olmuştur. Bu olayların niteliği konusunda tarihçiler arasında görüş ayrılıkları bulunsa da, Stalin yönetiminin izlediği politikaların felaketin derinleşmesinde önemli rol oynadığı konusunda geniş bir uzlaşı bulunmaktadır.

4. Hitler'e Güvenmesi ve Barbarossa Harekâtı

Stalin'in en ciddi stratejik hatalarından biri, Adolf Hitler'in Sovyetler Birliği'ne saldırmayacağına uzun süre inanmasıydı.

İngiliz istihbaratı, Sovyet ajanları ve hatta Alman kaynaklarından gelen çok sayıda uyarıya rağmen Stalin, bunların büyük bölümünü provokasyon olarak değerlendirdi.

22 Haziran 1941'de Almanya'nın Barbarossa Harekâtı'nı başlatmasıyla Sovyetler hazırlıksız yakalandı.

Savaşın ilk aylarında milyonlarca Sovyet askeri öldü veya esir düştü; binlerce tank ve uçak imha edildi.

Birçok askerî tarihçi, Stalin'in istihbarat raporlarını dikkate almamasını savaş tarihinin en pahalı yanlış değerlendirmelerinden biri olarak kabul etmektedir.

5. Korku Kültürünün Bilim ve Ekonomiye Etkisi

Stalin döneminde bilimsel tartışmalar da siyasetin etkisi altına girdi.

Örneğin Trofim Lysenko'nun bilimsel temeli zayıf tarım teorileri, Stalin'in desteği sayesinde resmî politika hâline getirildi.

Gerçek genetik araştırmaları yasaklandı; birçok bilim insanı görevden alındı veya tutuklandı.

Bunun sonucu olarak Sovyet biyoloji bilimi onlarca yıl geriye gitti ve tarımsal verimlilik olumsuz etkilendi.

6. Gulag Sistemi

Stalin döneminde milyonlarca insan çalışma kamplarına gönderildi.

Bu kamplar yalnızca suçlular için değil; muhalifler, sıradan vatandaşlar, savaş esirleri ve çeşitli etnik gruplar için de kullanıldı.

Zorla çalıştırma sistemi, ekonomik üretim amacıyla kullanılmasına rağmen ağır insan hakları ihlallerine yol açtı.

7. Kişilik Kültü

Stalin, zamanla kendisini devletin ve sosyalizmin vazgeçilmez lideri olarak gösteren kapsamlı bir kişilik kültü oluşturdu.

Basın, eğitim sistemi ve sanat büyük ölçüde propaganda amacıyla kullanıldı.

Bu kültür, yöneticilerin gerçek sorunları dile getirmesini engellediği gibi, yanlış kararların sorgulanmasını da zorlaştırdı.

Sonuç

Stalin'in yönetimi, Sovyetler Birliği'nin sanayileşmesi ve II. Dünya Savaşı'ndaki zaferi gibi önemli tarihsel gelişmelerle anılmaktadır. Ancak aynı yönetim; siyasi baskılar, kitlesel tasfiyeler, zorunlu kolektifleştirme, kıtlıklar, çalışma kampları ve eleştiriye kapalı yönetim anlayışı nedeniyle tarihin en ağır insan hakları ihlallerinden bazılarına da sahne olmuştur.

Stalin örneği, güçlü liderliğin tek başına başarılı yönetim anlamına gelmediğini göstermektedir. Devletlerin uzun vadede sağlıklı işleyebilmesi için hukukun üstünlüğü, bağımsız kurumlar, özgür basın, bilimsel eleştiri ve ifade özgürlüğü büyük önem taşımaktadır. Kararların eleştirilebildiği sistemler, yöneticilerin hatalarını zamanında fark etmelerine imkân tanırken; eleştirinin bastırıldığı rejimlerde yanlış politikalar çoğu zaman çok daha ağır insani ve ekonomik sonuçlar doğurmaktadır.



Serçelerin Sustuğu Gün, İnsanların da Susturulduğu Gündü










 Serçelerin Sustuğu Gün, İnsanların da Susturulduğu Gündü

1958 yılında Çin'de Mao Zedong'un başlattığı "Dört Zararlıya Karşı Kampanya" (Four Pests Campaign), tarihin en ibret verici kamu politikalarından biri olarak anılır. Bu kampanyanın hedeflerinden biri de serçelerdi. Mao, serçelerin tahıl tükettiğini ve üretimi azalttığını düşünerek ülke genelinde milyonlarca insanı serçeleri yok etmeye çağırdı. İnsanlar günlerce tencere ve tavalara vurarak serçelerin konmasını engelledi, kuşlar yorgun düşüp gökten düşene kadar uçmaya zorlandı; yuvalar dağıtıldı, yumurtalar kırıldı ve sayısız serçe öldürüldü.

İlk bakışta mantıklı görünen bu kararın çok kısa sürede ağır sonuçları ortaya çıktı. Serçeler yalnızca tahıl yemiyor, aynı zamanda ekinlere zarar veren çekirge ve diğer böcekleri de tüketiyordu. Serçe popülasyonunun neredeyse ortadan kaldırılmasıyla böcekler kontrolsüz biçimde çoğaldı. Tarım ürünleri büyük zarar gördü. Zaten "Büyük İleri Atılım" politikalarının yol açtığı yapısal sorunlarla birleşen bu gelişme, tarihin en büyük kıtlıklarından birinin derinleşmesine katkıda bulundu ve milyonlarca insan hayatını kaybetti.

Bu olayın en önemli yönü ise yalnızca ekolojik dengenin bozulması değildir. Asıl dikkat çekici husus, böylesine büyük bir yanlışın neden zamanında durdurulamadığıdır.

Bilim insanları, ziraat uzmanları veya sıradan vatandaşlar bu politikanın yanlış olduğunu söyleyebilseydi ne olurdu? Serçelerin ekosistemdeki rolü özgürce tartışılabilseydi, eleştirenler "devrim düşmanı" ya da "karşı devrimci" ilan edilmek yerine dinlenseydi, belki de milyonlarca serçe öldürülmeyecek, tarımsal denge bozulmayacak ve felaket bu ölçüde büyümeyecekti.

Otoriter yönetimlerin en büyük zaafı da burada ortaya çıkar. Güç sahibi kişiler hata yapabilir; hatta çok büyük hatalar yapabilir. Ancak bu hataları felakete dönüştüren şey, onları eleştirecek insanların susturulmuş olmasıdır. Bir toplumda insanlar düşüncelerini özgürce ifade edemiyorsa, yanlış kararlar yalnızca uygulanmakla kalmaz; aynı zamanda doğruluğu sorgulanamaz "mutlak gerçekler" hâline gelir.

İfade özgürlüğü yalnızca bireysel bir hak değildir; aynı zamanda kamusal aklın işleyebilmesi için vazgeçilmez bir güvenlik mekanizmasıdır. Serbest eleştiri, yöneticilerin itibarını zedelemek için değil, onların hatalarını büyümeden görebilmeleri için vardır. Bilimsel görüşlerin, farklı düşüncelerin ve muhalif seslerin özgürce dile getirilebildiği toplumlarda yanlış politikaların düzeltilme ihtimali çok daha yüksektir.

Mao'nun serçe kampanyası, tek bir kişinin yanılabileceğini; fakat milyonlarca insanın o yanlışı dile getirmesinin engellendiği bir düzende bu yanılgının ulusal bir felakete dönüşebileceğini göstermektedir. Bir kararın yanlış olduğunu söylemenin suç sayıldığı yerde, yanlış kararların bedelini yalnızca yöneticiler değil, bütün toplum öder.

Bu nedenle ifade özgürlüğü, yalnızca konuşma hakkı değildir. Aynı zamanda toplumun kendi kendini düzeltme kapasitesidir. Eleştiri, yönetime karşı bir tehdit değil; yönetimin en önemli emniyet supabıdır. Tarih, susturulan insanların çoğu zaman haklı çıktığını; susturulmuş eleştirilerin ise bazen milyonlarca insanın hayatına mal olabilecek sonuçlar doğurduğunu defalarca göstermiştir. Serçelerin hikâyesi de bunun en çarpıcı örneklerinden biridir.


12 Temmuz 2026 Pazar

Chat GPT'nin sürekli sahtekarlık yapması

 Son dönemlerde çeviri için gönderdiğim metinleri hatalı çeviriyor ve kasıtlı olarak içerikle uyumsuz çeviriler yapıyor. 


Yapay zeka denilen şey tamamen fos çıktı. Berbat bir olaya döndü. Tam çeviri yapmasını defaaten söylememe rağmen saçma sapan şeyler yazıyor. 

4 Temmuz 2026 Cumartesi

Yener Ünveri bütün çalışmalardaki atıflardan çıkarttım.

 

Bilimsel niteliğinin zayıf olduğunu, uygulama konusunda da fikir sahibi olmadığını düşündüğüm için yener ünvere hiçbir atıf yapmama kararı aldım. 

28 Haziran 2026 Pazar

Kan iftirası Milattan Önce 2. yüzyıla dayanması kadar komik bir şey olabilir mi

 Tarihsel olarak, kan iftiraları genellikle Pasha Bayramı'na yakın bir zamanda gerçekleşir; Yahudiler, Hristiyan çocukların kanını matza pişirmek için kullanmakla suçlanırdı. Bu tür suçlamaların Paskalya'ya yakınlığı, Yahudilerin İsa'nın Tutku ve Çarmıha Gerilmesi'nden sorumlu olduğuna dair devam eden inançla da ilişkilendirilirdi. Kan iftiraları ve kuyu zehirlenmesi iddiaları, Orta Çağ boyunca ve modern döneme kadar Avrupa'daki Yahudi zulmünde ana bir tema olmuştur. 19. yüzyılda modern antisemitizmin gelişiminde merkezi bir unsur oldular.

Kan iftirası suçlamaları genellikle pogromlar gibi antisemitik kitlesel şiddete yol açtı. 

Tevrat'ta cinayet açıkça yasaktır, tıpkı eski pagan dinlerinde uygulanan kan kurbanları gibi. Aslında, Yahudi diyet yasaları (kashrut), yiyecekte kan tüketimini yasaklar ve tüketilmeden önce kesilen hayvanlardan tüm kanların çekilmesini zorunlu kılmaktadır.

Orta Çağ'da Kan İftiraları

 

Yahudilere yönelik kan iftirası suçlamalarına dair en eski referanslar, MÖ 2. yüzyılda Apion'un Helenistik yazılarında bulunabilir. Ancak, Batı Avrupa'da Hristiyanlığın yayılması, özellikle 12. yüzyılda Birinci Haçlı Seferi'nin ardından kan iftirası mitinin büyümesine yol açtı.

Orta Çağ'da Avrupa'da ilk kan iftirası vakası, 1144'te William of Norwich'in davası olmuştur. Norwich, İngiltere'deki Yahudiler, ormanda bıçaklanarak öldürülmüş genç bir çocuğun (William) cesedi bulunmasının ardından ritüel cinayetle suçlandı. Bu durumda, Norwich'teki Yahudilerin "Paskalya'dan önce bir Hristiyan çocuğu ['çocuk şehit' William] satın alıp onu Rabbimiz'in işkence gördüğü tüm işkencelerle işkence ettikleri ve Uzun Cuma günü Rabbimize nefretiyle onu bir hırda astıkları" iddia edildi.

Sonraki vakalar Gloucester, İngiltere'de kaydedildi (1168); Blois, Fransa (1171); Saragossa, İspanya (1182); Bristol, İngiltere (1183); Fulda, Almanya (1235); Lincoln, İngiltere (1255); ve Münih, Almanya (1286) ile birlikte bulundu. Ortaçağ şairi Geoffrey Chaucer'ın "Başrahipin Hikayesi" (Canterbury Hikayeleri'nde) de kan iftirası motifini kullanır ve Yahudileri, Hristiyan çocukları öldürme dürtüleriyle uyarılırlar.

Yahudilerin Hristiyan kanına olan ihtiyacı motifi Orta Çağ'a yayıldı. Bu, 14. yüzyılın ortalarında Kara Ölüm sırasında Yahudilerin kuyu zehirlemesi iddialarıyla birleşti. 15. yüzyıla gelindiğinde, motif Batı ve Orta Avrupa'da yaygınlaştı. Bu durum, kan iftiralarının iddia edilen kurbanlarının mucizeleriyle ilgili efsanelere yol açtı. 1475 yılında, iki yaşındaki Simon adlı bir çocuk, Paskalya zamanına geldiğinde İtalya'nın Trent şehrinden kayboldu. Babası, yerel Yahudi topluluğu tarafından Pesah'ta matzah yapmak amacıyla kaçırılıp öldürüldüğünü iddia etti. Tüm Yahudi topluluğu tutuklandı ve işkence altında itiraf etmeye zorlandı, ardından idam cezasına çarptırıldı ve kazığda yakıldı. Simon of Trent'e yüzlerce mucize atfedildikten sonra, onun adına İtalya, Almanya ve Avusturya'da yayılan dini bir kült oluştu ve 16. yüzyılda azizlik unvanı verildi (sonrasında 1965'te papa tarafından kaldırıldı).

16. ile 19. yüzyıllarda Kan İftiraları

 

Alman teolog ve Protestan Reformu'nun kilit ismeni Martin Luther, Yahudilerin Hristiyan kanını kullanmasını gerçek olarak kabul ederek (1543'te yayımlanmış) adlı eserinde kan iftirası suçlamasına daha fazla inandırıcılık kazandırdı.

17. yüzyıla gelindiğinde, kan iftiraları Doğu Avrupa'da, özellikle Polonya ve Litvanya'da giderek yaygınlaştı. Yahudiler, Orta Çağ'da Alman topraklarından Polonya'ya taşınmışlardı; karşılığında Polonyalı soyluların koruma sözü verilmişti. Ancak Polonya'daki Yahudiler için koşullar kötüleştikçe, kan iftira davaları yayıldı. 1690 yılında, Gavriil Belostoksky adında altı yaşındaki bir çocuk, Polonya-Litvanya Birliği'ndeki Zverki'deki evinden kaçırıldı; Shutko adında bir Yahudi Bialystok'ta çocuğu öldürmekle suçlandı ve çocuk Rus Ortodoks kilisesinde aziz oldu.

Doğu Avrupa'daki kan iftirası suçlamaları genellikle Yahudi karşıtı isyanlar, pogromlar veya katliamların patlak vermesine yol açtı. 1903 Kishinev pogromu  Rus İmparatorluğu'nun başkenti Bessarabya'nın başkenti Kishinev'in yaklaşık 15 mil (25 km) kuzeyinde bulunan Dubossary kasabasında bir Hristiyan çocuğun öldürülmesiyle başladı. Rusça antisemitik gazete The Bessarabian'da yayımlanan makalelerle tetiklenen pogrom, 19 Nisan 1903'te (Paskalya Pazarı) patlak verdi. Üç gün süren isyanlarda yaklaşık 50 Yahudi öldü ve yüzlerce kişi yaralandı. Yüzlerce Yahudi evi ve iş yeri yağmalandı ve yıkıldı.

1911'de Menachem Mendel Beilis'in bir Hristiyan çocuğu öldürmekle suçlandığı (ve 1913'te bir duruşmada beraat ettiği Beilis Olayı), Çarlık Rusyası'nın antisemitik politikalarına yönelik uluslararası eleştirilere yol açtı.

19. yüzyılda kan iftirası suçlamaları Avrupa'nın ötesine de yayıldı. 1840 Şam Olayı ve 1910 Şiraz (İran) kan iftirası, kan iftira suçlamasının Arap dünyasında yayılmasını işaret etti.

Nazi Propagandasında Kan İftiraları

 
Alman dergisinin siyah-beyaz bir kopyası. Bazı metin blokları koyu kırmızı renkte vurgulanmıştır ve sayfanın büyük bir kısmı ortaçağ sanat eserleriyle kaplıdır.

Nazi yayını Der Stürmer'in en popüler sayısının ön sayfası, Yahudiler tarafından işlendiği iddia edilen bir ritüel cinayetin ortaçağ tasvirinin yeniden basımıyla birlikte.

Krediler:
  • ABD Holokost Anıt Müzesi, Virginius Dabney'nin izniyle

Naziler, kan iftirası suçlamasını antisemitik propagandalarında etkili bir şekilde kullandılar. 1923'te Julius Streicher sık kan iftirası motifini kullanan şiddetli antisemitik gazetesi Der Stürmer'i (Saldırgan) kurdu. Mayıs 1934 tarihli Der Stürmer cildi, özellikle kan iftirasına adanmıştı ve Yahudileri Hristiyanların kanını Yahudi dini ritüellerinde kullanmak için güvence altına almak için ritüel cinayet uygulamakla suçladı ve başlığı "Yahudi İnsanlığına Karşı Yahudi Cinayet Planı Ortaya Çıktı" başlığıyla öne çıktı.

Kan İftirası ve Kielce Pogromu (Temmuz 1946)

 

27 Haziran 2026 Cumartesi

Ortaokula iki korumayla çocuğunu gönderen başsavcı

 


İzmir savcısı olmuş...

Yazık ya...

Emeklisi gelmiş hukuk fakültesi çalışanları

 Kaç makaleniz var?

 Yabancı dil durumu ne?

Literatüre katkınız ne? 

Kimlere yüksek lisans ya da doktora yaptınız?

Sosyal medya platformlarında makaleleriniz, konuşmalarınız var mı? 

Güncel olayları  karşılayabilecek kapasiteniz var mı?

Soruşturulabilir konulardır. 



Balıkesir Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi

 Buraya oldukça orjinal ve emsalleriyle kıyaslandığında dünya literatüründe yer alabilecek makale gönderdim. 

Oldukça ilgisiz bir akademik personeli yayın için görevlendirmişler. Buna editör diyemeyeceğim. 

O kada alakısız, o kadar farkındalıksız ki.. Ne bir bilgilendirme yapıyor. İnsan hiçbir şey yapamasa bir mesaj atar. 

Allah belanı versin...

O kadar uğraşı boşuna gitti. 

Türkiye akademisi neden bir yerlere gelemez...


25 Haziran 2026 Perşembe

Hollanda Ceza Kanunu m. 462

 

Madde 462

Yargı kararlarının kopyasını veya özetini verme yetkisine sahip olan ve karar usulüne uygun olarak imzalanmadan önce bu tür bir kopyayı veya özeti veren memur, birinci kategori para cezasıyla cezalandırılır.

14 Haziran 2026 Pazar

 

Hans von Simmringen Olayı

Würzburg Piskoposluğu'nun sekreteri ve şansölyesi olan Lorenz Fries (1489/91-1550), 742-1495 yıllarını kapsayan Würzburg Piskoposları Kroniği'nde Hans von Simmringen'in (1373-1383 yılları arasında kaydedilen) hikâyesini anlatmaktadır.

Hans, piskoposa hakaret ettiği ve halkı ayaklanmaya teşvik ettiği gerekçesiyle Würzburg'dan sürgün edilmiştir.

1386 yılında kötü hasat nedeniyle tahıl fiyatları hızla yükselmiş, şehirde yaşayan yoksul halk açlık çekmeye başlamıştır. Bunun üzerine Piskopos Gerhard von Schwarzburg tahıl için azami fiyat belirlemiştir.

Daha önce de çeşitli kavgaları ve huzursuzluk çıkaran davranışlarıyla tanınan Hans, vatandaşların bu kararı kabul etmeleri hâlinde piskoposun yakında şarap fiyatlarını da belirleyeceğini ileri sürmüştür. Kışkırtıcı söylemler ve propagandalarla piskoposun kararını geri aldırmaya çalışmış, ancak başarılı olamamıştır.

Bunun üzerine piskoposu, emrini zorla uygulatmak amacıyla şövalyeler toplamakla suçlamıştır. Şehir yönetiminin izni olmaksızın nöbetçiler yerleştirmiş ve piskoposluk şatosundan şehre doğru bir süvari geldiğinde alarm çanlarının çalınmasını emretmiştir.

Würzburg Şehir Meclisi bu durumu öğrenince Hans'ı tutuklatmış ve mahkeme kararıyla onu ömür boyu sürgüne göndermiş, ayrıca vatandaşlık haklarından da mahrum bırakmıştır.

Aslında daha ağır bir ceza verilmesi söz konusu iken, mahkeme Hans'ın "dindar ve saygın" babası Götz von Simmringen (1379-1385 yılları arasında belgelerde adı geçen şehir yöneticisi) nedeniyle daha hafif davranmıştır.


Bu anlatıdan anlaşıldığı üzere, Würzburg halkı babanın sahip olduğu itibarı oğluna aktarmış, bir kişinin toplumsal saygınlığı başka bir kişiye miras yoluyla geçmiş sayılmıştır.

Buna karşılık, Hans'ın toplumsal kurallara uyma iradesini göstermemesi ve bu kuralları uygulamaması mahkeme kararında onun aleyhine değerlendirilmiştir. Lorenz Fries, Hans'ın daha önce de olumsuz davranışlarıyla tanındığını özellikle vurgulamaktadır. Böylece Hans'ın, miras yoluyla sahip olduğu saygınlık temelinde belirli bir saygı talep etme hakkı bulunduğu, ancak kendi davranışlarının bu hakkı zayıflattığı ifade edilmektedir.

28 Mayıs 2026 Perşembe

 Konuşmacı:

Ben Hristiyan olarak yetiştirildim. Tanrı’ya dua etmediğim tek bir günü bile hatırlamıyorum.

25 yaşındaydım, bir kızım vardı. O dönemde boşanmıştım ama kızım 3-4 yaşlarındaydı. Bir gün onu anaokulundan aldım ve liman tarafında arabayla gidiyorduk.

Çok büyük bir martı usulca camın önünden geçti. Kızım bana baktı ve dedi ki:
“Baba, bu nereden geliyor?”

Aslında sorduğu şey çok doğal bir soruydu: “Bu kuşu kim yaptı?”

Bu soru beni ciddi şekilde düşündürdü. Araştırmaya başladım, okumalar yaptım, tartışmaları izledim. Ve bulduklarım karşısında şaşkına döndüm. Çünkü Müslümanların aslında benim bir Hristiyan olarak yaşamam gereken inancı yaşadıklarını fark ettim.

Evet, ben Hristiyan olarak yetiştirildim ve göklerin, yerin ve tüm yaratılmışların varlığı üzerine hep dikkatli düşünen biriydim. Tanrı’ya dua etmediğim tek bir günü hatırlamıyorum. Tanrı’nın doğru tanımını bilmiyordum ama bana öğretildiği şekilde dua ediyordum.

Oldukça genel, sıradan Danimarka tipi bir Hristiyanlık anlayışı vardı. Gece duası eder, Noel zamanlarında kiliseye giderdik; düğünler, vaftizler, dini törenler…

25 yaşındayken hayatımı sorgulamaya başladım. Gençken düşündüğüm hedeflere ulaşmış mıydım? Bazılarına ulaşmıştım ama bazılarına kesinlikle ulaşamamıştım.

Bunlardan biri de Tanrı’yla ilişkimdi.

Özellikle gençlik yıllarımda inişli çıkışlı bir inancım vardı. İşler kötü gittiğinde Tanrı’ya yöneliyordum. Yardıma ihtiyacım olduğunda kime sesleneceğimi biliyordum. İşler iyi gittiğinde de teşekkür edeceğim kişinin kim olduğunu biliyordum. Ama günlük yaşamda Tanrı çoğu zaman ikinci plandaydı.

25 yaşımdayken eksik olan bir şey olduğunu hissettim.

Kızım henüz çok küçüktü. Avrupa standartlarına göre çok genç yaşta, 22 yaşında baba olmuştum. Olgun değildim. Evlenmeye, ev almaya çalışmıştım ama yeterince olgun değildim ve evlilik boşanmayla sonuçlandı.

Kızımı hafta sonları görebiliyordum.

Bir gün onu anaokulundan aldım. Çok net hatırlıyorum; saat akşam 5 civarıydı. Çocuklar hayvanlar, evler ve doğa resimleri çiziyordu.

Arabayla limandan geçerken büyük bir martı camın önünden süzüldü. Kızım dedi ki:
“Baba, bu kuş nereden geliyor?”

Ben de dedim ki:
“Yuvasından geliyor. Belki yavruları vardır, şimdi yiyecek bulmaya gidiyor, sonra geri dönecek.”

Sabırla beni dinledi. Sonra yine bana baktı ve aynı soruyu sordu:
“Peki bu nereden geliyor?”

O an aslında sorduğu şeyin “Bu kuşu kim yaptı?” olduğunu anladım.

Çünkü biraz önce çocukların yaptığı çizimleri görmüştü. Küçük çocukların çizimleri vardı ama şimdi karşısında gerçek bir kuş vardı. Çok daha üstün bir “yapım” seviyesi…

Yani o, bunun arkasındaki yaratıcıyı merak ediyordu.

Bu beni derinden etkiledi. Ve ağzımdan şu çıktı:
“Tanrı.”

Bunu söyler söylemez üzerime sorularla geldi:
“Kim bu Tanrı?”

Ama benim Tanrı açıklamam pek anlamlı değildi çünkü aslında net bir tanımım yoktu.

Fakat bu olay içimde bir şeyi harekete geçirdi. Dedim ki:
“Artık sadece kendimden değil, bu küçük kızdan da sorumluyum. O artık bu soruları soracak yaşta ve cevaplara ihtiyacı var.”

Bunun üzerine ciddi bir araştırma sürecine girdim.

Kendime söz verdim: Açık fikirli olacağım ama eleştirel de düşüneceğim. Ve eğer eski inançlarıma aykırı bilgiler bulursam değişmeye hazır olacağım.

Hinduizm, Budizm, Hristiyanlığın farklı mezhepleri, Katoliklik, Protestanlık, Yehova Şahitleri, Scientology, Yahudilik gibi birçok dini araştırdım.

Bu süreç 3-4 yıl sürdü.

Sorularımı yazdığım notlarım vardı. Cevap buldukça onları kaydediyor, değerlendiriyor ve aynı zamanda dua ediyordum.

Bir noktada neredeyse tüm dinleri araştırmıştım ama İslam’ı araştırmamıştım.

Başlangıçta İslam’a ciddi şekilde karşıydım. Hatta aşırı sağ partilere oy veriyordum.

Fakat sonunda kendime dürüstçe şu soruyu sordum:
“Dean, İslam’ı gerçekten araştırdın mı? Ona hiç şans verdin mi?”

Sonra İslam’ı araştırmaya başladım. Kitaplar okudum, tartışmalar izledim, konferanslar dinledim, telefon görüşmeleri yaptım.

Ve gördüklerim karşısında şaşkına döndüm.

Çünkü Müslümanların, benim bir Hristiyan olarak yaşamam gereken inancı yaşadıklarını fark ettim.

Bu beni çok etkiledi. “Bunu nasıl biliyorlar? Neden böyle bir tutkuyla yaşıyorlar?” diye düşündüm.

Birçok Hristiyan’ın yapmadığı şeyleri yaptıklarını gördüm.

Bu da beni onların inancını daha derin araştırmaya yöneltti.

Araştırmam sırasında üç büyük mesele benim için önemliydi.

Birincisi “Allah” ismiydi.

Uzun süre Allah’ın farklı bir tanrı olduğunu düşünmüştüm. Çünkü bu ismi daha önce duymamıştım.

Ama araştırınca “Allah”ın aslında “tek Tanrı” anlamına geldiğini öğrendim.

İkinci mesele Hz. Muhammed’di.

Müslümanlar onun peygamber olduğunu söylüyordu. Başlangıçta bu bana çok büyük bir iddia gibi geldi.

Bu yüzden onun ahlakını, dürüstlüğünü, insanlarla ilişkisini, liderliğini araştırdım.

Ve gördüğüm şeylerin Hz. İsa ve Hz. Musa’nın özellikleriyle uyumlu olduğunu düşündüm.

Bu bana güven verdi.

Üçüncü mesele ise Kur’an’dı.

“Bu kitap Tanrı’dan geliyor” iddiası çok büyüktü.

Arapça bilmiyordum. Bu yüzden kanıt istedim. Bilimsel, mantıksal ve manevi açıdan araştırdım.

Ve sonunda ikna oldum.

25 yaşımdan 29 yaşımın sonuna kadar süren yaklaşık 5 yıllık araştırmadan sonra 18 Nisan 2003 tarihinde Müslüman oldum.

O noktada artık şüphem kalmamıştı.

Kızım da bu hikâyeyi çok iyi biliyor. Araştırmamı başlatan şeyin bir parçası olduğunu biliyor.

Annem ağladı ama bunlar mutluluk gözyaşları değildi.

Aslında bir yıl önceden ona “Müslüman olursam ne dersin?” diye sormuştum. Bu yüzden araştırmamın ciddi olduğunu biliyordu.

Ailem İslam hakkında yanlış bilgilerle doluydu. Onları suçlamıyorum.

Danimarkalı ailem başlangıçta beni hoş karşılamadı.

Ama bunda büyük ölçüde benim de suçum vardı.

Çünkü çok sert davrandım. Noel yemeğinde bir anda:
“Müslüman oldum ve bu sizinle son Noel yemeğim” dedim.

Bugün bundan utanıyorum.

Çünkü Tanrı bana yıllarca sabır göstermişti. Benim de aileme karşı sabırlı olmam gerekirdi.

Sonrasında ilişkileri düzeltmek için çok uğraştım. Kahve buluşmaları, uzun konuşmalar…

Şimdi ilişkilerimiz çok daha iyi.

Araştırma sürecinden önce sağlıksız bir hayat tarzım vardı. Ama araştırdıkça daha iyi yaşamaya başladım.

Sonunda Yahudi, Hristiyan veya Müslüman olacağımdan emindim çünkü bunların ortak kökü tek tanrılı dinlerdi.

Hepsinde benzer ahlaki kurallar vardı.

Bu yüzden davranışlarımı yavaş yavaş değiştirmeye başladım.

Müslüman olduğum gün geldiğinde pratik şeyler çok zor olmadı çünkü zaten namaz kılmayı öğrenmeye başlamıştım.

Doğuştan Müslüman olan insanların yeni Müslümanlara büyük saygı duyduğunu gördüm.

2010’dan beri bu alanda aktifim ve Batı’da İslam’a olan ilginin arttığını düşünüyorum.

Özellikle başörtülü kadınlar daha görünür oldukları için bazen daha fazla tepkiyle karşılaşıyorlar.

Ama Danimarka’da artık İslam’a geçen insanlarla karşılaşmak daha normal hale geldi.

Birçok insanın ailesinde artık Müslüman olmuş bir akraba bulunuyor.

İslam artık Danimarka’da kalıcı bir din haline geldi. Hristiyanlık, Yahudilik, Hinduizm ve Budizm gibi.

İnsanları İslam’a geçtikleri için yabancılaştırmamak gerekiyor.

Çünkü din değiştirmek artık birçok insan için sıradan bir durum haline geliyor.

 Size biraz kendi hikâyemden ve İslam’la olan deneyimimden bahsedeceğim. Ben Hristiyan olarak büyüdüm. Hristiyan olarak vaftiz edildim. Üniversite yıllarımın başlarında yeterince sosyoloji ve din dersi aldım ve sonunda aslında ateist olduğuma karar verdim. Ve bu bana gerçekten çok doğru bir karar gibi geldi.

Sonra 26 yaşımdayken Meksika’nın dağlarında, şamanların yaşadığı bir bölgede bulunuyordum. İnsanların ayahuasca ve halüsinojenik psilosibin mantarları kullandığı bir yerdi. Bir adam bana mantar almak isteyip istemediğimi sordu. Ben de “Tabii ki” dedim. Ve işte o an, Tanrı’yı — Tanrı her neyse — gerçekten deneyimlediğim an oldu.

Yaşadığım deneyim, Metodist kilisesinde bana öğretilen şey değildi. Şunu söyleyebilirim ki artık ateist değildim ama bunun ne anlama geldiğini de bilmiyordum. Deneyimlediğim şey, çevremdeki inanan insanların düşündüğü gibi değildi. Düşüncelerim hâlâ çok farklıydı ama dünyada büyülü bir şey gördüm.

Hayatıma devam ettim ve herhangi bir dine bağlanmadım. Buna ihtiyaç hissetmedim ve sadece çok güzel deneyimler yaşadığımı düşündüm.

Ekvador’da Katolik Kilisesi ile çalıştım. Doktora araştırmamı orada yaptım. Bu yüzden Katolik Kilisesi’nin iç dünyasında çok zaman geçirdim. Gerçekten inanılmaz insanlarla tanıştım.

Sonra İsrail’e bir gezi yaptım ve eski öğrencilerimden birinin ailesinde kaldım. Onlar Kudüs’te yaşayan Ortodoks Yahudilerdi. İki ayrı hafta sonu boyunca tamamen Ortodoks bir aileyle yaşama deneyimi yaşadım. Bu benim için inanılmaz bir fırsattı. Çok ilginç deneyimler yaşadım.

Ama aynı zamanda ilk kez İslam’la doğrudan temas kurdum. Daha önce gençliğimde Müslüman arkadaşlarım olmuştu, Amerika’da camiye gitmiştim ama bu ilk gerçek karşılaşmamdı.

Sonra Filistin’e gittim. Kudüs’ten Filistin’e geçtim. İnsanlarla nasıl konuşulacağını, nasıl hitap edileceğini öğrenmeye başladım. Bir gün Ağlama Duvarı’ndaydım. Yahudilikteki en kutsal yerlerden biri, hatta belki en kutsalı. Çünkü bu, Kral Hirodes’in yaptırdığı mabedin ayakta kalan duvarıydı. Hemen arkasında ise Mescid-i Aksa bulunuyor; Müslümanlar için dünyanın en kutsal üçüncü yeri.

Bir gün duvarda dua ettim, sonra Mescid-i Aksa’ya gidip orada dua ettim. Ertesi gün de İsa’nın mezarını ziyaret ettim. Kudüs’te iki farklı mezar vardı; hangisinin gerçek olduğunu bilmiyordum. Ama birine dokunmak için 2 dolar ödemek gerekiyordu ve kendi kendime “İsa olsa para öder miydi?” diye düşündüm.

Orada Müslümanlarla gerçekten tanıştım. Ve Yahudilerde olduğu gibi Müslümanlarda da beni en çok etkileyen şey cömertlik oldu.

Birkaç yıl sonra Türkiye’ye gittim. Bu, Sultanahmet Camii yani Mavi Camii. Gerçekten ihtişamını ve güzelliğini hayal bile edemezsiniz. Hatta geçen Aralık ayında yine oradaydım. Tam karşısında kaldım.

Tam anlamıyla Müslüman bir ülkede bulunmak ve o atmosferi yaşamak çok etkileyiciydi. Bir gün Mavi Camii’nde meditasyon yapıyordum. İçeride insanların arkamda sıraya dizildiğini fark etmemişim. Omzuma dokundular ve “Sıraya geç” dediler. Artık çıkamazdım çünkü etrafım namaza hazırlanan insanlarla doluydu.

Ben de “Tamam” dedim. Yanlarında durdum ve “İşte başlıyorum, Müslümanlar gibi namaz kılacağım. Ne yaptığımı hiç bilmiyorum ama herkesi takip edeceğim” dedim. Ve bu inanılmaz bir deneyimdi. Namaz bitince “Bu gerçekten çok güzeldi” diye düşündüm.

O akşam ya da ertesi sabah sufileri aramaya çıktım. Tasavvuf, İslam’ın çok manevi, ruhani bir yorumu gibidir. Sufiler dönen dervişleri yapan kişilerdir. Bir elleri yere, diğer elleri göğe dönüktür. Büyük başlıklar takarlar; bu başlık kendi mezar taşlarını temsil eder. Amaçları egoyu yok etmektir ki bu aslında bütün dinlerin ortak hedefidir.

Sokakta yaşlı bir adamla tanıştım. Meğer din âlimiymiş. Ona gerçek sufilerle tanışmak istediğimi söyledim. Bana “Bu gece saat 5’te burada buluş” dedi. Saat 5’te geldim, birlikte taksiye bindik ve İstanbul sokaklarında hızla ilerledik. Eski İstanbul’da eski bir binaya girdik. Dairesel merdivenlerden yukarı çıktık. En üstte bir kapı vardı. Kapıyı çaldık ve içeri girdik.

Karşımızda bir adam oturuyordu. Bana tanıtıldı. O İngilizce bilmiyordu, ben de Türkçe veya Arapça bilmiyordum. Karşılıklı oturduk. Konuşamıyorduk ama enerji paylaşıyorduk. Bu adam inanılmaz güçlüydü. Sevgi ve bağlantı hissediyordum. Bir saat boyunca sadece oturduk.

Aslında o bir saatin çoğunu gülüşerek geçirdik çünkü iki ruh olarak bağ kurmuştuk. Sonra bana “Tekrar et” dedi. Yaşlı adam da “Senden tekrar etmeni istiyor” dedi. Ne söylediğini bilmiyordum ama söylediklerini tekrar ettim. Arapça konuşuyordu.

Söylediğim şey şuydu: “Allah’tan başka ilah yoktur ve Muhammed onun elçisidir.” Zaten Müslüman olmak için temel olarak söylenen söz budur. Sonra bana “Artık Müslümansın” dedi ve bana Süleyman ismini verdi. Bu benim Müslüman ismim oldu.

Ben de “Harika! Ben Müslümanım. Ben Hristiyanım, Müslümanım, Budistim… Bir Budist manastırında da kaldım. Ateisttim ama şimdi Müslüman da oldum” dedim. Bu bana harika geldi.

Sonra bana evrim teorisine dair tüm inançlarımdan vazgeçmem gerektiğini söyledi. Ben de “Tamam, o zaman gerçekten Müslüman değilim çünkü bunu bırakamam” diye düşündüm. Ama yine de deneyim güzeldi.

Ertesi gece tekrar geldim. Benim için yemek verdiler. Sonra “sema” yaptılar. Bu sufilerin törenidir. Hayatımın en büyülü deneyimlerinden biriydi. Sevgi ve bağlantıyı tarif etmek bile zor.

O zamandan beri dünyanın birçok yerinde İslam’la bağ kurma fırsatım oldu. Altı ya da yedi Müslüman ülkeye gittim. Katar’a on kez, Birleşik Arap Emirlikleri’ne üç kez gittim. Türkiye’ye birkaç kez gittim.

Pakistan Eğitim Bakanlığı ile çalıştım. Doha’daki Katarlı öğrencilerle projeler yaptım. Katar Kraliçesi Şeyha Moza ile tanıştım. Afgan ekiplerle çalıştım. Hindistan’ın Yeni Delhi şehrinde Afgan öğrencilerle buluştuk. Hepsi Müslümandı.

(Videoya yorum yapan kişiler:)

“Vay canına. Güzel bir videoydu. Ama keşke adam İslam’ı daha fazla anlatsaydı. Sürekli başka dinlerden bahsetti, İslam’dan çok kısa bahsetti.”

“Evet, Tanrı’yı İslam’da nasıl deneyimlediğini daha açık anlatmalıydı.”

“Yine de güzel bir hikâyeydi. Profesörler yeni şeyler denemeyi severler. Araştırma yapmayı severler. Eminim İslam hakkında çok araştırma yaptı ve sonra bunu bizzat deneyimleyip Hristiyanlıkla karşılaştırdı.”

“Bence gerçekten güzel bir videoydu. Siz ne düşünüyorsunuz arkadaşlar? İzlediğiniz için teşekkürler.”

 Amerika’nın güneyinde Hristiyan olarak doğup büyüdüm ve etrafımdaki herkes Hristiyandı. Bütün ailem çok dindar Hristiyanlardı. Yaklaşık iki yıl boyunca İslam’ı araştırdıktan sonra yaklaşık bir yıl önce Müslüman olmaya karar verdim ve size nedenini anlatacağım. Aynı zamanda İslam hakkındaki bazı büyük yanlış anlamaları da açıklığa kavuşturacağım.

Bu küçük manevi yolculuğum boyunca İncilimi ve Kur’an’ımı çok fazla inceledim. Ve size şunu söylemek için buradayım: İncil’i gerçekten inceleyip onu Kur’an ve İslam ile karşılaştıran birinin neden Hristiyan kalmaya devam ettiğini anlamakta çok zorlanıyorum.

Kolay bir örnekle başlayalım: İncil’deki bilimsel hatalar.

Tekvin’de (Genesis) ayın ışığından bahsediliyor. “Tanrı iki büyük ışık yarattı; büyüğü gündüze hükmetsin, küçüğü geceye hükmetsin.” Bu, ayın kendi ışığı olduğu anlamına geliyor. Oysa ayın kendi ışığı yoktur; güneşin ışığını yansıtır. Kur’an’da ise güneşin bir kandil gibi olduğu ve ayın onun ışığını yansıttığı belirtilir.

Yaratılış zaman çizelgesinde, “Tanrı yaptığı her şeye baktı ve her şey çok iyiydi… altıncı gün akşam ve sabah oldu” deniyor. Yani göklerin ve yerin altı günde yaratıldığı söyleniyor. Bilim ise tüm evrenin altı günde yaratılmasının imkânsız olduğunu gösterdi. Tabii ki “Tanrı her şeyi yapabilir” diyebilirsiniz. Elhamdülillah, elbette. Ama Kur’an ile karşılaştırınca Kur’an bunun “altı dönem” sürdüğünü söyler. Unutmayın, Kur’an İbrahimî tek tanrılı dinlerin son vahyidir: Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam. Musa, İsa ve Muhammed’e selam olsun.

Bir başka örnek: Tavşanların geviş getirmesi. İncil’de tavşanın geviş getirdiği yazıyor. Oysa geviş getirme kemirgenlerde görülen bir şeydir; tavşanlar kemirgen bile değildir.

Böceklerin bacakları konusunda da Levililer’de “Dört ayak üzerinde yürüyen bütün kanatlı böcekler size tiksinçtir” deniyor. Oysa bütün böceklerin altı ayağı vardır, dört değil.

Yine Levililer’de yenmesi yasak kuşlar arasında yarasa da sayılıyor. Oysa yarasa bir kuş değildir. Aynı şey Tesniye’de de tekrar edilir.

Yeşu kitabında “Güneş göğün ortasında durdu ve yaklaşık bir gün boyunca batmakta acele etmedi” deniyor. Bu, dünyanın sabit ve güneşin hareketli olduğunu ima ediyor. Oysa gerçek bunun tersidir; güneş sabittir, dönen dünyadır.

Bunlar sadece birkaç örnek. Kur’an’daki mucizelerin hepsini anlatsam çok uzun sürer ama birkaç favorimi söyleyeyim.

Mesela evrenin genişlemesi. Bu, genellikle en etkileyici mucizelerden biri kabul edilir çünkü genişleyen evren kavramı ancak 20. yüzyılda bilimsel gerçek olarak ortaya çıktı. Kur’an’da “Göğü kudretimizle biz kurduk ve şüphesiz onu genişletmekteyiz” denir.

Dağların işlevi de anlatılır. Dağların, yeryüzünü sabitleyen kazıklar gibi olduğu söylenir. Bilim de bunun yer kabuğu ve tektonik plakalarla ilişkili olduğunu göstermiştir.

Kur’an’da bal arısından bahsedilirken dişil kip kullanılır. Bilim de işçi arıların gerçekten dişi olduğunu göstermiştir. Örümcek için de ağı kurarken dişil ifade kullanılır; bilim, ağı dişi örümceğin yaptığını ortaya koymuştur.

Bir diğer örnek demir meselesi. Kur’an’da “Demiri indirdik; onda büyük kuvvet ve insanlar için faydalar vardır” denir. Demir dünyada ya da güneşte üretilmez; uzaydan gelmiştir. Demirin geçtiği sure Kur’an’ın 57. suresidir ve demirin kararlı izotoplarından biri de demir-57’dir. Üstelik Peygamber Muhammed okuma yazma bilmiyordu.

Bu da beni başka bir konuya getiriyor: İncil’de Hz. Muhammed’e işaret eden ifadelerin görmezden gelinmesi. Örneğin Musa, İsrailoğullarına Tanrı’nın “kardeşleri arasından” bir peygamber göndereceğini ve onun Musa gibi bir şeriat getireceğini söyler. Hristiyanlar bunun İsa olduğunu söyler ama İsa yeni bir yasa getirmedi; hatta “Musa’nın yasasını değiştirmeye gelmedim” dedi.

Bazıları “kardeşleri” ifadesinin İsrail’in on iki kabilesini kastettiğini söyler. Ama İsrailoğulları Esav’a yazdıkları mektupta ona “kardeşiniz İsrail” diye hitap ederler. Esav Edomluydu. Eğer Esav kardeş sayılıyorsa İsmail de kardeş sayılmaz mı?

Yeşaya’da da Kedar halkının sevineceği bir peygamberden söz edilir. Kedar, İsmail’in oğluydu. Yani Musa bir peygamberin geleceğini söylüyor, Yeşaya ise bunun İsmailoğullarının bölgesinden geleceğini doğruluyor.

Kur’an’da İsa, Hz. Muhammed’den daha fazla anılır. Ayrıca Kur’an’da İsa’nın İsrailoğullarına kendisinden sonra “Ahmed” isimli birinin geleceğini söylediği yazılıdır. Ahmed “övülmüş olan” demektir. Eski Yunanca’daki “paraklutos” kelimesi de “övülmüş olan” anlamına gelir. Ancak zamanla bunun bir harfi değiştirilip “parakletos” yapıldığını ve anlamının değiştirildiğini söylüyorlar. Çünkü “övülmüş olan” Ahmed/Muhammed anlamına gelir.

Aramice’de de benzer şekilde bu ifade Ahmed/Muhammed anlamını taşır. Pavlus’un Roma elitlerinden biri olduğunu ve İsa’nın öğretilerini değiştirdiğini düşünürsek, insanların İsmailoğullarından gelecek peygamberi fark etmesini önlemek için böyle bir değişiklik yapmış olmaları bana mantıksız gelmiyor. Çünkü Yahudiler gerçekten kardeşlerinden, yani İsmailoğullarından bir peygamber geleceğini biliyorlardı. Bu yüzden İsa’yı reddettiler ve öldürmeye çalıştılar. Çünkü Tanrı’nın iradesinin dünyaya yayılacağını biliyorlardı. Ve unutmayın, İslam bugün dünyanın en hızlı büyüyen dinidir.

Şimdi biliyorum ki yorumlarda insanlar Âişe’nin yaşı hakkında konuşacak. Âişe altı yaşında değildi. Müslüman alimler bazı olayların zaman çizelgesini inceleyerek onun aslında daha büyük yaşta olduğunu söylüyorlar. Kız kardeşinin yaşı gibi detaylar da buna işaret ediyor. Sonuçta o dönemde evlilik yaşı genellikle kızın ergenliğe ulaşmasıydı; bazı kızlar da 9, 10, 11, 12 yaşlarında ergenliğe giriyordu. Bu sadece 7. yüzyıl Arabistan’ına özgü bir şey değildi.

Cihat “mücadele etmek” demektir. Benim şu anda size İslam’ı anlatmam da bir cihattır. Gerektiğinde dininizi, toprağınızı korumak için savaşta ölmek anlamına da gelir. “Müslüman olmazsan seni öldürürüm” demek değildir. Böyle düşünen biri İslam’ın ne olduğunu hiç anlamamıştır. Cihat aynı zamanda insanın kendi günahlarıyla ve arzularıyla mücadelesidir.

“İslam kadınları eziyor” deniyor. Ama tarihteki ilk üniversiteyi bir Müslüman kadın kurdu. İslam, kadınlara Avrupa’dan yüzyıllar önce mülkiyet hakkı verdi. ABD’de bile kadınların kendi adına ev sahibi olabilmesi çok geç bir dönemde mümkün oldu. Hz. Âişe de İslam’ın en büyük alimlerinden biri oldu ve yüzlerce hadis aktardı.

Bir de Müslüman erkeklerin birden fazla eş alabilmesi konusu var. Dünyada kadın sayısı erkeklerden daha fazladır. Amerika’da milyonlarca daha fazla kadın var. Avrupa’da da öyle, Rusya’da da. Kadın sayısının fazla olmadığı ülkeler Hindistan ve Çin; bunun sebebi de kız çocuklarının öldürülmesi ve kürtajlar. Kur’an bunu açıkça kınamıştır.

İnsanlar Müslümanlardan korkuyor ama Amerika’daki Müslüman oranı yalnızca yüzde bir civarında. Üstelik İslam, Hristiyanlığa çok yakın bir inançtır. İnsanlar sürekli İslam hakkında kötü konuşurken perde arkasında başka güçlerin dünyayı yönettiğini görmezden geliyorlar.

Son olarak şunu söyleyeyim: İnsanları İslam’a davet etmek samimiyet, nezaket ve saygıyla başlamalıdır. Davet (davet/dawah), insanları zorlamak ya da tartışma kazanmak değil; gerçeği güzel bir şekilde paylaşmaktır. İnsanlara sakin ve içten yaklaşırsanız kendilerini değerli hissederler. Sert sözlerden çok yumuşak bir yaklaşım kalplere ulaşır.

Mesajı basit tutun: Tek Tanrı’ya inanmak, amaçlı yaşamak, dürüstlük, merhamet ve insanlara yardım etmek gibi değerlerden bahsedin. Bunlar herkesin anlayabileceği evrensel fikirlerdir. Bazen kısa ama samimi bir mesaj en büyük etkiyi yapar.

Davette en güçlü yöntemlerden biri davranışlarınızdır. Dürüst, sabırlı ve nazik olmak İslam’ın güzelliğini yansıtır. İnsanlar sözlerden çok davranışlara dikkat eder. İyi ahlak merak ve saygı uyandırabilir.

Unutmayın, hidayet Allah’tandır. Sizin göreviniz sadece mesajı hikmet ve güzel ahlakla paylaşmaktır. Küçük bir iyilik, güzel bir söz bile fark oluşturabilir ve sevap kazandırabilir.

Taleple Bağlılık İlkesi

  İcra mahkemesi taleple bağlıdır. Davacı taraf dilekçesinde hangi icra dosyasındaki haczedilen mallara ilişkin istihkak iddiasında bulunuyo...

TIBBİ ETİK