Mirjan Damaska Serbest Delil İlkesi
Serbest
Delil ve Ona Karşı Olanlar
Hukukun,
bilgi unsurlarına ispat değeri atfetmemesi ya da bu bilgileri taşıyanların
güvenilirlik derecelerini belirlememesi gerektiği düşüncesi, yargılamada
aydınlanmış maddi gerçeğe ulaşmanın temel taşlarından biri olarak geniş ölçüde
övülmektedir. Bu yüzyılda adaletin işleyişinde meydana gelen önemli değişimlere
rağmen, bu düşünce —özellikle ceza muhakemesi alanında— hâlâ yaygın bir
bağlılık görmektedir. Bununla birlikte, son yıllarda bu düşünceye hiçbir
itirazın yöneltilmediğini söylemek de doğru değildir.
İlk itiraz,
son birkaç on yıl içinde delil hukukunda dışlayıcı kuralların giderek daha
fazla kullanılmasından kaynaklanmaktadır. Bu kuralların uygulanması, delil
değerlendiren kişinin delilleri analiz etme özgürlüğü ile çoğu zaman gözden
kaçan gerilimler yaratmaktadır.
İkinci
itiraz ise bu yüzyılda gerçekleşen teknolojik ve bilimsel gelişmelerin
sosyo-kültürel yansımalarından doğmaktadır. Her ne kadar büyük ölçüde henüz
örtük olsa da, bu ikinci itiraz potansiyel olarak oldukça ciddi ve geniş
kapsamlıdır. Yeni binyıla yaklaşırken şu sorunun sorulması anlamlıdır: Serbest
delil ilkesi, yüzeyde göründüğü kadar gerçekten hâlâ adalet sistemlerine sağlam
şekilde yerleşmiş midir — hatta bu ilkenin en güçlü savunulduğu alan olan ceza
muhakemesinde bile?
Bu soruyu ele
almadaki ilk güçlük, delilin analizinde hukukun rolüne ilişkin tutumların
Anglo-Amerikan hukuk geleneği ile kıta Avrupası hukuk geleneğinde tam olarak
aynı olmamasıdır. Bu farklılıkların göz ardı edilmesi, konunun anlaşılmasını
ciddi biçimde bulanıklaştırabilir. Bu nedenle başlangıçta, Batı hukuk
geleneğinin bu iki kolunda serbest delile yönelik farklı yaklaşımları ana
hatlarıyla ortaya koyacağım.
I. KITA AVRUPASI VE COMMON LAW YAKLAŞIMLARI
Bilindiği
üzere, kıta Avrupası’nda serbest delile ilişkin görüşler, Fransız Devrimi
sırasında ancien régime’in delil hukukuna yöneltilen eleştiriler bağlamında
gelişmiştir. Bu eleştirilerin başlıca hedefi, belirli delil türlerine önceden
belirlenmiş ağırlıklar atfeden Roma-kanonik kökenli kurallardı. Bu kurallar,
mahkemeyi gerçekte doğru olduğuna inanmadığı bir sonuca varmaya zorlayabilme
potansiyeline sahip oldukları gerekçesiyle sert biçimde eleştirilmiştir.
Roma-kanonik
sistemin sakıncalarına —ki bu sakıncalar eleştirmenler tarafından büyük ölçüde
abartılmıştır— bir tepki olarak, hukukun delillerin ispat gücünü ya da gerekli
delil miktarı ve niteliğini düzenlemekten kaçınması gerektiği ilkesi
benimsenmiştir. Delilin geçerliliği, hukuki sınırlamalardan bağımsız olarak
karar vericinin takdirine, yani onun “vicdani kanaatine” (conviction intime)
bırakılacaktır.
Bu
doğrultuda, ispat gücüne ilişkin kurallar —teyit (corroboration) kuralları da
dahil olmak üzere— delil hukukundan aşamalı olarak kaldırılmıştır.
Sonraki
tartışmalar açısından, bu devrim sonrası serbest delil anlayışının dayandığı
varsayımları incelemek önemlidir. Hukukun delil analizini düzenlemekten geri
çekilmesi, delilin ispat gücünün bağlama o kadar bağımlı olduğu ve bu nedenle
kategorik hukuk kurallarıyla önceden belirlenemeyeceği inancına dayanıyordu.
Bu bağlamda
epistemolojik düzeyde serbest delilin benimsenmesi, bir tür kabulleniş, yani
ikinci en iyi çözümün tercih edilmesiydi. Eğer delilin ispat değerini ölçmek
için güvenilir bir sistem geliştirmek mümkün olsaydı —ki erken Aydınlanma
düşünürleri bunun mümkün olduğuna inanıyordu— bu sistemin bağlayıcı hukuk
kuralları haline getirilmesi yönünde güçlü argümanlar ileri sürülebilirdi.
Ancak
siyasal düzlemde serbest delilin benimsenmesi, sadece “daha iyi seçenek yok”
anlamına gelen bir çözümden ibaret değildi. Delil değerlendirme sürecinden
“hukuki zincirlerin” kaldırılması, adaletin işleyişine halkın katılımını
sağlamak için gerekli görülüyordu. Zira maddi vakıaların değerlendirilmesi için
özel bir hukuki uzmanlık gerekmediği düşüncesiyle, “egemen halkın temsilcileri”
olarak görülen sıradan vatandaşların, siyasal açıdan şüpheli bulunan kariyer
hâkimlerin yerini alabileceği ileri sürülmüştür.
Ancak,
eğitimsiz kişilerin bağımsız şekilde maddi vakıaları değerlendirmesine duyulan
bu heyecan uzun sürmemiştir; verdikleri kararlar kısa sürede düzensiz ve
delillerin ağırlığıyla uyumsuz bulunarak eleştirilmiştir. Yeni getirilen jüri
sistemi gerilemiş ve çoğu kıta Avrupası ülkesinde, amatör üyelerin profesyonel
hâkimlerle birlikte hem maddi hem hukuki meseleleri karara bağladığı karma
mahkemelerle değiştirilmiştir.
Bu
mahkemeler ile tamamen profesyonel ceza mahkemeleri için, serbest delilin
farklı bir yorumu gelişmiştir. Bu anlayışa göre, karar vericinin özgürlüğü
yalnızca delillerin ispat gücüne ilişkin bağlayıcı hukuk kurallarından
bağımsızlık anlamına gelir; bu özgürlük, rasyonel çıkarım kurallarından
muafiyet ya da kabul edilmiş deneyim kurallarını göz ardı etme serbestisi
anlamına gelmez.
Bu nedenle
hâkimlerin, gerekçeli kararlarında ulaştıkları sonuçların rasyonel
dayanaklarını göstermeleri gerekmektedir. Artık yalnızca hâkimin “vicdani
kanaatine” dayanması, kararın üst mahkemeler tarafından bozulmasını önlemeye
yeterli değildir; hâkimin kanaati aynı zamanda “gerekçelendirilmiş” (raisonné)
olmalıdır.
İlk derece
mahkemelerinin gerekçeli kararlarının temyiz incelemesine tabi tutulması, kısa
sürede maddi vakıalara ilişkin tespitler için yeterli delil desteğinin neyi
oluşturduğuna dair standartların gelişmesine yol açmıştır. Bu standartlar,
common law perspektifinden bakıldığında, delillerin serbest değerlendirilmesine
yönelik hukuki bir müdahalenin yeni bir biçimi olarak kolaylıkla
nitelendirilebilir — üstelik bu müdahale artık yasama organı ya da doktrin
tarafından değil, üst derece hâkimleri tarafından gerçekleştirilmektedir.
Buna
karşılık kıta Avrupası hukuk doktrini açısından durum böyle görünmemektedir:
içtihatlar bağlayıcı bir hukuk kaynağı olarak kabul edilmediğinden (ve hâlen de
edilmediğinden), temyiz standartları, mantıksal akıl yürütmeye ve deneyim
kurallarına bağlılık yönünde “hukuk dışı” bir ısrar olarak yorumlanmıştır.
Böylece serbest delil idealinin “saflığı” korunmuş sayılmıştır.
Amaçlarım
açısından şu hususun belirtilmesi önemlidir: mantık ve deneyimin, maddi
vakıaları değerlendiren kişinin karar süreci üzerindeki etkisinin kapsamı her
zaman bir ölçüde belirsiz kalmıştır. Bazı yazarlar, mantık ve deneyimin, karar
vericinin inanç oluşturmasına yol açan zihinsel süreçleri yönettiğini ileri
sürmektedir. Buna karşılık diğerleri, mantık ve deneyimin esas görevinin bu
inançları kişiler arası (inter-subjektif) olarak kabul edilebilir kılmak
olduğunu savunmaktadır.
Bu süregelen
belirsizlik, en açık şekilde, ilk derece mahkemesinin maddi vakıalara ilişkin
gerekçesinin niteliği konusundaki görüş ayrılıklarında görülmektedir. Birçok
otorite, bu gerekçenin, hâkimin kanaatine ulaşırken gerçekleştirdiği zihinsel
işlemlerin açıklanmasını gerektirdiğini ileri sürmektedir. Bu görüşün zımni
varsayımı, elbette, bu işlemlerin mantık ve deneyim tarafından
yönlendirildiğidir.
Buna
karşılık başka bir düşünce ekolüne göre, maddi vakıalara ilişkin kararın
oluşumunda iradi ve sezgisel unsurlar da yer almakta olup, bunlar tam anlamıyla
önermesel (propositional) biçimde ifade edilemez. Bu nedenle mantık ve
deneyimin asli rolü, hâkimin —her ne şekilde oluşmuş olursa olsun— inanç
durumlarının geçerli akıl yürütme kurallarına dayandığını göstermesine
rehberlik etmektir.
Bu
farklılıklara rağmen, her iki görüş de, karar vericinin içsel kabulünün tek
başına maddi vakıa tespitlerini ayakta tutmaya yeterli olmadığı konusunda
hemfikirdir. Hüküm, ayrıca maddi vakıalar hakkında geçerli sayılan akıl yürütme
kurallarına ilişkin hâkim anlayışla desteklenmelidir; yani bu kurallar, maddi
tespitleri kişiler arası kabul edilebilir kılabilmelidir. Bu iki ekol
arasındaki görüş ayrılıkları esas olarak, mantık ve deneyimin mahkemenin karar
verme özgürlüğünü hangi düzlemde sınırladığı noktasında yoğunlaşmaktadır.
Anglo-Amerikan
hukukunda serbest delile yönelik tutumlar ise çok farklı tarihsel koşullar
altında şekillenmiştir. Öncelikle, delil değerlendirme sürecini düzenleyen
kuralların yokluğu, adalet sistemine halkın katılımını sağlamak için gerekli
görülmemiştir. Hatırlanacağı üzere, Angevin dönemi jürileri İngiltere’de resmi
delil hukuku oluşmadan çok önce adalet dağıtmaktaydı.
Kendi
kendine bilgi toplayan bu jürilerin yerini, mahkemede yönlendirilmeye ihtiyaç
duyan jüriler aldıkça, delil hukuku doktrini (kısmen) amatör karar vericilerin
kararlarını etkileme amacıyla gelişmiştir. Örneğin teyit (corroboration)
kuralları her zaman çok sayıda olmuş ve çeşitli bağlamlarda kabul görmüştür.
Aynı şekilde, jüriye delil konularında verilen zorunlu talimatlar da yaygındır.
Bu talimatlara emsal değeri verilip verilmemesi tartışılabilir; ancak bunların,
karar vericiyi etkilemeye yönelik hukuk sistemine ait araçlar olduğu açıktır.
Dolayısıyla
common law, delil analizini etkilemeye yönelik özel hukuki araçlara hiçbir
zaman karşı olmamıştır.
Kıta
Avrupası ile karşılaştırıldığında bir diğer önemli fark, common law sisteminin
kişisel kanaati karar ölçütü olarak daha az vurgulamasıdır. Bu yönelim, yeterli
ispat standartlarında açıkça görülür: bu standartlar, sübjektif inanç durumları
yerine dışsal ölçütlere dayanır. Jüri üyelerinden çoğu zaman, hukuken geçerli
bilgiler ışığında makul bir kişinin ne karar vereceğini düşünmeleri istenir;
kişisel inançlarına teslim olmaları beklenmez.
Örneğin,
ceza yargılamasında sanık, karar vericinin herhangi bir şüphesi üzerine değil,
ancak kişiler arası savunulabilir (yani “makul”) şüpheler üzerine beraat eder.
Hatta bazı durumlarda —örneğin jüri müzakerelerinde çıkmaz yaşandığında—
hâkimin, makullük testini karşılamayan inançlarından vazgeçmeleri için dirençli
jüri üyelerini teşvik etmesi bile uygun görülebilir.
Sonuç
olarak, common law’un delil standartları, kıta Avrupası sistemlerine kıyasla
daha “mesafeli” veya “kişisel olmayan” bir nitelik taşır; oysa kıta
sistemlerinde kişisel kanaat hâlâ önemli bir rol oynamaktadır.
Bu
farklılıklar ışığında, serbest delil retoriğinin kıta Avrupası ve common law
sistemlerinde neden farklı yankı bulduğunu artık görebiliriz. Kıta Avrupası’nda
delillerin serbest değerlendirilmesi, delil ağırlığına ilişkin bağlayıcı
kurallara karşı ileri sürülen önemli bir düzenleyici ilke haline gelmiştir.
Buna karşılık common law ülkelerinde serbest delil normatif bir statüye sahip
değildir ve hatta teknik bir terim olarak dahi kullanılmaz.
Hukuk
sistemi açıkça, delilleri değerlendiren kişileri yönlendirmeyi amaçlamaktadır.
Buna rağmen common law’un serbest delil ile ilişkilendirilmesi, esas olarak
jüri kararlarının gerekçesiz olması ve çoğu zaman denetime kapalı bulunmasından
kaynaklanır. Bu kararlar, geçerli akıl yürütme kurallarına dayanmasa bile
kesinleşebilir. Bu betimleyici anlamda, common law’da karar vericiler gerçekten
de oldukça “serbesttir”.
Kıta
Avrupası ve common law yaklaşımları arasındaki bu farklar dikkate alındığında, Batı
hukuk sistemleri genelinde güvenle kullanılabilecek yalnızca bir serbest delil
anlayışı kalmaktadır. Buna göre serbest delil retoriği, karar vericilerin,
hükme ulaşırken bilgili kamuoyunun kullandığı olağan bilişsel süreçleri
kullanmalarına izin veren bir maddi vakıa tespit rejimini tercih etmeyi ifade
eder.
Hem kıta
Avrupası hem de common law sistemleri, en azından ilke olarak veya prima facie
düzeyde, teknik düzenlemelerin temel şeması olarak bu tercihi benimsemiş
görünmektedir. Serbest delile yöneltilen itirazları incelerken —ki şimdi bu
konuya geçiyorum— bu anlayışı esas alacağım.
II. DIŞLAMA KURALLARININ UYGULANMASI
Uzun süre
common law’a özgü bir özellik olarak görülen dışlama kuralları, son birkaç on
yılda kıta Avrupası ceza muhakemesinde de hızla yaygınlaşmıştır. Ancak bu durum
esas olarak, gerçeğin araştırılmasının toplumsal açıdan kabul edilebilir
yöntemlerle yürütülmesini sağlamayı amaçlayan dışlama kuralları için
geçerlidir.
Totaliter
dönemlerin travmatik deneyimlerinden sonra, insan onuru ve özel hayat gibi
değerlere duyarlılığın artması, çoğu kıta Avrupası ülkesini, belirli insan
hakları ihlal edilerek elde edilen delillerin reddedilmesi gerektiği fikrini
kabul etmeye yöneltmiştir.
Bununla
birlikte, maddi gerçeğe ulaşmanın doğruluğunu korumaya yönelik —yani esasen
common law’a özgü— bazı dışlama kurallarına da kıta sistemlerinde zaman zaman
rastlanmaktadır. Dışlama kurallarının yaygınlaşmasına paralel olarak, fiilen
ispat değeri taşıyan bilgiler ile yargılamada kullanılmasına izin verilen
bilgiler arasındaki fark giderek artmaktadır.
İlk bakışta
bu farkın, delilleri değerlendiren kişinin özgürlüğü ile ilgisi yokmuş gibi
görünebilir: dışlama kuralları sadece kullanılabilecek bilgi havuzunu daraltır
ve bilgi işleme sürecine doğrudan müdahale etmez. Ancak meseleye delil
kurallarının uygulanması perspektifinden bakıldığında, bu kurallar ile serbest
delil arasında bir gerilim ortaya çıkar.
Zira şu soru
gündeme gelir: karar vericiler güvenilir fakat hukuken kabul edilemez bilgilere
maruz kaldığında adalet sistemi nasıl tepki vermelidir?
Aklımıza
gelen ilk çözüm, bu bilgiden etkilenmemiş yeni karar vericilerin
görevlendirilmesidir. Ancak bu çözüm oldukça maliyetlidir. Bu nedenle hem kıta
Avrupası hem de common law sistemleri başka bir yolu tercih eder: karar
vericiden, kabul edilemez bilgiyi göz ardı etmesi istenir.
Anglo-Amerikan
hukukunda jüriye verilen talimatlar yoluyla uzun süredir uygulanan bu yaklaşım,
günümüzde kıta Avrupası’nda da giderek yaygınlaşmaktadır. Ancak bu talebin çoğu
zaman fark edilmeyen önemli bir sonucu vardır: hukuk sistemi, dışlama
politikasını etkin şekilde uygulamak amacıyla örtük biçimde delil ağırlığına
ilişkin kurallar benimsemektedir — üstelik bu kurallar, kabul edilemez bilgiye
sıfır ispat değeri atfetmektedir.
Bu ise
açıkça, delillerin ispat gücünün hukuk tarafından düzenlenmemesi gerektiği
yönündeki ilkeye aykırıdır.
Bu noktada,
kabul edilemez delilin göz ardı edilmesi talebinin etkisi daha yakından incelenmelidir.
Geleneksel görüşe göre bu talep, bireysel inanç oluşumunu yönlendirmeyi
amaçlar: karar verici, yasak bilgiyi dikkate almadan sonuca ulaşmalıdır.
Ancak bu
bilgi onu ikna ediyorsa, gerçekten hukuka uygun davranabilir mi? Bu, yargısal
karar verme sürecindeki psikolojik mekanizmalara bağlı ampirik bir sorudur.
Eğer karar
verici, delilleri “atomistik” şekilde değerlendiriyorsa —yani her bir bilgi
unsuruna ayrı ayrı ispat değeri verip bunları topluyorsa— bu talebe uyması
mümkündür. Ancak karar “bütüncül” (holistik) şekilde veriliyorsa —yani tek tek
unsurlara ayrı ağırlık atfedilmiyor veya bu ağırlıklar ayrıştırılamıyorsa—
hukukun bu talebi gerçekçi değildir.
Psikologlar
ve bilişsel bilimciler bu süreçlerin doğası konusunda görüş birliğine varamamıştır.
Ancak sezgisel olarak, karar vericilerin, hukuken kabul edilemez fakat ikna
edici bilgilerin zihinlerindeki etkisini ayırt edip izole edebilmeleri pek
olası görünmemektedir.
Eğer durum
buysa, karar vericiler bu etkinin üstesinden gelemezler; en fazla, bu bilgiyi
hiç bilmeselerdi neye inanacaklarını tahmin etmeye çalışırlar. Ancak bu durumda
karar artık kişisel kanaate değil, varsayımsal bir değerlendirmeye dayanır.
Hatta çoğu durumda bu yaklaşım, kişinin doğru olduğuna inandığı sonucun tersine
bir karar vermesine yol açabilir.
Son olarak,
dışlama kurallarının uygulanmasının serbest delile etkisinin common law jürili
yargılamalar ile kıta Avrupası mahkemelerinde aynı olmadığını belirtmek
gerekir. Bunun en önemli nedeni, jürili mahkemelerdeki iki parçalı yapı ile
kıta sistemindeki tekil yapı arasındaki farktır.
Common
law’da hâkim, delilin kabul edilebilirliği konusunda jüri dışında karar
vererek, jürinin hukuka aykırı bilgiden haberdar olmasını engelleyebilir. Buna
karşılık kıta Avrupası’nda aynı hâkim hem delilin kabul edilebilirliğine hem de
değerine karar verdiğinden, dışlama kurallarının uygulanması psikolojik olarak
son derece zordur ve çoğu zaman yapay bir nitelik taşır.
Örneğin,
düşük ispat değeri ancak yüksek önyargı etkisi olan bir delilin reddedilmesi
gerektiği kuralını düşünelim. Kıta hâkimi bu durumda şöyle demek zorunda
kalacaktır: “Bu delili dışlamalıyız, çünkü üzerimizde yaratacağı önyargı çok
güçlü olabilir.” Ancak bu etkinin zihinden nasıl silineceği belirsizdir.
Anglo-Amerikan
jürileri de zaman zaman kabul edilemez bilgiye maruz kalabilir. Ancak böyle
durumlarda bile bu bilginin göz ardı edilmesi talebi, jüri müzakereleri
bağlamında daha anlamlıdır. Çünkü hâkimin bu yöndeki talimatı, esas olarak grup
içi tartışmayı yönlendirmeyi amaçlar: belirli bir bilginin tartışmada argüman
olarak kullanılmasını yasaklar.
Jüri üyeleri
çoğu zaman kararlarını müzakere sürecinde oluşturdukları için, güçlü bir
argüman hattının kapatılması sonucu etkileyebilir. Buna karşılık kıta Avrupası
mahkemelerinde, başkan hâkimin baskın rolü ve oybirliği kuralının bulunmaması,
müzakere ve tartışmanın önemini azaltır. Bu nedenle kabul edilemez bilginin göz
ardı edilmesi talebi, bireysel zihinsel süreç düzeyinde kalır ve bu düzeyde
yerine getirilmesi son derece güçtür — hatta çoğu zaman imkânsızdır.
İlk derece
mahkemelerinin gerekçeli kararlarının temyiz incelemesine tabi tutulması, kısa
sürede maddi vakıalara ilişkin tespitler için yeterli delil desteğinin neyi
oluşturduğuna dair standartların gelişmesine yol açmıştır. Bu standartlar,
common law perspektifinden bakıldığında, delillerin serbest değerlendirilmesine
yönelik hukuki bir müdahalenin yeni bir biçimi olarak kolaylıkla
nitelendirilebilir — üstelik bu müdahale artık yasama organı ya da doktrin
tarafından değil, üst derece hâkimleri tarafından gerçekleştirilmektedir.
Buna
karşılık kıta Avrupası hukuk doktrini açısından durum böyle görünmemektedir:
içtihatlar bağlayıcı bir hukuk kaynağı olarak kabul edilmediğinden (ve hâlen de
edilmediğinden), temyiz standartları, mantıksal akıl yürütmeye ve deneyim
kurallarına bağlılık yönünde “hukuk dışı” bir ısrar olarak yorumlanmıştır.
Böylece serbest delil idealinin “saflığı” korunmuş sayılmıştır.
Amaçlarım
açısından şu hususun belirtilmesi önemlidir: mantık ve deneyimin, maddi
vakıaları değerlendiren kişinin karar süreci üzerindeki etkisinin kapsamı her
zaman bir ölçüde belirsiz kalmıştır. Bazı yazarlar, mantık ve deneyimin, karar
vericinin inanç oluşturmasına yol açan zihinsel süreçleri yönettiğini ileri
sürmektedir. Buna karşılık diğerleri, mantık ve deneyimin esas görevinin bu
inançları kişiler arası (inter-subjektif) olarak kabul edilebilir kılmak
olduğunu savunmaktadır.
Bu süregelen
belirsizlik, en açık şekilde, ilk derece mahkemesinin maddi vakıalara ilişkin
gerekçesinin niteliği konusundaki görüş ayrılıklarında görülmektedir. Birçok
otorite, bu gerekçenin, hâkimin kanaatine ulaşırken gerçekleştirdiği zihinsel
işlemlerin açıklanmasını gerektirdiğini ileri sürmektedir. Bu görüşün zımni
varsayımı, elbette, bu işlemlerin mantık ve deneyim tarafından yönlendirildiğidir.
Buna
karşılık başka bir düşünce ekolüne göre, maddi vakıalara ilişkin kararın
oluşumunda iradi ve sezgisel unsurlar da yer almakta olup, bunlar tam anlamıyla
önermesel (propositional) biçimde ifade edilemez. Bu nedenle mantık ve
deneyimin asli rolü, hâkimin —her ne şekilde oluşmuş olursa olsun— inanç
durumlarının geçerli akıl yürütme kurallarına dayandığını göstermesine
rehberlik etmektir.
Bu
farklılıklara rağmen, her iki görüş de, karar vericinin içsel kabulünün tek
başına maddi vakıa tespitlerini ayakta tutmaya yeterli olmadığı konusunda
hemfikirdir. Hüküm, ayrıca maddi vakıalar hakkında geçerli sayılan akıl yürütme
kurallarına ilişkin hâkim anlayışla desteklenmelidir; yani bu kurallar, maddi
tespitleri kişiler arası kabul edilebilir kılabilmelidir. Bu iki ekol
arasındaki görüş ayrılıkları esas olarak, mantık ve deneyimin mahkemenin karar
verme özgürlüğünü hangi düzlemde sınırladığı noktasında yoğunlaşmaktadır.
Anglo-Amerikan
hukukunda serbest delile yönelik tutumlar ise çok farklı tarihsel koşullar
altında şekillenmiştir. Öncelikle, delil değerlendirme sürecini düzenleyen
kuralların yokluğu, adalet sistemine halkın katılımını sağlamak için gerekli
görülmemiştir. Hatırlanacağı üzere, Angevin dönemi jürileri İngiltere’de resmi
delil hukuku oluşmadan çok önce adalet dağıtmaktaydı.
Kendi
kendine bilgi toplayan bu jürilerin yerini, mahkemede yönlendirilmeye ihtiyaç
duyan jüriler aldıkça, delil hukuku doktrini (kısmen) amatör karar vericilerin
kararlarını etkileme amacıyla gelişmiştir. Örneğin teyit (corroboration)
kuralları her zaman çok sayıda olmuş ve çeşitli bağlamlarda kabul görmüştür.
Aynı şekilde, jüriye delil konularında verilen zorunlu talimatlar da yaygındır.
Bu talimatlara emsal değeri verilip verilmemesi tartışılabilir; ancak bunların,
karar vericiyi etkilemeye yönelik hukuk sistemine ait araçlar olduğu açıktır.
Dolayısıyla
common law, delil analizini etkilemeye yönelik özel hukuki araçlara hiçbir
zaman karşı olmamıştır.
Kıta
Avrupası ile karşılaştırıldığında bir diğer önemli fark, common law sisteminin
kişisel kanaati karar ölçütü olarak daha az vurgulamasıdır. Bu yönelim, yeterli
ispat standartlarında açıkça görülür: bu standartlar, sübjektif inanç durumları
yerine dışsal ölçütlere dayanır. Jüri üyelerinden çoğu zaman, hukuken geçerli
bilgiler ışığında makul bir kişinin ne karar vereceğini düşünmeleri istenir;
kişisel inançlarına teslim olmaları beklenmez.
Örneğin,
ceza yargılamasında sanık, karar vericinin herhangi bir şüphesi üzerine değil,
ancak kişiler arası savunulabilir (yani “makul”) şüpheler üzerine beraat eder.
Hatta bazı durumlarda —örneğin jüri müzakerelerinde çıkmaz yaşandığında—
hâkimin, makullük testini karşılamayan inançlarından vazgeçmeleri için dirençli
jüri üyelerini teşvik etmesi bile uygun görülebilir.
Sonuç
olarak, common law’un delil standartları, kıta Avrupası sistemlerine kıyasla
daha “mesafeli” veya “kişisel olmayan” bir nitelik taşır; oysa kıta
sistemlerinde kişisel kanaat hâlâ önemli bir rol oynamaktadır.
Bu
farklılıklar ışığında, serbest delil retoriğinin kıta Avrupası ve common law
sistemlerinde neden farklı yankı bulduğunu artık görebiliriz. Kıta Avrupası’nda
delillerin serbest değerlendirilmesi, delil ağırlığına ilişkin bağlayıcı
kurallara karşı ileri sürülen önemli bir düzenleyici ilke haline gelmiştir.
Buna karşılık common law ülkelerinde serbest delil normatif bir statüye sahip
değildir ve hatta teknik bir terim olarak dahi kullanılmaz.
Hukuk
sistemi açıkça, delilleri değerlendiren kişileri yönlendirmeyi amaçlamaktadır.
Buna rağmen common law’un serbest delil ile ilişkilendirilmesi, esas olarak
jüri kararlarının gerekçesiz olması ve çoğu zaman denetime kapalı bulunmasından
kaynaklanır. Bu kararlar, geçerli akıl yürütme kurallarına dayanmasa bile
kesinleşebilir. Bu betimleyici anlamda, common law’da karar vericiler gerçekten
de oldukça “serbesttir”.
Kıta
Avrupası ve common law yaklaşımları arasındaki bu farklar dikkate alındığında,
Batı hukuk sistemleri genelinde güvenle kullanılabilecek yalnızca bir serbest
delil anlayışı kalmaktadır. Buna göre serbest delil retoriği, karar
vericilerin, hükme ulaşırken bilgili kamuoyunun kullandığı olağan bilişsel
süreçleri kullanmalarına izin veren bir maddi vakıa tespit rejimini tercih
etmeyi ifade eder.
Hem kıta
Avrupası hem de common law sistemleri, en azından ilke olarak veya prima facie
düzeyde, teknik düzenlemelerin temel şeması olarak bu tercihi benimsemiş
görünmektedir. Serbest delile yöneltilen itirazları incelerken —ki şimdi bu
konuya geçiyorum— bu anlayışı esas alacağım.
II. DIŞLAMA KURALLARININ UYGULANMASI
Uzun süre
common law’a özgü bir özellik olarak görülen dışlama kuralları, son birkaç on
yılda kıta Avrupası ceza muhakemesinde de hızla yaygınlaşmıştır. Ancak bu durum
esas olarak, gerçeğin araştırılmasının toplumsal açıdan kabul edilebilir
yöntemlerle yürütülmesini sağlamayı amaçlayan dışlama kuralları için
geçerlidir.
Totaliter
dönemlerin travmatik deneyimlerinden sonra, insan onuru ve özel hayat gibi
değerlere duyarlılığın artması, çoğu kıta Avrupası ülkesini, belirli insan
hakları ihlal edilerek elde edilen delillerin reddedilmesi gerektiği fikrini
kabul etmeye yöneltmiştir.
Bununla
birlikte, maddi gerçeğe ulaşmanın doğruluğunu korumaya yönelik —yani esasen
common law’a özgü— bazı dışlama kurallarına da kıta sistemlerinde zaman zaman
rastlanmaktadır. Dışlama kurallarının yaygınlaşmasına paralel olarak, fiilen
ispat değeri taşıyan bilgiler ile yargılamada kullanılmasına izin verilen
bilgiler arasındaki fark giderek artmaktadır.
İlk bakışta
bu farkın, delilleri değerlendiren kişinin özgürlüğü ile ilgisi yokmuş gibi
görünebilir: dışlama kuralları sadece kullanılabilecek bilgi havuzunu daraltır
ve bilgi işleme sürecine doğrudan müdahale etmez. Ancak meseleye delil
kurallarının uygulanması perspektifinden bakıldığında, bu kurallar ile serbest
delil arasında bir gerilim ortaya çıkar.
Zira şu soru
gündeme gelir: karar vericiler güvenilir fakat hukuken kabul edilemez bilgilere
maruz kaldığında adalet sistemi nasıl tepki vermelidir?
Aklımıza
gelen ilk çözüm, bu bilgiden etkilenmemiş yeni karar vericilerin
görevlendirilmesidir. Ancak bu çözüm oldukça maliyetlidir. Bu nedenle hem kıta
Avrupası hem de common law sistemleri başka bir yolu tercih eder: karar
vericiden, kabul edilemez bilgiyi göz ardı etmesi istenir.
Anglo-Amerikan
hukukunda jüriye verilen talimatlar yoluyla uzun süredir uygulanan bu yaklaşım,
günümüzde kıta Avrupası’nda da giderek yaygınlaşmaktadır. Ancak bu talebin çoğu
zaman fark edilmeyen önemli bir sonucu vardır: hukuk sistemi, dışlama
politikasını etkin şekilde uygulamak amacıyla örtük biçimde delil ağırlığına
ilişkin kurallar benimsemektedir — üstelik bu kurallar, kabul edilemez bilgiye
sıfır ispat değeri atfetmektedir.
Bu ise
açıkça, delillerin ispat gücünün hukuk tarafından düzenlenmemesi gerektiği
yönündeki ilkeye aykırıdır.
Bu noktada,
kabul edilemez delilin göz ardı edilmesi talebinin etkisi daha yakından
incelenmelidir. Geleneksel görüşe göre bu talep, bireysel inanç oluşumunu
yönlendirmeyi amaçlar: karar verici, yasak bilgiyi dikkate almadan sonuca
ulaşmalıdır.
Ancak bu
bilgi onu ikna ediyorsa, gerçekten hukuka uygun davranabilir mi? Bu, yargısal
karar verme sürecindeki psikolojik mekanizmalara bağlı ampirik bir sorudur.
Eğer karar
verici, delilleri “atomistik” şekilde değerlendiriyorsa —yani her bir bilgi
unsuruna ayrı ayrı ispat değeri verip bunları topluyorsa— bu talebe uyması
mümkündür. Ancak karar “bütüncül” (holistik) şekilde veriliyorsa —yani tek tek
unsurlara ayrı ağırlık atfedilmiyor veya bu ağırlıklar ayrıştırılamıyorsa—
hukukun bu talebi gerçekçi değildir.
Psikologlar
ve bilişsel bilimciler bu süreçlerin doğası konusunda görüş birliğine
varamamıştır. Ancak sezgisel olarak, karar vericilerin, hukuken kabul edilemez
fakat ikna edici bilgilerin zihinlerindeki etkisini ayırt edip izole
edebilmeleri pek olası görünmemektedir.
Eğer durum
buysa, karar vericiler bu etkinin üstesinden gelemezler; en fazla, bu bilgiyi
hiç bilmeselerdi neye inanacaklarını tahmin etmeye çalışırlar. Ancak bu durumda
karar artık kişisel kanaate değil, varsayımsal bir değerlendirmeye dayanır.
Hatta çoğu durumda bu yaklaşım, kişinin doğru olduğuna inandığı sonucun tersine
bir karar vermesine yol açabilir.
Son olarak,
dışlama kurallarının uygulanmasının serbest delile etkisinin common law jürili
yargılamalar ile kıta Avrupası mahkemelerinde aynı olmadığını belirtmek
gerekir. Bunun en önemli nedeni, jürili mahkemelerdeki iki parçalı yapı ile
kıta sistemindeki tekil yapı arasındaki farktır.
Common
law’da hâkim, delilin kabul edilebilirliği konusunda jüri dışında karar
vererek, jürinin hukuka aykırı bilgiden haberdar olmasını engelleyebilir. Buna
karşılık kıta Avrupası’nda aynı hâkim hem delilin kabul edilebilirliğine hem de
değerine karar verdiğinden, dışlama kurallarının uygulanması psikolojik olarak
son derece zordur ve çoğu zaman yapay bir nitelik taşır.
Örneğin,
düşük ispat değeri ancak yüksek önyargı etkisi olan bir delilin reddedilmesi
gerektiği kuralını düşünelim. Kıta hâkimi bu durumda şöyle demek zorunda
kalacaktır: “Bu delili dışlamalıyız, çünkü üzerimizde yaratacağı önyargı çok
güçlü olabilir.” Ancak bu etkinin zihinden nasıl silineceği belirsizdir.
Anglo-Amerikan
jürileri de zaman zaman kabul edilemez bilgiye maruz kalabilir. Ancak böyle
durumlarda bile bu bilginin göz ardı edilmesi talebi, jüri müzakereleri
bağlamında daha anlamlıdır. Çünkü hâkimin bu yöndeki talimatı, esas olarak grup
içi tartışmayı yönlendirmeyi amaçlar: belirli bir bilginin tartışmada argüman
olarak kullanılmasını yasaklar.
Jüri üyeleri
çoğu zaman kararlarını müzakere sürecinde oluşturdukları için, güçlü bir
argüman hattının kapatılması sonucu etkileyebilir. Buna karşılık kıta Avrupası
mahkemelerinde, başkan hâkimin baskın rolü ve oybirliği kuralının bulunmaması,
müzakere ve tartışmanın önemini azaltır. Bu nedenle kabul edilemez bilginin göz
ardı edilmesi talebi, bireysel zihinsel süreç düzeyinde kalır ve bu düzeyde
yerine getirilmesi son derece güçtür — hatta çoğu zaman imkânsızdır.
Karar
vericilerin yasaklanmış fakat ikna edici bilgilere maruz kalmasının, uygun
karar verme usullerine ilişkin kıta Avrupası anlayışı açısından Anglo-Amerikan
anlayışına kıyasla daha ciddi bir sorun teşkil ettiğini de belirtmek gerekir.
Hatırlanacağı üzere, common law’un ispat standartları, hukuken geçerli deliller
karşısında bulunan makul kişinin bakış açısına büyük önem atfeder.
Dışsal ve
nesnel ölçütlere gösterilen bu açıklık, kabul edilemez bilgilere maruz kalan
karar vericilerin kişisel olmayan standartlara yönelmesini ve davayı kişiler
arası kabul edilebilir gerekçelere dayanarak çözmesini kolaylaştırır. Buna
karşılık kıta Avrupası’nda, bu “üçüncü kişi” perspektifine yönelmek, çoğu maddi
vakıa tespiti için kişisel kanaati ön koşul olarak arayan ispat standartları
nedeniyle zorlaşmaktadır.
Bu nedenle
hukukun, kabul edilemez delille “kirlenme” durumuna karşı geliştirdiği çözüm
(yani bu delile sıfır ağırlık atfetme), hâkimleri bu yasak bilgiyi karar
hesaplamalarından dışlamaya zorlar. Ancak öğrenilmiş olanı zihinden söküp
atmaya yönelik bu çaba, kıta Avrupası’nda anlaşıldığı şekliyle serbest delil
ilkesi ile kaçınılmaz bir çatışmaya yol açar. Hatta hukuka uymaya çalışan karar
vericiler, inandıklarının aksine karar vermek zorunda bile kalabilirler.
Yukarıdaki
tartışmadan hangi sonuçlar çıkarılabilir?
Fiilen ispat
değeri taşıyan bilgi ile hukuken kullanılabilir bilgi arasındaki fark, karar
vericilerin yasak bilgilere temas etmesi halinde, tüm adalet sistemleri
açısından sorun yaratmaktadır. Bu sorunların kaynağı, hukukun mahkemenin
gerçekte bildiğine göre karar vermesini engellemesidir; yani karar vericiler,
doğru olduğuna inandıkları şekilde serbestçe karar veremezler.
Bu nedenle,
tüm sistemler anlaşılır biçimde bu tür yasak bilgiyi mahkeme ile temas etmeden
önce ortadan kaldırmaya çalışır. Ancak bu hedefin, iki aşamalı jürili
mahkemelerde diğer yargılama ortamlarına kıyasla daha kolay
gerçekleştirilebildiğini gördük.
Jürili
mahkemelerde, delilin kabul edilebilirliğine ilişkin meseleler yargılama
sırasında ortaya çıksa bile, karar vericiler yasak bilgiden korunabilir. Jüri,
yalnızca hâkimin dışlama kararı verdiği aşamada voir dire yoluyla işitsel
olarak ayrılabilir. Jüri üyeleri yasak bilgiyi öğrense bile, bu bilginin göz
ardı edilmesine ilişkin hukuki talimat, grup müzakerelerinde tamamen etkisiz
değildir.
Buna
karşılık kıta Avrupası’ndaki heyet halinde çalışan mahkemelerde, ikna edici
fakat kabul edilemez bilginin etkisiz hale getirilmesi için yargılamanın
başlamasından önce dışlanması gerekir. Tek hâkimli yargılamalarda ise hukukun
yasak bilgiyi göz ardı etme talebinin anlamı en düşük seviyeye iner; çünkü
karar verme sürecinin toplumsal boyutu tamamen yoktur.
Bu noktada,
Anglo-Amerikan dışlama kurallarının neden hâkim yargılamalarında (bench trials)
büyük ölçüde etkisini yitirdiğini anlamak kolaydır. Bu “yumuşama” genellikle,
delil kurallarının esasen amatör karar vericiler için tasarlanmış olması ve
profesyonel hâkimlerin bulunmasıyla bu ihtiyacın ortadan kalkmasıyla açıklanır.
Ancak daha
ikna edici açıklama, herhangi bir kişinin —ister amatör ister profesyonel
olsun— “bilgi elmasını ısırdıktan sonra geri bırakmasının” (yani öğrendiğini
zihninden silmesinin) zorluğudur.
Genel
olarak, eğer adalet sistemi tamamen nesnel (detached) bir karar verme yöntemini
benimsemeye hazır değilse ya da delillerin atomistik şekilde
değerlendirilmesinin psikolojik olarak mümkün olduğu gösterilemezse, dışlama
kurallarını asgari düzeyde tutmak akıllıca görünmektedir.
IV. SORUŞTURMANIN BİLİMSELLEŞMESİ
Delillerin
işlenmesi konusunda karar vericinin özgürlüğüne yönelik potansiyel olarak çok
daha ciddi tehditler, bu yüzyıl boyunca gerçekleşen bilimsel ve teknolojik
dönüşümlerden kaynaklanmaktadır. Bu gelişmeler sonucunda, maddi vakıaların
tespiti için kullanılan teknik yöntemler, adalet sistemi de dahil olmak üzere
birçok alanda geleneksel yöntemlerle rekabet etmeye başlamıştır.
Bu nedenle,
serbest delilin temel koşulu olan olağan bilişsel süreçlere dayanma anlayışı
artık eskisi kadar sağlam bir şekilde toplumsal pratiklere yerleşmiş değildir.
Bu eğilimin
bazı belirtilerine bakalım:
Öncelikle,
yargılama açısından önemli birçok olgu artık insan duyuları ile doğrudan değil,
yalnızca gelişmiş teknik araçlar aracılığıyla tespit edilebilmektedir. Bu
araçların bazı bulguları o kadar güvenilir görünmektedir ki, bazı mahkeme
kararlarında bu araçların “sessiz tanıklığına” kesin delil değeri verildiği
görülmektedir.
Hatta bazı
temyiz mahkemeleri, belirli olguların geleneksel delil yöntemleriyle değil,
bilimsel yöntemlerle ispat edilmesine izin verilmesini dahi sorunlu
bulmaktadır.
Kısacası,
maddi vakıaların tespitinde insan duyularının önemi azalmakta; duyularımızla
algıladığımız gerçeklik ile teknolojik araçların ortaya koyduğu gerçeklik
arasındaki fark giderek büyümektedir.
Ayrıca,
yargılamada uzman görüşüne başvurulan alanların kapsamı da önemli ölçüde
genişlemiştir. Uzmanlar artık, delillerin değerlendirilmesinde karar vericiye
yorumlama çerçevesi sağlayan arka plan bilgilerini oluşturmak için de
kullanılmaktadır.
Eskiden
güvenilir kabul edilen birçok toplumsal bilgi ve deneyim kuralı artık
sorgulanmaktadır. Hatta tanıkların güvenilirliği gibi konular bile uzman
görüşüne konu olabilmektedir.
Bununla
birlikte, geleneksel bilişsel süreçler açısından en sarsıcı gelişme, bazı
çevrelerde gündeme getirilen, insanın doğal olasılık değerlendirmeleri ile
istatistiksel yöntemler arasındaki uyumsuzluk iddiasıdır. Eğer bu uyumsuzluk
gerçekten varsa ve sezgisel değerlendirmeler sistematik hatalara yol açıyorsa,
bu hataları azaltmak için bilimsel tekniklerin geliştirilmesi gerekebilir.
Ancak delil
değerlendirmesinin bu ölçüde bilimsel hale getirilmesi yakın gelecekte pek
olası görünmemektedir. Daha muhtemel olan gelişme, bazı maddi vakıa
tespitlerinin bilimsel ve teknik bilgi ışığında yapılmasını zorunlu kılan
kuralların artmasıdır.
Bu ise
sağduyuya dayalı bilgi ile bilimsel verilerin giderek daha fazla rekabet
edeceği anlamına gelir.
Ne var ki bu
iki bilgi türünün birleştirilmesi ciddi sorunlar doğurmaktadır. Örneğin,
bilimsel bulguların anlamlı hale gelebilmesi için istatistiksel çıkarım
yapılması gerektiği durumlarda, karar vericiler aynı konuda hem istatistiksel
hem de anekdotsal (olay anlatımına dayalı) delillerle karşı karşıya
kalmaktadır.
Bu durumda
şu sorular ortaya çıkar:
Tanığın olay anlatımı ile istatistiksel veriler nasıl birleştirilecektir?
Bu iki farklı bilgi türü tek bir değerlendirme sistemine nasıl entegre edilecektir?
Daha sık gerçekleşen olaylara ilişkin istatistiksel bilgiye ne zaman, bağlamsal
karşıt bilgiler nedeniyle itibar edilmemelidir?
Zira
istatistiksel veriler ile olay anlatımları gerçeğin farklı boyutlarına işaret
eder: ilki nicel düzenlilikleri, ikincisi ise tekil olayları ifade eder; ilki
korelasyonları, ikincisi ise nedensel açıklamaları çağrıştırır.
Bu sorunu
çözmek için çeşitli yöntemler geliştirilmiştir. Ancak şu an için bu yöntemler
tipik bir hukuk davasında uygulanabilir değildir: gerekli güvenilir veriler
mevcut değildir ve bu yöntemlerin gerektirdiği hesaplamalar pratik olmayacak
kadar karmaşıktır.
Ayrıca bu
yöntemler tam olarak uygulanabilir hale gelse bile, yargılamada kullanılmaları
bağımsız nedenlerle tartışmalı olacaktır.
Örneğin,
inançların güncellenmesine yönelik klasik Bayes modeli ele alınabilir. Bu
model, karar vericinin önceden sahip olduğu sübjektif olasılık
değerlendirmelerini, nesnel (frekans temelli) olasılıklarla birlikte
hesaplamaya dahil etmeye izin verir.
Ancak bu
model hukuk tarafından benimsenirse, yargılamanın kurumsal yapısının köklü
şekilde değiştirilmesi gerekir. En azından, hâkimler ve jüri üyeleri, olasılık
güncelleme yöntemleri konusunda uzman kişilerle birlikte çalışmak zorunda
kalacaktır.
Bu durumda
hüküm, karar vericilerin kabul edebileceği genel sonuçlar ile uzmanların
sunduğu hesaplamalar arasında bir “yansıtıcı denge” (reflective equilibrium)
arayışı sonucunda ortaya çıkacaktır.
Tüm bu
hususlar birlikte değerlendirildiğinde, bilimsel ve geleneksel delilleri tatmin
edici şekilde birleştiren bir yöntem henüz mevcut değildir.
Karar
vericilerin istatistiksel temelli bilgileri anekdotsal (olay anlatımına dayalı)
delillerle gerçekte nasıl ilişkilendirdiği yeterince bilinmemektedir. Muhtemelen,
uzman bilgisine güvenin yaygın olduğu çağın ruhunu (zeitgeist) izleyerek,
istatistiksel bilgilere gereğinden fazla ağırlık veriyor olabilirler. Ancak
istatistiksel bilginin kafa karışıklığı yaratabileceği ya da aşırı değer
biçilebileceği yönündeki kaygılar, çok az sayıda mahkemeyi dışlama yoluna
başvurmaya sevk etmiştir.
Mahkemeler,
yalnızca tanıkların güvenilirliğinin değerlendirilmesi konusunda, teknik
bilgiye dayalı müdahalelere karşı geleneksel değerlendirmeleri koruma konusunda
kararlı görünmektedir.
Olasılıksal
bilgilerin kullanımının daha da artması, şu anda örtük durumda bulunan başka
bir uyumsuzluğu da ortaya çıkarabilir: delilin bilimsel hale gelmesi ile
geleneksel maddi vakıa tespit yöntemleri arasındaki uyumsuzluk. Bu durum en iyi
ceza adaleti örneğinde görülebilir.
Mevcut
haliyle ceza yargılaması, geçmişte gerçekleşmiş somut ve tekrarlanamaz olaylara
ilişkin bilgi ile çoğu zaman birbirleriyle ölçülemeyen niteliklere dayanır.
Nitekim sanık, hukuk sistemi tarafından hâlâ tekil olaylar dünyasının bir
parçası olarak ele alınmaktadır.
Ancak bu
tekillik ve özgüllük vurgusu, somut olay hakkında hiçbir bilgisi olmadığını
açıkça belirten uzmanlar tarafından sunulan ve nicel düzenliliklere dayanan
olasılıksal bilgilerle bağdaştırılması güç bir yaklaşımdır.
Gerçekten de
olasılıksal bilgiye dayanmak, uzun vadede hatalı kararların sayısını
azaltacaktır. Ancak bu, ceza yargılamasının bugün kabul edilen amacı değildir.
Mevcut anlayış, genel doğruluğu artırmak yerine, hatalı mahkûmiyet riskini
azaltmayı tercih eder; yani birçok suçlunun beraat etmesi, bir masumun mahkûm
edilmesinden daha iyidir.
Bu noktada
şu soru ortaya çıkar: Maddi vakıa tespitinin bilimsel dönüşümü, karar vericinin
karar özgürlüğünü ne ölçüde etkilemektedir?
Şu an için
çok fazla etkilememektedir. Bazı bilimsel test sonuçlarına kesin delil değeri
tanıyan sınırlı sayıda kural ile uzmanların zorunlu olarak görevlendirilmesini
öngören düzenlemeler, bu özgürlüğe belirli ölçüde müdahale edebilir.
Ancak bu
müdahaleler nadiren karar vericiyi kendi inançlarına aykırı bir sonuca ulaşmaya
zorlar. Tipik bir davada delil materyali o kadar karmaşıktır ve o kadar çok
değerlendirme gerektirir ki, tek bir zorunlu bulgu çoğu zaman belirleyici
olmaz.
Örneğin,
parmak izi incelemesi sanığın suç aletine dokunduğunu kesin olarak ortaya koysa
bile, bir cinayet davasında mahkûmiyet kararı verilebilmesi için daha birçok
olgunun ispatlanması gerekir.
Ancak
kararın yalnızca tek bir olguya bağlı olduğu nadir durumlarda, kesin test
sonuçları belirli bir sonucu zorunlu kılabilir. Bununla birlikte, bu durum bile
karar vericinin kişisel kanaati ile bir çatışma yaratmayabilir; çünkü bilimin
otoritesi ve alternatif bilgi kaynaklarının yokluğu, hukuken gerekli sonucun
ikna edici görünmesine yol açacaktır.
Yine de
kabul edilmelidir ki, bu durum değişebilir. Bilimsel gelişmeler hızla
ilerledikçe, daha güvenilir araçlar ve yöntemler ortaya çıkabilir ve bunların
kullanımı, karar vericinin karar özgürlüğüne daha fazla müdahaleyi haklı kılabilir.
Bu gelişme
olumsuz mu değerlendirilmelidir?
Bilimsel
ilerlemenin sonuçları karşısında adalet sistemi gericileşemez; yeni
teknolojilere ve araştırma yöntemlerine kapılarını kapatamaz. Daha önce de
belirtildiği gibi, serbest delil başlı başına bir değer değildir: delil
değerlendirme alanında hukuki düzenlemenin bulunmaması, ancak iyi kuralların
oluşturulamadığı durumlarda epistemolojik olarak haklıdır.
Eğer teknik
bilgi sayesinde maddi vakıa tespitlerinin doğruluğu artırılabiliyorsa, bu
bilginin kullanılmasını zorunlu kılan kurallar getirilmesi yerinde olacaktır —
elbette özel hayat veya insan onuru gibi hakikat dışı değerler ihlal edilmediği
sürece.
Hatta
günümüzdeki maddi vakıa tespitinin temelini oluşturan olağan bilişsel
yöntemlerin kullanımı bile, ancak daha üstün bir alternatif karar verme yöntemi
genel olarak kabul edilmediği sürece savunulabilir.
Bununla
birlikte, olağan bilişsel süreçlerin kullanımı yalnızca epistemolojik bir
tercih değil, aynı zamanda siyasal ve etik bir tercihtir. Bu nedenle bilimsel
delillerin yargılamaya giderek daha fazla dahil edilmesi, mevcut adalet
sisteminde ciddi gerilimlere yol açacaktır.
Ancak bu
gerilimler kaçınılmaz görünmektedir; zira bunlar, bilimsel ilerleme ile miras
aldığımız toplumsal düzen arasındaki daha geniş çaplı çatışmaların yargılama
alanındaki yansımalarıdır.
Yüzyılın
sonuna yaklaşırken, usul ve delil hukukunda, Orta Çağ’ın sonlarında büyüsel
ispat yöntemlerinin terk edilip rasyonel delil sistemlerine geçilmesi kadar
önemli dönüşümlerin eşiğinde olabiliriz.
Bu
dönüşümlerin Anglo-Amerikan hukuk sisteminde, kıta Avrupası sistemlerine
kıyasla daha az sarsıntıyla gerçekleşmesi mümkündür. Bunun nedeni yalnızca
Anglo-Amerikan sisteminin delil değerlendirmesini düzenlemeye ve dışsal
ölçütler benimsemeye daha açık olması değildir.
Ek bir neden
olarak, Anglo-Amerikan sistemdeki uzman tanıklar ile kıta Avrupası’ndaki
mahkeme tarafından seçilen uzmanlar arasındaki fark gösterilebilir.
Kıta Avrupası’nda
hâkimler, kendi atadıkları uzmanın görüşü karşısında onun uzman bilgisine
teslim olmaya daha yatkındır. Buna karşılık Anglo-Amerikan sistemde karar
vericiler, sıklıkla çelişen uzman görüşleriyle karşılaşır ve hangi uzmana
inanacaklarına, tanık güvenilirliğine ilişkin olağan değerlendirmelerini
kullanarak karar verirler.
Bu yaklaşım
eleştirilebilir; çünkü uzmanlık gerektiren bir konuda sıradan güvenilirlik
ölçütlerine dayanmak uygun olmayabilir. Ancak bu eleştiri yerinde olsa bile,
olağan değerlendirme imkânının varlığı, Anglo-Amerikan yargılamasının hem daha
geniş bir bilimsel görüş yelpazesine açık olduğunu hem de bu görüşleri, kıta
sistemine kıyasla, olağan bilişsel süreçlere daha az zarar vererek bünyesine
katabildiğini göstermektedir.
Kısacası,
delil teknolojilerindeki değişimlere Anglo-Amerikan sistemin tepkisi daha
kademeli ve evrimsel olacakken, kıta Avrupası sistemi bu değişimlere daha ani
ve devrimsel tepkiler verebilir.