22 Mart 2026 Pazar

bomboş makale atıf yapılabilecek cümlesi yok

 luslararası insancıl hukukun (IHL) günümüzde oldukça zorlu bir dizi sorunla karşı karşıya olduğu hususunda pek az şüphe bulunmaktadır. Önceleri, dikkat daha çok IHL’nin uygulanması meselesine yoğunlaşmıştı. Ancak günümüzdeki kaygıların odağı, bizzat hukukun kendisi ve yeterliliği ile ilgilidir. Nitekim yeni aktörler ve yeni faaliyetler, IHL’nin temel değerlerine saldırarak onun yapısını ciddi biçimde sarsmaktadır. Yeni bir çatışma paradigması ortaya çıktıkça, sahadaki gerçekliğe uyum sağlayabilmesi için IHL’nin gözden geçirilmesi ihtiyacı da artmaktadır.

Mevcut durumun yeniliği, yalnızca yeni bir paradigmaya duyulan ihtiyaçta değil, aynı zamanda devletlerin hukuki normlara aykırı davranışlar karşısında benimsedikleri tutumda da kendini göstermektedir. Önceki silahlı çatışmalarda, IHL’yi ihlal edenler genellikle eylemlerini hukuka uygunluk çerçevesinde gerekçelendirmeye çalışmışlardır. Oysa “teröre karşı savaş”ın başlangıcında bazı devletler kendilerini IHL çerçevesi içinde görmeyi reddetmiş ve onun bazı bölümlerinin artık geçerliliğini yitirdiğini ileri sürmüşlerdir. Günümüzde IHL’ye yönelik saldırılar yalnızca fiil ve uygulamalardan değil, aynı zamanda beyanlardan da kaynaklanmaktadır; zira IHL’nin kurucu ilkelerini ihlal edenler, bunu IHL’nin ve temel ilkelerinin yeni bağlamda artık geçerli olmadığı iddiasıyla meşrulaştırmaktadır. Bu tutum, Uluslararası Kızılhaç Komitesi’nin aynı dönemde uluslararası örf ve adet hukuku üzerine uzun zamandır beklenen çalışmasını yayımlamış olması nedeniyle daha da rahatsız edicidir.

Bu alanda çalışan pek çok kişi için ICRC çalışması, IHL ilkelerinin bir teyidi niteliğinde olmuş; hem uluslararası hem de uluslararası olmayan silahlı çatışmalarda uygulanacak örf ve adet kurallarını oluşturan opinio juris ve devlet uygulamasını ortaya koymuştur. Ne var ki, bazı devletlerin beyanları, özellikle 11 Eylül öncesinde derlenen opinio juris’in ortadan kalktığı izlenimini vermiştir. Bunun tam tersine, devletler bu kurallara karşı çıkmaya başlamış; birçok IHL meselesi, ABD ile onun transatlantik müttefiklerinin çoğu arasında ayrışmalara yol açmıştır. Bu durumda mesele, örf ve adet uluslararası insancıl hukuku bakımından şu şekilde ortaya konulabilir: Bazı devletlerin uygulamaları mevcut kuralların ihlali midir, yoksa bu gelişmeler yeni bir kuralın ortaya çıkmakta olduğuna mı işaret etmektedir?

Eğer görüldüğü üzere ihlalciler, belirli bir durumda IHL’nin uygulanabilirliğini inkâr ediyor ya da ilkelerinin artık geçerliliğini yitirdiğini ileri sürüyorsa, bu durumda acilen ele alınması gereken bir reform ihtiyacı doğmaktadır. Bu nedenle IHL’nin bazı temel ilkelerinin uygunluğu incelenmelidir. Bu çalışma özellikle ayrım (distinction) ilkesine odaklanmaktadır.

Elbette IHL büyük ölçüde önceki silahlı çatışmaların ardından gelişmiştir. Dolayısıyla yeni bir çatışma türünün yeni bir kodifikasyon sürecine yol açması ilk kez yaşanacak bir durum olmayacaktır. Nitekim 1977 Ek Protokolleri, II. Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan sömürge karşıtı savaşlara ve iç çatışmalara bir yanıt niteliği taşımaktaydı. Bu bağlamda, “teröre karşı savaş”ın doğal bir sonucu olarak yeni bir protokolün kabul edilmesi gerektiği ileri sürülebilir. Ancak bazı hukukçular ve uygulayıcılar bu tür değişikliklere karşı çıkmakta; zira “terörizm IHL’nin özünü etkilemektedir ve bu nedenle bu hukuk dalını değiştirmeye yönelik hiçbir girişimi haklı kılamaz” görüşünü savunmaktadırlar. Benzer şekilde, terörle mücadeleye ilişkin iddiaların, IHL’nin sağladığı koruma düzeyini azaltma ihtimali bulunmaktadır. Nitekim burada temel kaygılardan biri şudur: IHL ilkelerini yeniden ele alırken, bunlardan ne ölçüde –eğer überhaupt mümkünse– taviz verilebilir?

hintli komedyen Manoj Kumar Sinha; kaynağı 2005 yılında kitap (!) yazmış başka bir komedyen

 

2.1 Giriş

Hukuk, topluma ve kamuya hizmet etmek amacıyla vardır ve hem uluslararası hem de ulusal düzeyde bu ihtiyaçları karşılayabilmek için uyum sağlamak zorundadır. Uluslararası hukuk, özellikle uluslararası ceza adaleti alanında önemli ölçüde gelişme göstermiş alanlardan biridir. Günümüzde, eskiden kabul gören birçok kavram bir bakıma çözülme sürecine girmiştir. Suçlar bakımından bireysel sorumluluk meselesi iç hukuklarda her zaman mevcut olmakla birlikte, bireylerin uluslararası hukuku ihlal etmelerinin de cezalandırılabilir olduğu ancak birkaç on yıl önce kabul görmeye başlamıştır.

Uluslararası Ceza Hukuku, kamu uluslararası hukukunun ihlali niteliğindeki belirli fiil kategorileri bakımından bireylere cezai sorumluluk yükleyen hukuk dalı olarak tanımlanır. Bu fiiller; savaş suçları, insanlığa karşı suçlar, soykırım ve saldırı suçu (barışa karşı suç olarak da bilinir) şeklinde sayılmaktadır.² Bu üç suçun yanı sıra korsanlık, kölelik, işkence, aşırı terörizm biçimleri ve uyuşturucu kaçakçılığı gibi diğer bazı suçlar da çeşitli ulusal hukuk sistemlerinde, devletlerin taraf oldukları uluslararası sözleşmeler çerçevesinde suç olarak düzenlenmiştir.

1990’lı yılların başlarında çeşitli uluslararası ceza mahkemelerinin kurulması³ ve nihayetinde daimi bir uluslararası ceza mahkemesinin oluşturulmasıyla⁴ birlikte, ceza hukuku kavramı, devletlerin iç hukuklarında yer alan ve sınır aşan suçlarla ilgilenen bölümleri ifade edecek şekilde kullanılmaya başlanmıştır.⁵


2.1.1 Savaş Suçları Yargılamaları

Savaş suçları yargılamalarının kökeni muhtemelen 1305 yılına, İskoçya’nın en büyük ulusal kahramanlarından biri olan William Wallace’ın yargılanıp idam edilmesine kadar götürülebilir.⁶ Gerçek anlamda ilk uluslararası nitelikte yargılama ise muhtemelen 1474 yılında, Almanya’daki Breisach şehrinin işgali sırasında işlenen vahşet suçları nedeniyle yargılanan Peter von Hagenbach davasıdır. Kutsal Roma İmparatorluğu’nu temsil eden yirmi sekiz yargıç, Peter von Hagenbach’ı sivillerin öldürülmesi ve tecavüz edilmesi ile “insan ve Tanrı yasalarına” karşı yalan yere yemin etmek suçlarından yargılayıp mahkûm etmiştir.⁷ Mahkeme, Hagenbach’ın şövalyelik unvanını elinden almış ve ardından idamına karar vermiştir.⁸

Ancak bu gelişme, ortaçağ uluslararası adaletinin ilginç bir denemesi olmaktan öteye geçememiş ve kısa süre sonra 1648 tarihli Vestfalya Barışı’nın getirdiği devlet egemenliği anlayışı karşısında etkisini yitirmiştir.⁹

Uluslararası ceza mahkemesi kurulması fikrinin yeniden gündeme gelmesi için yaklaşık 400 yıl geçmesi gerekmiştir. 19. yüzyılın ortalarında silahlı çatışmalar hukukunun gelişmesiyle birlikte, insancıl ihlallerin uluslararası düzeyde yargılanması fikri yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlamıştır.¹⁰ 1870 yılında, Uluslararası Kızılhaç Komitesi’nin (ICRC) kurucularından ve uzun süre başkanlığını yapmış olan Gustave Moynier, 1864 tarihli yaralı askerlerin korunmasına ilişkin sözleşmeye dair yorumunda¹¹ uluslararası bir mahkeme kurulmasını önermiştir.¹² Ancak daha sonra bu yaklaşımı terk ederek, kamuoyu baskısının yeterli olacağı görüşünü benimsemiştir.¹³

Uluslararası insancıl hukukun ihlallerinde bireysel cezai sorumluluğa ilişkin bir diğer örnek, 1874 Brüksel Konferansı çalışmalarında görülmektedir. Bu konferans, 15 Avrupa devleti tarafından imzalanan ancak hiçbir zaman onaylanmayan bir nihai protokol ortaya koymuştur.¹⁴ 1899 ve 1907 Lahey Sözleşmeleri, savaş hukukunun uluslararası bir antlaşma ile ilk önemli kodifikasyonunu temsil etmektedir.¹⁵ Bu sözleşmeler, sivillerin korunmasına ilişkin önemli hükümler içermektedir. İlk dönemlerde savaş hukuku ihlallerine ilişkin yargılamalar çoğunlukla ülkesellik veya vatandaşlık ilkelerine dayanmaktaydı.

Modern tarihte ise Henry Wirz’in yargılanması¹⁷ ilk savaş suçu davası olarak kabul edilir ve sonraki yargılamalar için doğrudan bir tarihsel örnek teşkil etmiştir. Amerikan İç Savaşı sonrasında savaş suçları nedeniyle idam edilen tek Konfederasyon askeri olmuştur. Tarihsel olarak savaş suçlarının kovuşturulması genellikle mağlup tarafla sınırlı kalmış ve ulusal mahkemeler tarafından yürütülmüştür; bu da etkinliği azaltmıştır.¹⁸ Ulusal adalet sistemleri bu tür davalarda çoğu zaman tarafsız ve dengeli olma konusunda yetersiz kalmıştır.¹⁹


2.2 I. Dünya Savaşı Sonrası Uluslararası Mahkemelerin Kurulmasına Yönelik Çabalar

I. Dünya Savaşı’nın hemen ardından²⁰ galip Müttefik Devletler, savaşın sorumlularını belirlemek ve cezalandırılmasını sağlamak amacıyla “Savaşın Sorumlularının Belirlenmesi ve Cezaların Uygulanması Komisyonu”nu kurmuşlardır.²¹ Komisyon, savaş suçlarının galip devletlerin ulusal mahkemelerinde ve gerektiğinde müttefikler arası bir mahkemede görülmesini önermiştir. Ayrıca diğer devletlerden yargıçların yer aldığı bir “yüksek mahkeme” kurulmasını da teklif etmiştir.

Uluslararası ceza mahkemesi kurma yönündeki bir sonraki ciddi girişim, Versailles Antlaşması ile ortaya çıkmıştır.²² Bu antlaşma, Alman İmparatoru II. Wilhelm²³ ve diğer Alman savaş suçlularının yargılanmasını öngörmüştür. Antlaşmanın 227. maddesi, Alman İmparatoru’nun uluslararası ahlaka ve antlaşmaların kutsallığına karşı işlenen en ağır suçtan sorumlu tutulmasını düzenlemiştir.²⁴ Aynı madde, ABD, Büyük Britanya, Fransa, İtalya ve Japonya tarafından atanacak beş yargıçtan oluşan özel bir mahkeme kurulmasını öngörmüştür.

Ancak Alman askerlerinin yargılanması için öngörülen uluslararası mahkeme kurulmamış, bu kişiler Müttefik mahkemelerinde de yargılanmamıştır.²⁵ Bunun yerine, Müttefik Devletler Alman hükümetinden savaş suçlularını Leipzig’deki Alman Yüksek Mahkemesi (Reichsgericht) önünde yargılamasını istemiştir.²⁶ Başlangıçta 896 kişilik bir liste hazırlanmışken bu sayı 45’e düşmüş, nihayetinde yalnızca 12 kişi hakkında dava açılabilmiş ve bunların çoğu delil yetersizliği nedeniyle beraat etmiştir.²⁷

Benzer şekilde, 1915-16 yıllarında Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermenilere yönelik kitlesel öldürmelerden sorumlu Türk yetkililerin yargılanması da istenmiş, ancak bu girişimler Türk hükümeti tarafından ciddi biçimde ele alınmamıştır.²⁸ Yüz binlerce Ermeni, Anadolu’dan Suriye çöllerine sürgün edilirken hayatını kaybetmiştir.²⁹

Komisyon ayrıca, 1907 Lahey Sözleşmeleri’nin başlangıç kısmında yer alan Martens Klozu’na dayanarak Türk yetkililerin “insanlığa karşı suçlar” nedeniyle yargılanmasını da önermiştir.³⁰ Bu yargılamaların hukuki dayanağı 1920 tarihli Sevr Antlaşması olmuş, ancak Türkiye bu antlaşmayı reddetmiştir.³² Daha sonra imzalanan Lozan Antlaşması ise Türkiye ile yapılan nihai barış antlaşması olmasına rağmen, Ermenilere yönelik işlenen suçlarla ilgili herhangi bir yargılama öngörmemiştir.³³



 

 

Afrika’nın ICC Savcılığı Tarafından Uygunsuz Şekilde Hedef Alınmasına İlişkin Uluslararası Politika ve Siyasi Değerlendirmeler

Şef Charles Achaleke Taku

Özet

Uluslararası Ceza Mahkemesi (ICC), statüsü uyarınca uluslararası suçlarla itham edilen kişiler üzerinde yargı yetkisine sahip olmasına rağmen, yalnızca Afrika’yı hedef almakla ve yargı yetkisine sahip olduğu diğer bölgelerdeki failleri görmezden gelmekle suçlanmaktadır.

Roma Statüsü, ICC’nin yargı yetkisinin kapsamını açıkça belirlemektedir. Buna rağmen, ICC Savcısı, Mahkemenin kuruluşunun ilk on yılında savcılık takdir yetkisini kullanırken Afrika’yı uygunsuz şekilde hedef almakla ve dünyanın diğer bölgelerinde işlenen uluslararası suçları göz ardı etmekle itham edilmektedir. Savcı bu durumu kabul etmekle birlikte, Afrika’ya yöneliminin uygunsuz olmadığını güçlü biçimde savunmaktadır. Müdahalesinin yalnızca uygun değil, aynı zamanda faydalı olduğunu ileri sürmektedir.

Benim kanaatime göre, Savcı’nın ileri sürdüğü gerekçelere ek olarak Afrika’nın hedef alınmasının arkasında uluslararası politikaya dayalı politika tercihleri bulunmaktadır. Afrika’nın uygunsuz biçimde hedef alınması hem bağlamsal hem de odaklıdır. Savcının Afrika’da açtığı davalarda izlenen odak, çoğu zaman müdahalenin gerekçesini haklı çıkarmamaktadır.

Ne yazık ki birçok Afrikalı lider, neo-sömürgeci çıkarların kuklası durumundadır; bu çıkarlar karşılığında iktidarlarını sürdürmekte ve neo-sömürgeci ekonomik ve hegemonik gündemi savunmaktadırlar. ICC’nin yargı yetkisine giren suçlar çoğu zaman bu koşullar altında işlenmektedir. Bu tür liderler için ICC’ye başvuru mekanizması, muhalefeti susturmanın yeni bir aracı haline gelmiştir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde veto yetkisine sahip bazı aktörler için ise bu mekanizma rejim değişikliğini destekleyen etkili bir araçtır.

Savcı ile Afrika Birliği (AU) arasındaki ilişkilerde ciddi bir gerilim bulunmaktadır ve bu durum acil çözüm gerektirmektedir. AU ve Savcı’nın Afrika politikasını eleştiren kesimler, ICC’nin Afrika’ya yönelik savcılık politikalarının istikrarsızlaştırıcı olduğunu ve Afrika sorunlarına Afrika çözümleri üretme çabalarına duyarsız kaldığını ileri sürmektedir. ICC Savcısı’nın Afrika politikası önemli hukuki, siyasi ve ideolojik sorunlar doğurmaktadır. Afrika’nın hedef alınıp ihtiyaç anında ihmal edilmesi yalnızca ICC ile sınırlı değildir; önemli ölçüde bu yaklaşımın sorumluluğunu taşıyan Birleşmiş Milletler’e de uzanmaktadır.

Birleşmiş Milletler, uluslararası adalet yoluyla, BM Şartı’nda belirtilen hedefleri Afrika ile ilişkilerinde ve Afrika’daki çatışmaların çözümünde yeterince uygulayamamıştır. ICC yalnızca uluslararası suçları işleyenleri değil, bu suçların işlenmesini kolaylaştıranları da soruşturmalıdır. Savcı bu politikayı benimsediğinde, dünya genelinde uluslararası suçları soruşturma gerekliliğini daha açık biçimde görecektir.

Bu bölüm, “ICC Afrika’yı uygunsuz şekilde hedef aldı mı?” sorusuna cevap aramaktadır. Benim cevabım olumludur. Bu ciddi sorunun karmaşıklığını inceliyor ve çözüm önerileri sunuyorum. Sonuç olarak, ICC’nin ilk on yılında Afrika’ya odaklanmasının, Mahkemenin küresel bir kurum olarak etkisini, önemini ve performansını sağlıklı biçimde değerlendirmeyi zorlaştırdığı kanaatine varıyorum. ICC Afrika dışında yeterince tanınmamakta ve diğer çatışma bölgelerinde sınırlı saygı ve ilgi görmektedir.


Görüş

Korunan Değerler

ICC Savcısı’nın Mahkemenin ilk on yılında Afrika’ya odaklanmasının uygunsuz olup olmadığı sorusu ilk bakışta basit görünmektedir. Savcı bu odaklanmayı kabul etmekte ancak bunun uygunsuz olduğunu reddetmektedir. Savcı, savcılık takdir yetkisini nasıl kullandığını savunmak için çeşitli gerekçeler sunmaktadır.

Bu gerekçeler, Afrika’daki bazı sivil toplum kuruluşları ve uluslararası örgütler tarafından desteklenmektedir. ICC’nin Afrika’daki faaliyetlerini destekleyen sivil toplum koalisyonu, Afrika Birliği ile ICC arasındaki ilişkilerin geliştirilmesi gerektiğini savunmakta, ancak AU’nun ve Afrika’daki geniş kesimlerin endişelerini yeterince ele almamaktadır.

Afrika Birliği’nin itirazları bağlam içinde değerlendirilmelidir. Neo-sömürgeci çıkarların desteğini alan bazı aktörler, ICC’ye karşı muhalefeti kendi suçlarından kaçınmak için kullanmaktadır. Örneğin Kongo Demokratik Cumhuriyeti bağlamında bazı bölgesel liderlerin cezai sorumluluğu gündeme gelmektedir. ICC’nin bu kişileri soruşturamaması ve bunun yerine daha çevresel aktörleri hedef alması, Afrika’daki muhalefetin gerekçelerinden biridir.

Savcı’nın Afrika’ya odaklanmasını haklı göstermek için ileri sürdüğü gerekçeler incelendiğinde, bu odaklanmanın uygunsuz ve gerekçesiz olduğu kanaatine varıyorum. Çünkü savcılık takdir yetkisi, Afrika’yı hedef alan siyasi ve politik motivasyonlardan etkilenmektedir.


Hukuk ve Siyaset İlişkisi

Uluslararası ceza yargılamalarında siyasetin rolünü açıklayan iki önemli akademisyene atıf yapılmaktadır:

Jenia Iontcheva Turner şöyle demektedir:
Uluslararası ceza yargılamalarında “hukuki” ve “siyasi” yaklaşımlar ideal tiplerdir. Tüm hukuk belirli ölçüde siyasidir. Yargılamalar siyasi spektruma yaklaştıkça sanık hakları zarar görür. Baskıcı rejimlerdeki göstermelik yargılamalar bu ayrımın önemini ortaya koymaktadır.

Malcolm N. Shaw ise şunu belirtmektedir:
Uluslararası hukukta hukuk ile siyaset arasında tam bir ayrım mümkün değildir. Taraflar kendi eylemlerini hukuki gerekçelerle savunsa da bu iki alan birbirine sıkı şekilde bağlıdır.

Bu görüşler, uluslararası adaletin siyasallaşmasının ICC bağlamında da geçerli olduğunu göstermektedir.


Birleşmiş Milletler’in Amaçları ve Gerçeklik

BM Şartı’nın önsözünde belirtilen amaçlar; savaşın önlenmesi, insan haklarının korunması ve uluslararası hukuka saygının sağlanmasıdır. Ancak ICC’nin Afrika’ya yönelik yaklaşımı bu hedeflerle çelişmektedir.

Bu nedenle, Afrika’nın hedef alınıp ihtiyaç anında ihmal edilmesi yalnızca ICC’nin değil, aynı zamanda Birleşmiş Milletler’in de sorumluluğudur.


Cezasızlığın Teşviki

2012 yılında Afrika’daki çatışmaların artması, ICC ve BM müdahalelerine rağmen, bu eleştirileri güçlendirmektedir.

ICC’nin kuruluşu Afrika’da başlangıçta büyük umut yaratmıştı. Bu kurumun cezasızlıkla mücadele edeceği ve insanlığa karşı suçları önleyeceği düşünülüyordu. Ancak Afrika, tarih boyunca köle ticareti, sömürgecilik, savaş suçları ve soykırım gibi ağır suçlara maruz kalmıştır ve bu nedenle ayrımcılığa karşı son derece hassastır.

1948 İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ve 1949 Cenevre Sözleşmeleri gibi gelişmelere rağmen Afrika’daki suçların devam etmesi büyük bir çelişki yaratmaktadır.

ICC’nin, Nürnberg ve Tokyo yargılamalarındaki gibi seçici ve ayrımcı bir yaklaşım benimsemesi beklenmemekteydi. Bu durumdan yalnızca Savcı değil, uluslararası sistemdeki çeşitli siyasi ve hukuki aktörler sorumludur.


Sonuç

BM ilkelerinin Roma Statüsü’ne ilham vermesi nedeniyle ICC’nin bölgesel denge ilkesini uygulaması beklenirdi. Ancak kuruluşunun ilk on yılında Afrika’ya odaklanılması bu beklentiyi karşılamamıştır.

Bu nedenle ICC Savcılığı’nın Afrika’yı uygunsuz şekilde hedef aldığı sonucuna varılmaktadır.

 

Durumların Seçilmesi (Selection of Situations)

Bir durum — yani incelenen daha geniş çatışma — Savcıya, 13. madde uyarınca üç yargı yolu ile gelebilir: ya bir Taraf Devletin sevki (Madde 14 uyarınca), ya Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin BM Şartı’nın VII. Bölümü uyarınca sevki ya da Savcının re’sen (proprio motu) soruşturma başlatması (Madde 15 uyarınca).

Bu koşullardan biri mevcut olduğu takdirde Savcılık Ofisi (OTP) harekete geçebilir ve kendisine sevk edilen bir durumun seçimi, Savcının yargı yetkisine giren bir durum hakkında soruşturma başlatıp başlatmamaya karar verirken dikkate alması gereken unsurları düzenleyen 53(1). maddeye tabidir.

Yargı yetkisini doğuran bu tetikleyicilerden biri devreye girdikten sonra, Savcı açısından bir soruşturma başlatma yönünde pozitif bir yükümlülük doğar; ancak Savcı, mevcut bilgileri değerlendirdikten sonra “ilerlemek için makul bir temel bulunmadığı” sonucuna varırsa bu yükümlülük ortadan kalkar.

Bu “makul temel” değerlendirmesi yapılırken Savcı şu hususları incelemek zorundadır:
(a) Mahkemenin yargı yetkisine giren bir suçun işlendiğine veya işlenmekte olduğuna dair makul bir temel bulunup bulunmadığı,
(b) Davanın 17. madde uyarınca kabul edilebilir olup olmadığı,
(c) Suçun ağırlığı ve mağdurların menfaatleri dikkate alındığında, yine de soruşturmanın adaletin menfaatlerine hizmet etmeyeceğine dair esaslı nedenler bulunup bulunmadığı.

Ne var ki, Roma Statüsü 53(1). maddede yer alan bazı temel kriterleri ayrıntılı şekilde açıklamamıştır. Bu nedenle, soruşturma kapasitesine yön vermek üzere bir strateji geliştirme görevi OTP’ye bırakılmıştır.

Bu noktada, Savcının soruşturma başlatmama kararının Ön Yargılama Dairesi (Pre-Trial Chamber) tarafından yargısal denetime tabi tutulabileceği de belirtilmelidir. Bu denetim, sevk eden devletin veya Güvenlik Konseyi’nin talebi üzerine yapılabileceği gibi, bazı durumlarda Daire tarafından re’sen de gerçekleştirilebilir.


Ön İnceleme Politikası ve Kriterler

Savcılık Ofisi, durumlar hakkında soruşturma başlatma kararına yardımcı olmak amacıyla 2010 yılında Ön İncelemelere İlişkin Taslak Politika Belgesi yayımlamıştır. Bu belge, Ofisin faaliyetlerinde şeffaflığı ve meşruiyeti artırmaya yönelik önemli bir adımdır.

Belgede 53(1). maddede yer alan üç temel kriter ayrıntılandırılmıştır:

  1. Yargı Yetkisi (Jurisdiction)
  2. Kabul Edilebilirlik (Admissibility)
  3. Adaletin Menfaatleri (Interests of Justice)

Bu üç kriterin tamamı sağlanmadıkça bir soruşturma başlatılamaz.

1. Yargı Yetkisi

Bu kriter nesneldir ve şu unsurların varlığını gerektirir:

  • Zaman bakımından yetki
  • Konu bakımından yetki
  • Yer veya kişi bakımından yetki

2. Kabul Edilebilirlik

İki unsurdan oluşur:

a) Tamamlayıcılık (Complementarity)

ICC sistemi, ulusal mahkemelere öncelik tanır. Mahkeme ancak devletlerin soruşturma veya kovuşturma yapma konusunda isteksiz veya yetersiz olduğu durumlarda devreye girer.

b) Ağırlık (Gravity)

Roma Statüsü “en ağır suçlar”ı kapsar (soykırım, savaş suçları, insanlığa karşı suçlar). Ancak hangi suçların öncelikli olacağı açıkça belirtilmemiştir.

Bu nedenle OTP, ağırlık değerlendirmesinde şu kriterleri kullanır:

  • Ölçek (scale)
  • Nitelik (nature)
  • İşleniş biçimi (manner of commission)
  • Etki (impact)

Bu kriterler hem nicel hem nitel değerlendirmeleri içerir ve sınırlı sayıda değildir.


Ağırlık Kriterinin Unsurları

Ölçek:
Mağdur sayısı, zarar boyutu, coğrafi ve zamansal yayılım.

Nitelik:
İşlenen suçların türü ve özellikleri.

İşleniş biçimi:

  • Planlı veya sistematik olup olmadığı
  • Faillerin kastı ve katılım düzeyi
  • Örgütlü yapı içinde işlenip işlenmediği
  • Özel vahşet unsurları (örneğin tecavüz, işkence)

Etki:

  • Toplum üzerindeki sonuçlar
  • Sivil nüfusun kırılganlığının artırılması
  • Terör yayma amacı

Örnekler: Kenya ve Irak

  • Kenya:
    Yüksek mağdur sayısı, sistematik saldırılar ve ciddi toplumsal etkiler nedeniyle soruşturma başlatılmıştır.
  • Irak:
    Sınırlı ölçek nedeniyle soruşturma açılmamıştır; ancak yeni deliller çıkarsa yeniden değerlendirilebileceği belirtilmiştir.

Davaların Seçilmesi (Selection of Cases)

Bir durum seçildikten sonra, OTP belirli bireyleri hedef alan davaları seçer.

Savcı, şu durumlarda dava açmaktan vazgeçebilir:

  • Yeterli delil yoksa
  • Dava kabul edilemezse
  • Adaletin menfaatlerine uygun değilse

OTP ayrıca, özellikle “en fazla sorumluluğu taşıyan kişiler” üzerine yoğunlaşır. Bu, Statüde açıkça yer almamakla birlikte, uygulamada kabul edilen bir politikadır.

Başlangıçta, Ön Yargılama Dairesi bu yaklaşımı desteklemiş; ancak Temyiz Dairesi bu yaklaşımın fazla sınırlayıcı olacağını belirterek geri çevirmiştir.


Savcılık Stratejisinin Değerlendirilmesi

OTP’nin stratejisinin merkezinde “ağırlık” kriteri yer alır.

Bu kriter esnek şekilde uygulanmakla birlikte, şu sorunlara yol açmıştır:

  • Kriterler belirsizdir
  • Ağırlık ölçütleri net değildir
  • Şeffaflık eksikliği eleştirilerine neden olmuştur

Bir yandan, katı sayısal eşikler koymamak insanidir;
diğer yandan, kriterlerin belirsizliği dış gözlemcilerin değerlendirme yapmasını zorlaştırmaktadır.


Meşruiyetin Artırılması İçin Öneriler

Meşruiyet için:

  • Açık ve anlaşılır kriterler gerekir
  • Tutarlı uygulama şarttır
  • Gözlemcilerin kararları değerlendirebilmesi sağlanmalıdır

Mevcut sistem:

  • Parçalı belgelerden oluşmaktadır
  • Tek ve kapsamlı bir strateji eksiktir

Bu nedenle önerilen:

  • Tüm politikaların tek belgede toplanması
  • Daha açık kriterler belirlenmesi
  • Açıklayıcı yorumların eklenmesi

Ancak bu yapılırken aşırı katı sayısal kriterlerden kaçınılmalıdır.


Sonuç

OTP, şeffaflık ile esneklik arasında hassas bir denge kurmalıdır.

Eğer bu denge sağlanırsa:

  • Karar alma süreçleri daha öngörülebilir hale gelir
  • Tarafsızlık eleştirileri azalır
  • Kurumun meşruiyeti güçlenir

21 Mart 2026 Cumartesi

 

1. Mantık Dersi

Öğretmen:
— Çocuklar, mantık nedir?
Öğrenci:
— Hocam, babam bira içiyor, demek ki o erkek.
Öğretmen:
— Güzel, peki annen?
— O içmiyor.
— O zaman?
— Annem erkek değil!


2. Doktor ve Hasta

Doktor:
— Size iki haberim var, biri kötü biri daha kötü.
Hasta:
— Kötüyü söyleyin.
— 24 saatiniz kaldı.
— Daha kötüsü ne olabilir?!
— Dün aramayı unuttum.


3. Zeki Çocuk

Öğretmen:
— Söyle bakalım, dünyanın merkezi neresidir?
Çocuk:
— Tam burası.
— Nereden biliyorsun?
— Ölçtüyseniz yanlış çıkmaz!


4. İki Arkadaş

Birisi sorar:
— Sence ben mi daha akıllıyım, sen mi?
Diğeri:
— Tabii ki ben.
— Neden?
— Çünkü ben seninle tartışmıyorum.


5. Balık Hikâyesi

Adam der ki:
— Dün öyle büyük balık tuttum ki!
Arkadaşı:
— Abartma.
— Tamam, biraz küçülteyim… Tavayı hâlâ değiştirmem gerekiyor.


6. Matematik

Öğretmen:
— 5 kuştan 2’sini vurursak kaç kalır?
Öğrenci:
— Hiç kalmaz.
— Ama matematikte 3 kalır.
— Evet hocam ama kuşlar matematik bilmiyor, uçarlar.


7. Yaş Meselesi

Kadın sorar:
— Kaç yaşında gösteriyorum?
Adam:
— 18.
— Gerçekten mi?
— Evet… iki kere.


8. Temel Mantık

Adam doktora gider:
— Doktor bey, her şeyi unutuyorum!
Doktor:
— Ne zamandır?
Adam:
— Ne zamandır ne?


9. Patron ve Çalışan

Patron:
— Seni neden geç kalmaktan kovmayayım?
Çalışan:
— Çünkü erken kovabilirsiniz.


10. Hayat Dersi

Öğrenci:
— Hayatta en zor şey nedir?
Bilge:
— Kolay sandığın şeyler.

 

1. Bilge ve Öğrenci

Öğrenci sorar:
— Üstat, mutluluğun sırrı nedir?
Bilge cevap verir:
— İki kelime.
— Nedir onlar?
— Doğru kararlar.
— Peki doğru kararları nasıl alırız?
— Tecrübe.
— Tecrübeyi nasıl kazanırız?
— Yanlış kararlar.


2. Sabırlı Çiftçi

Bir çiftçinin atı kaçar. Komşular: “Kötü oldu!” der.
Çiftçi: “Belki.”
At ertesi gün başka atlarla döner.
Komşular: “Ne şans!” der.
Çiftçi: “Belki.”
Oğlu atı eğitirken düşer, bacağını kırar.
Komşular: “Kötü oldu!”
Çiftçi: “Belki.”
Ertesi gün askerler gelir, sağlam gençleri askere alır…
Çiftçi yine: “Belki.”


3. Uzun Sakal

Bir adam sakalını uzatmış. Soruyorlar:
— Neden bu kadar uzattın?
— Bilge görünmek için.
— Peki bilge oldun mu?
— Hayır ama kimse bana soru sormuyor!


4. Sessiz Bilgelik

Bir adam sürekli konuşur, diğeri susar.
Sorulur:
— Neden konuşmuyorsun?
— Söyleyecek bir şeyim olunca konuşurum.
— Peki ne zaman olur o?
— Sen sustuğunda.


5. Çay Dersi

Öğrenci bilgeden ders ister. Bilge çay doldurur, taşırır.
Öğrenci: “Taştı!”
Bilge: “Senin zihnin de böyle dolu. Önce boşalt.”


6. En Kısa Yol

Adam sorar:
— Köye en kısa yol hangisi?
Bilge:
— Bildiğin yol.


7. Fakir ve Zengin

Fakir: “Param yok ama huzurum var.”
Zengin: “Param var ama huzurum yok.”
İkisi birlikte:
— Yanlış meslek seçmişiz!


8. Tembel Öğrenci

Öğrenci:
— Üstat, başarıya kısa yoldan nasıl giderim?
Bilge:
— Kısa yol yok.
Öğrenci:
— O zaman uzun yolun kısa yolu var mı?


9. Balık Tutma

Adam sorar:
— Bana balık ver.
Bilge:
— Sana balık verirsem bir gün doyarsın, öğretirsem bir ömür…
Adam araya girer:
— Üstat, ben bugün açım.


10. Ayna

Adam aynaya bakar ve sorar:
— Neden herkes beni eleştiriyor?
Bilge:
— Çünkü aynaya değil, başkalarına bakıyorsun.


 

5

 

Örnek Anket Görüşmelerinin Toplu Tecavüz Kanıtı Olarak Kullanımı

John Hagan

Özet

Toplu tecavüz suçunun temel unsurları, sosyal bilimciler tarafından, toplu tecavüz olaylarını bildiren tanıklardan toplanan bilimsel kanıtlarla dava edilebilir. Toplu tecavüz, bireysel tecavüzden, birden fazla failin rol oynaması ve birçok kişinin cinsel olarak mağdur edilmesiyle ayrılır. Aynı kişi birden fazla fail tarafından mağdur edilebilir, birden fazla fail aynı veya farklı bireyleri mağdur edebilir ve mağdurların kendilerini mağdur eden tüm failleri tanımlaması mümkün olmayabilir. Toplu tecavüzün özü, ölçeği ve örüntüsüdür.

Anonim ve gizli anket görüşmeleri, olasılıksal örnekleme ve raporların toplulaştırılmasına dayalı olarak, toplu tecavüzün hem ölçeğini hem de örüntüsünü belirlemek için kullanılabilir. Bu kanıtlar, bireylerin kimliklerini açığa çıkarmalarını veya kendi mağduriyetlerini mahkemede anlatmalarını gerektirmeden toplu tecavüzün planlanmasını, yöntemini ve etkilerini ortaya koyabilir. Aslında, toplu tecavüzün temel kanıtları, bireysel mağdur tanıklardan çok, çok sayıda kimliği belirsiz kişiyi kapsayan ve bu kişilerin kendilerinin mağdur olup olmadığı net olmayan raporların sistematik biçimde toplanması ve bilimsel olarak değerlendirilmesinden elde edilir.

Böylece, sosyal bilimler yöntemiyle, etkilenen bölgelerde veya topluluklarda olasılıksal örneklemeye dayalı olarak toplanan toplu tecavüz kanıtları, tanık raporlarının anonim ve gizli olarak toplanmasından elde edilen değerle anlam kazanır. Toplu tecavüzü gözlemleyen veya mağduru olan kişiler, anket görüşmeleri aracılığıyla kendi tecavüzlerini ve/veya başkalarının tecavüzlerini anonim ve gizli biçimde bildirebilirler. Temel nokta, toplu tecavüzün planlanması ve yöntemine dair kanıtın, bireysel mağdur tanıklığından ziyade, tanık kanıtlarının toplulaştırılmasından kaynaklandığıdır.

Bu tür anket örneklemesiyle elde edilen kanıtların öngörülebilir yasal itirazı, başkalarının raporladığı tecavüzler açısından dolaylı delil (duyuma dayalı kanıt) olarak değerlendirilmesidir. Ancak, uluslararası ceza hukuku duyuma dayalı kanıta izin verir ve cinsel şiddeti anlatan tanıkların anonim ve gizli kalmasını sağlamak için özel prosedürel önlemler öngörür. Uluslararası ceza hukukunda, sosyal bilim araştırmalarında olduğu gibi, dolaylı veya “ikinci el” tanık raporlarının güvenilirliği ve geçerliliği önemlidir. Uluslararası yargıçlar, tıpkı anket bilimcileri gibi, güvenilmez veya geçersiz olduğunu düşündükleri duyuma dayalı raporları eler.

Profesyonel anket araştırmacıları, tanık raporlarının güvenilirliğini değerlendirmek için istatistiksel yöntemler uygulayabilir. Örneğin, toplu tecavüzün gerçekleştiği veya şüphelenilen mahalleler, köyler ve topluluklar içindeki potansiyel bireysel tanıklardan rastgele örneklem alınarak rapor kümeleri oluşturulabilir. Bu sistematik şekilde toplanan raporlar, toplu tecavüzün planlanması ve yönteminin kanıtı olarak kullanılabilir. Örneğin, raporlar, devletin üniformalı veya üniformasız saldırganlarının rolünü ve saldırılara yol açan olayların sırasını içerebilir. Ardından, raporlar, aynı alan içindeki bireyler arasında ve farklı alanlar arasında yanıtların ne ölçüde değiştiğini belirlemek için analiz edilebilir. Raporlar, belirlenen alanlar içinde birbirleriyle tutarlı olduklarında güvenilir kabul edilebilir. Böylece, uygun sistematik olasılıksal yöntemlerle toplanan tanık raporları, destekleyici kanıt oluşturmak için analiz edilebilir.

Dolayısıyla toplu tecavüzün kanıtlanması, bireysel tanıkların mahkemede ifade vermesini gerektirmez. Tanık raporlarının sistematik olarak toplanması ve toplulaştırılması, toplu tecavüzün planlanması, gerçekleşmesi, yöntemi ve etkilerini belirlemede daha önemlidir.


Örnek Olay ve Argüman

Argüman, belirli bir örnekle açıklanabilir. Burada örnek olarak verilen araştırma, Darfur’daki cinsel şiddeti ele almakta ve Hagan’ın Science, American Sociological Review, American Journal of Public Health, British Journal of Sociology gibi dergilerde yayımlanan çalışmalarına ve Darfur ve Soykırım Suçu adlı ortak kitabına dayanmaktadır.

Veriler, Temmuz–Ağustos 2004’te toplu insanlık suçlarının yoğun raporlandığı dönemde, ABD Dışişleri Bakanlığı destekli Atrocities Documentation Survey (ADS) çalışmasından alınmıştır. Çalışma, Dışişleri Bakanı Colin Powell’in talimatıyla yürütülmüş ve Darfur’daki saldırıları gören veya deneyimleyen 1.136 mülteciyi kapsayacak şekilde Chad’a sığınan mülteciler üzerinde gerçekleştirilmiştir.

ADS, mültecilerle yapılan görüşmelerde rastgele çok aşamalı olasılıksal örnekleme kullanmıştır. Mülteci kampları, sektörlere ayrılmış ve her sektörden nüfus ve etnik yapı oranına göre örneklem alınmıştır. Dışişleri Bakanlığı’nın İstihbarat ve Araştırma Bürosu, uluslararası hukuk danışmanlarının katkılarıyla anket görüşme aracını geliştirmiştir. Kartograflar ve tercümanlarla çalışılarak, mültecilerin kaçtığı köylerin %90’ına ulaşılmış ve 932 katılımcı, 22 köyden toplanmıştır.

Her görüşme anlatısı okunmuş ve saldırgan gruplar Arab Janjaweed milisleri, Sudan Hükümeti Kuvvetleri veya her ikisinin birlikte olduğu operasyonlar olarak kodlanmıştır. Kuvvetler, giysi ve donanımlarına göre ayırt edilmiştir. Yaklaşık saldırıların üçte ikisi Sudan ve Janjaweed’in ortak operasyonlarıdır. Bu kodlama, Sudan hükümeti komutası sorumluluğunu belirlemek açısından kritik olmuştur. Mağdurlar ve tanıklar, Masalit, Zaghawa, Fur ve diğer Afrikalı Arap olmayan kabilelerden gelmektedir.

Analiz, Darfur’da iki tepe saldırı dalgası olduğunu ve bunların medya raporlarıyla güvenilir şekilde örtüştüğünü göstermiştir. İlk dalga 2003 yazında, Sudanlı Bakan Yardımcısı Harun’un köyleri ziyaret ederek milis topladığı döneme denk gelmiştir. İkinci dalga daha şiddetli olup, hem köyleri hem tarım altyapısını hedef almış ve grup yaşamını sürdürülemez hale getirmiştir. Bu dönemde Cumhurbaşkanı El-Beşir, Darfur isyancılarının “yok edileceğini” ilan etmiştir.

Anket verileri, mağduriyet olaylarının kaydını içermekte ve katılımcılar kendilerine, ailelerine ve yerleşimlerine yapılan saldırıları raporlamaktadır. Raporda, bombalama, öldürme, tecavüz, kaçırma, fiziksel ve cinsel saldırı, mülk tahribi ve hırsızlık yer alır. Toplu tecavüzün unsurları olarak tecavüz, cinsel saldırı, cinsel taciz (örn. yabancı cisim sokma) ve cinsel kölelik tanımlanmıştır.

Tüm örneklemin %4’ü ve kadın mültecilerin %7’si kişisel cinsel mağduriyet bildirmiştir; yaklaşık üçte biri (%29,1) köyde diğerlerinin de cinsel mağduriyet yaşadığını belirtmiştir. İstatistiksel analiz, raporlarda sistematik bir yanlılık olmadığını göstermiştir. Hiyerarşik lineer modeller kullanılarak “başkalarının” raporlarının köyler arası ve içi varyasyonu ayrıştırılmış ve güvenilirlik puanı 0.906 bulunmuştur (0–1 ölçeğinde), bu da istatistiksel olarak duyuma dayalı verilerin güvenilmez olduğu şüphesini ortadan kaldırır.

Analizler, cinsel mağduriyetin en çok Sudan Hükümeti ve Janjaweed milislerinin birlikte saldırdığı köylerde görüldüğünü ve diğer insanlık suçlarıyla örtüştüğünü göstermiştir. Harita analizi, en yüksek toplam mağduriyet puanına sahip köylerin aynı zamanda en yüksek cinsel mağduriyet puanına sahip olduğunu ortaya koymuştur. Bu durum, Ruanda’daki ICTR Akayesu davası ve ICTY Kunarac, Kovac ve Vokovic davası ile uyumludur; tecavüz, yok etme sürecinin ayrılmaz bir parçası olarak kabul edilmiştir.

Sonuçlar

Darfur’dan Chad’a kaçan Afrikalı Arap olmayan mülteciler üzerinde yapılan anketler, cinsel mağduriyetle ilgili olarak şu dört sonucu desteklemektedir:

  1. Tanık raporlarında güvenilirlik ve tutarlılık vardır, duyuma dayalı yanlılık şüphesi yoktur.

  2. Cinsel mağduriyet ile diğer toplu insanlık suçları büyük ölçüde örtüşmektedir.

  3. Sudan Hükümeti güçleri, Janjaweed milisleriyle birlikte cinsel mağduriyet de dahil olmak üzere saldırılarda büyük rol oynamıştır.

  4. 2003–2004’teki iki saldırı dalgası, El-Beşir’in tehditleri ve Bakan Yardımcısı Harun’un güç mobilizasyonuyla örtüşmektedir.

Bu bulgular, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin toplu tecavüz suçunu, bireysel mağdur tanıklıklarına dayanmak yerine, sosyal bilimciler tarafından sistematik olarak toplanan ve istatistiksel analiz edilen tanık raporları üzerinden kanıtlayabileceğini göstermektedir.

Bugün gözden geçirdiğim dördüncü makale,

 Çalışmamda kullandığım 4. makaleydi Bouwer, 

Türk hukuku yönünden ileri sürülen mağdur tanıklığı olmaksızın doğrudan cezalandırma doktrini bizim hukuk fakültesi çalışanlarının tasavvur edebileceği cinsten bir argüman değil. 


Ne yazık...


Kitlesel Cinsel Şiddet Davaları, Doğrudan Mağdur Tanıklığı Olmadan da İspatlanabilir Anne-Marie de Brouwer

 Kitlesel Cinsel Şiddet Davaları, Doğrudan Mağdur Tanıklığı Olmadan da İspatlanabilir

Anne-Marie de Brouwer


Özet

Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (UCM) hukuki çerçevesi, cinsel şiddet suçları (veya diğer suçlar) bakımından, doğrudan fiziksel mağdur tanıklığı dışında kalan delillere dayanarak da sanığın soykırım, insanlığa karşı suçlar veya savaş suçları kapsamında mahkûm edilmesine imkân tanımaktadır. Bu deliller; görgü tanıkları, uzman tanıkları, belgeler gibi geleneksel hukuki delillerin yanı sıra, sosyal bilimlerden elde edilen yenilikçi kanıtlarla da desteklenebilir.

Her somut olayda, delillerin kabul edilebilirliği ve ilgili olup olmadığına karar verme yetkisi Mahkeme Dairesi’ne aittir. Bu değerlendirme yapılırken, delilin ispat gücü (probative value) ve adil yargılamaya olası etkileri dikkate alınır. Ayrıca bazı mağdurlar güvenlik, mahremiyet veya onur gerekçesiyle tanıklık yapmak istemezken, bazıları ifade vermek isteyebilir. Bu nedenle, soruşturma aşamasından itibaren cinsel şiddete ilişkin delillerin araştırılması ve mağdurlar için uygun koruma önlemlerinin belirlenmesi önemlidir.


Gerekçe (Argument)

Uluslararası Ceza Mahkemesi önünde cinsel şiddet suçlarının mağdur tanıklığı olmadan kovuşturulup mahkûmiyetle sonuçlanıp sonuçlanamayacağı sorusu, 2009 yılında Lahey’de düzenlenen uluslararası bir kolokyumda tartışılmıştır. Bu toplantıda dönemin UCM Savcısı Luis Moreno-Ocampo, sosyal bilim yöntemlerinin uluslararası ceza adaletini geliştirebileceğini belirterek, “tanık ve mağdur olmadan dava yürütme” hedefinden söz etmiştir. Benzer şekilde Navi Pillay, cinsel şiddet davalarında planlama, işleniş biçimi ve sonuçların ortaya konulmasıyla bireysel tanıklık olmadan da dava kurulabileceğini ifade etmiştir.

Bu bağlamda iki temel soru ortaya çıkar:

  1. UCM hukuki sistemi mağdur tanıklığı dışındaki delillere dayanarak mahkûmiyete izin verir mi?

  2. Eğer verirse, bu deliller nelerdir ve hangi koşullarda kabul edilir?


UCM Hukuki Çerçevesi

Roma Statüsü delil rejimine ilişkin bazı önemli hükümler içerir:

  • Madde 69(2): Tanık beyanlarının yanı sıra yazılı belgeler ve kayıtlar da delil olarak kabul edilebilir.

  • Madde 69(3): Taraflar davayla ilgili delilleri sunabilir; Mahkeme gerçeğin ortaya çıkarılması için gerekli gördüğü delilleri talep edebilir.

  • Madde 69(4): Mahkeme, delillerin kabul edilebilirliği ve ilgililiği hakkında karar verirken, delilin ispat gücünü ve adil yargılamaya etkisini değerlendirir.

Ayrıca Usul ve Delil Kuralları’nda (özellikle 63–75. kurallar) video kayıtları, önceki beyanlar gibi alternatif delil türleri düzenlenmiştir. Önemli bir nokta da şudur: cinsel şiddet suçlarında delillerin doğrulanması (corroboration) zorunlu değildir. Bu düzenleme, özellikle kadın mağdurlara yönelik önyargıların reddedildiğini ve beyanlarının diğer tanıklarla eşit değerde olduğunu kabul eder.

Bu çerçevede, doğrudan mağdur tanıklığı olmaksızın da mahkûmiyet mümkündür.


Delil Türleri

Uluslararası mahkemelerde şimdiye kadar hiçbir davada, mağdur tanıklığı olmadığı için suçun ispat edilemediği yönünde genel bir ilke kabul edilmemiştir. Cinsel şiddet davalarında kullanılan deliller şunları içerir:

  • Görgü tanıkları

  • Dolaylı tanıklar (hearsay)

  • Uzman tanıklar (psikologlar, doktorlar, STK uzmanları)

  • BM ve STK raporları

  • Askerî belgeler

  • Fail veya içeriden kişilerin itirafları

Örneğin UCM’deki Bemba davasında:

  • Bir görgü tanığı, 8 yaşındaki bir kızın annesinin önünde tecavüze uğradığını anlatmıştır.

  • Bir uzman tanık, Orta Afrika Cumhuriyeti’ndeki cinsel şiddetin yaygınlığını açıklamıştır.

Bu tür deliller birlikte değerlendirildiğinde, mağdur tanıklığı olmasa bile mahkûmiyet mümkün olabilir.


Sosyal Bilim Delilleri ve Yenilikçi Yöntemler

Modern yaklaşımlar, sosyal bilim yöntemlerinin de delil olarak kullanılabileceğini göstermektedir:

  • İstatistiksel analizler

  • Hiyerarşik modelleme (komuta zincirini ortaya koymak için)

  • Epidemiyolojik örnekleme yöntemleri

  • Nüfus temelli araştırmalar

Örneğin Darfur’daki olaylarda yapılan analizler:

  • Saldırıların büyük kısmının Sudan ordusu ve milisler tarafından gerçekleştirildiğini,

  • Irksal hedeflemenin varlığını,

  • Cinsel şiddetin sistematik olduğunu ortaya koymuştur.

Bu yöntemler, suçların yaygın ve sistematik niteliğini ispatlamada önemli rol oynar.

Ayrıca “pattern evidence” (örüntü delili) yaklaşımıyla:

  • Faillerin profili

  • Mağdurların profili

  • Coğrafi ve zamansal dağılım

  • Suçun işleniş biçimi

analiz edilerek suçun yapısal niteliği ortaya konabilir.


Mağdurların Tanıklık Konusundaki Tutumu

Cinsel şiddet mağdurları çoğu zaman:

  • Tehdit,

  • Damgalanma,

  • Aile ve toplumdan dışlanma,

  • Hatta bazı ülkelerde cezalandırılma

riskleri nedeniyle tanıklık yapmak istemeyebilir.

Özellikle:

  • HIV/AIDS damgası,

  • “namus” anlayışı,

  • evlenememe,

  • çocukların damgalanması

gibi sonuçlar mağdurları sessiz kalmaya zorlayabilir.

Buna rağmen birçok mağdur:

  • Gerçeği anlatmak,

  • Adalet sağlamak,

  • Onurunu geri kazanmak

amacıyla tanıklık yapmak istemektedir.

Örneğin Bemba davasında bir mağdur, maruz kaldığı toplu tecavüzü anlatmış ve bunu “dünyaya gerçeği duyurmak” için yaptığını belirtmiştir.


Sonuç

Cinsel şiddet suçları:

  • Doğrudan mağdur tanıklığı olmadan da ispatlanabilir,

  • UCM hukuki çerçevesi bunu açıkça mümkün kılar,

  • Geleneksel ve modern delil türleri birlikte kullanılabilir.

Ancak en doğru yaklaşım:

  • Hem mağdur tanıklığını dışlamamak,

  • Hem de alternatif delil kaynaklarını etkin şekilde kullanmaktır.

Başarılı kovuşturma için:

  • Soruşturma başından itibaren cinsel suçlara odaklanılmalı,

  • Deliller sistematik şekilde toplanmalı,

  • Yargı mensupları cinsiyet duyarlılığı konusunda eğitilmelidir.

Bu şekilde hem cezasızlıkla mücadele edilebilir hem de mağdurların adalete erişimi güçlendirilebilir.


 

Megret

 Sonuç: Tazminatların Yönetişim Açısından Karmaşık Bir Sorun Olarak Değerlendirilmesi

Tazminatların uygun miktarının ve türünün belirlenmesi meselesinin ötesinde, uluslararası mağdur tazminat rejiminin yönetişimine ilişkin daha temel nitelikte sorunlar bulunmaktadır. Nitekim, tazminatların soyut olarak miktarı ve türüne odaklanmak yerine, daha çok usule ilişkin bir yaklaşım benimsenerek “kim karar veriyor” ve “nasıl karar veriliyor” sorularına yoğunlaşılması gerekmektedir. Bu, taraf devletlerin, Statü’nün, Kuralların, Mahkemenin ve Mağdurlar için Güven Fonu’nun (TFV) yanı sıra diğer paydaşların da hassasiyet gösterdiği bir konudur. Ancak, son derece karmaşık olması kaçınılmaz olan bu tazminat rejiminin ortak yönetişimine ilişkin henüz net bir formül ortaya konulmuş değildir.

Tazminat ile salt yardım arasında bir ayrım yapılacaksa, Mahkemenin her durumda en azından tetikleyici veya denetleyici bir rol üstlenmesi yerinde olacaktır. Zira tazminatlar bir mahkûmiyet kararına bağlıdır; bu nedenle Mahkemenin rolü kaçınılmaz ve içkindir. Ayrıca Mahkemenin yetkisini uluslararası insan haklarına saygı göstererek kullanma yükümlülüğü bulunduğundan, tazminat politikasının bu çerçeveden sapması mümkün değildir. Bu durum, Mahkemenin tazminatların nihai güvencesi (koruyucusu) olarak rolünü haklı kılmaktadır. Bununla birlikte, Mahkemenin geniş kapsamlı bir tazminat programını idare etme bakımından yeterli donanıma sahip olmadığı ve bunun ciddi zaman ve enerji gerektireceği açıktır. Üstelik Roma Statüsü Mahkemeye esasen yalnızca tazminatlara ilişkin “ilkeler belirleme” görevi yüklemekte; tazminatlara hükmetme yetkisini ise zorunlu değil, ihtiyari (“may”) bir yetki olarak düzenlemektedir.

Bu nedenle Statü ve Kurallar, tazminat kararlarının uygulanması görevinin Mağdurlar için Güven Fonu’na (TFV) verilmesini öngörmektedir. Bu özellikle kolektif nitelikteki tazminat kararları açısından uygun olacaktır. TFV’nin belirli durumlarda mağdurlarla çalışarak edindiği özgün uzmanlık dikkate alındığında, bu yaklaşım isabetlidir. TFV’nin genel yardım yetkisi ile tazminat uygulama yetkisini birbirinden ayırabilmesi halinde, tazminat süreçlerinde ortaya çıkan bazı çakışmaları azaltma konusunda önemli katkı sağlayabilecektir. Bu görevin TFV’ye devredilmesi, Mahkemenin denetimden tamamen vazgeçmesi anlamına gelmez. Mahkeme, Fon’u bir tür idari ajans olarak görmeli ve örneğin mağdurların şikâyetleri üzerine Fon faaliyetlerini yargısal denetime tabi tutabilmelidir.

Birçok bakımdan devletler de tazminatların uygulanmasında uygun konumda olabilir. Özellikle, suçların işlendiği dönemdeki yönetimden köklü bir şekilde farklı bir hükümetin iş başına gelmesi ya da suçların devlet dışı aktörler tarafından işlenmiş olması durumunda, devlet önemli avantajlara sahiptir. Devlet; mali kaynaklar, kamu görevlileri ağı ve benzersiz veri erişimi gibi önemli imkânlara sahiptir. Bununla birlikte, tazminatların devlet tarafından yürütülmesine yönelik bazı şüpheler de bulunmaktadır. Bunlar arasında: (i) mağdurların devleti zararın kaynağı olarak görmeye devam etmesi, (ii) yolsuzluk veya kötü yönetim endişesi ve (iii) böyle bir rolün devletin kendi tazminat rejimini oluşturma yükümlülüğünü azaltabileceği korkusu sayılabilir. Buna rağmen, devlet doğrudan tazminatları yönetmese bile, TFV’nin ulusal girişimlerle uyumlu ve akıllı bir iş birliği içinde olması gerekmektedir.

Son olarak, mağdurların bizzat tazminat süreçlerine dahil edilmesi belki de en verimli yaklaşım olarak öne çıkmaktadır ve Mahkeme de bu fikre ilgi göstermiştir. Bu yaklaşımın birçok avantajı vardır. İlk olarak, bu durum mağdurların yargılama sürecine katılımının doğal bir devamıdır. Roma Statüsü’nün 68(3). maddesi uyarınca tazminat duruşmaları da “yargılama süreci” kapsamında olup, mağdurların görüşlerinin alınmasını gerektirir. Tazminatların uygulanması TFV’ye devredilmiş olsa dahi, mağdurların dinlenmesine yönelik hukuki imkânın korunması gerekir; zira böyle bir devir sonucunda mağdurların haklarının azalması kabul edilemez. İkinci olarak, mağdurların ihtiyaçlarının doğru şekilde belirlenebilmesi için onların katılımı zaten zorunludur; bu ihtiyaçlar yukarıdan aşağıya bir yaklaşımla sağlıklı biçimde tespit edilemez. Üçüncü olarak ise mağdurların sürece katılımı, onları güçlendirmesi bakımından başlı başına onarıcı (reparatif) bir etki doğurabilir.

Minimalist Tazminat Rejimi Posner

 Uluslararası Ceza Mahkemesi İçin Minimalist Bir Tazminat Rejimi

Eric A. Posner


Özet

Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) önüne çıkması muhtemel türdeki kişiler tarafından işlenen kitlesel vahşet suçlarının mağdurlarına tazminat sağlanması, son derece karmaşık ve politik açıdan hassas sorunlar doğurmaktadır. UCM zor bir konumda olacaktır; çünkü çoğu durumda faillerin büyük çoğunluğu hakkında mahkûmiyet kararı veremeyecek, mağdurların büyük kısmına zarar veren kişiler hakkında hüküm kuramayacak ve mahkûm edilen sanıklardan yalnızca sınırlı miktarda mali kaynak elde edebilecektir. Bu nedenle tazminatların dağıtımı çoğu zaman ahlaki açıdan keyfi görünecek ve siyasi tartışmalara yol açacaktır.

Tazminat verme konusunda deneyim eksikliği ve taraflılık suçlamalarına açık olması nedeniyle UCM’nin minimalist bir yaklaşım benimsemesi uygun olacaktır. Mahkeme, tamamlayıcılık (complementarity) ilkesini tazminatlara da geniş yorumlamalı ve tazminata ancak son çare olarak hükmetmelidir; yani ancak devletlerin kötü niyetle tazminat vermeyi reddettiği veya iyi niyetle hareket edemeyeceğinin düşünüldüğü durumlarda devreye girmelidir.


Gerekçe (Argument)

UCM’ye, Mahkeme tarafından mahkûm edilen sanıkların işlediği uluslararası suçların mağdurlarına tazminat hükmetme yetkisi verilmiştir. Tazminat kaynakları sanıkların malvarlıklarından veya devletler ve diğer aktörlerin katkılarından sağlanabilir. UCM henüz tazminata hükmetmemiştir; ancak ilk davasının sonuçlanmasının yaklaşmasıyla birlikte, tazminat rejiminin nasıl tasarlanacağı sorusu gündeme gelmiştir.

UCM’nin karşı karşıya olduğu temel sorun, onun “son çare mahkemesi” olmasıdır. Yani Mahkeme, ancak ulusal hukuk sistemleri mahkûmiyet sağlayamadığında devreye girer. Genellikle UCM, iç savaş gibi ciddi toplumsal karışıklıkların yaşandığı ve çok sayıda fail ile mağdurun bulunduğu durumlarda yetki kullanır. Bu nedenle çoğu durumda UCM, faillerin yalnızca küçük bir kısmını ve işlenen suçların sınırlı bir bölümünü yargılayıp mahkûm edebilecektir. Bu durum, Nürnberg Mahkemeleri, Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi ve Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesi gibi diğer uluslararası mahkemelerde de görülmüştür.

Bu durum iki temel soruna yol açar:

Birinci sorun, yaptırımlar arasındaki eşitsizliğin büyümesidir. UCM tarafından yargılanan kişiler genellikle daha ağır cezalar alır ve malvarlıklarına el konulur. Buna karşılık, ulusal mahkemelerde yargılanan kişiler çoğu zaman daha hafif cezalar alır veya hiç mahkûm edilmez. Bu durum:

  • Yakalanmaktan kaçınmayı teşvik edebilir,

  • Siyasi gerilimleri artırabilir,

  • Aynı suçu işleyenlerin farklı şekilde cezalandırılması nedeniyle adalet duygusunu zedeleyebilir.

İkinci ve daha ciddi sorun ise tazminatların adil dağıtılamamasıdır. UCM iki seçenek arasında kalır:

  1. Sadece mahkûm edilen sanıkların mağdurlarına tazminat vermek:
    Bu yaklaşım adaletsiz görülür; çünkü önemli olan mağduriyetin kendisidir, failin hangi mahkemede yargılandığı değil.

  2. Toplanan malvarlığını tüm mağdurlara dağıtmak:
    Bu ise UCM’nin yetki sınırlarını aşmasına ve devletlerin egemenlik alanına müdahale etmesine yol açabilir.

Bu tür sorunlar, Holokost tazminatları veya II. Dünya Savaşı sırasında ABD’deki toplama kamplarına ilişkin tazminatlar gibi diğer tazminat rejimlerinde de görülmüştür. Mağdurların kim olduğunun belirlenmesi son derece karmaşıktır. Örneğin, etnik temizlik sırasında işlenen suçlarla sıradan suçların birbirinden ayrılması oldukça güçtür.

Ayrıca mağduriyet derecelerinin (işkence, ölüm, mal kaybı, yerinden edilme vb.) nasıl değerlendirileceği de hem ahlaki hem siyasi bir sorundur. UCM’nin bu tür değerlendirmeler yapması, onun meşruiyetini zedeleyebilir.

Buna ek olarak, tek bir sanığın malvarlığı üzerinde birden fazla tazminat talebi olabilir. Ulusal hukuk sistemleri ile UCM’nin süreçleri arasında çatışmalar yaşanabilir. Çoğu durumda ulusal sistemler:

  • Daha fazla kaynağa erişebilir,

  • Mağdurlar tarafından daha fazla güvenilir bulunabilir,

  • Yerel değerleri daha iyi yansıtabilir.

Bu nedenle, ulusal sistemlerin tazminatları yürütmesi çoğu zaman daha uygun olabilir.


Minimalist Yaklaşım Önerisi

Bu zorluklar nedeniyle UCM’nin minimalist bir yaklaşım benimsemesi önerilmektedir:

  1. Tamamlayıcılık ilkesi tazminatlara da uygulanmalıdır.
    UCM, bir mahkûmiyet sonrası öncelikle ilgili devletin tazminat rejimi olup olmadığını araştırmalıdır.

  2. Ulusal sistemlere öncelik tanınmalıdır.
    Kusurlu olsa bile ulusal tazminat sistemlerine saygı gösterilmelidir.

  3. UCM yalnızca istisnai durumlarda devreye girmelidir.
    Eğer devlet:

    • Kötü niyetle tazminatı reddediyorsa veya

    • Güvenilir bir sistem kuramamışsa

    UCM tazminat sürecini yürütmelidir.

  4. Eğer devlet güvenilirse, fonlar devlete devredilebilir.
    Devlet bu fonları kamu projeleri veya mağdurlar lehine kullanabilir.

  5. Devlet güvenilir değilse:

    • Fonlar emanette tutulabilir,

    • Sembolik tazminatlar (özür vb.) tercih edilebilir,

    • Sınırlı ve basit bir talep sistemi kurulabilir.


Pragmatik Sınırlamalar

Gerçekçi olmak gerekir:

  • Mağdurlar genellikle yoksul ve yerinden edilmiş kişilerdir,

  • Hukuki süreçlere erişimleri sınırlıdır,

  • Otoriter rejimlerde tekrar mağdur edilebilirler.

Bu nedenle UCM:

  • Basit kurallar benimsemeli (örneğin sadece ağır ihlaller için tazminat),

  • Tüm malvarlıklarını bir havuzda toplayabilir,

  • Ancak bunun da keyfilik algısı yaratacağını kabul etmelidir.


Sonuç

Tazminatların verilmesi doğası gereği siyasi bir süreçtir ve derin ahlaki tartışmalar içerir. Bu durum, zaten taraflılık eleştirilerine maruz kalan UCM’nin meşruiyetini daha da zorlayabilir.

Bu sorunlar tamamen ortadan kaldırılamaz. Ancak devletlere mümkün olan en geniş alanı tanıyan minimalist bir yaklaşım, bu riskleri azaltabilir.

Son olarak, tazminatlar için yeterli kaynak bulunması neredeyse hiçbir zaman mümkün olmayacaktır. UCM’nin bunu sağlamaya yönelik güçlü araçları da yoktur. Bu nedenle Mahkeme, kendi kapasite sınırlarını kabul etmeli ve bu sınırlamalarla uyumlu bir politika geliştirmelidir.

Mağdur Tanıklığı

 Uluslararası Ceza Mahkemesi, Mağdur Tanıklığı Olmadan Kitlesel Tecavüz Suçuna İlişkin Mahkûmiyet Kararı Verebilir mi?

Kelly Dawn Askin


Özet

Evet, birçok durumda Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM), hayatta kalan mağdurların tanıklığı olmaksızın kitlesel tecavüz suçundan mahkûmiyet kararı verebilir. Bununla birlikte, bu durum savcıların, ifade vermeye istekli ve mümkün durumda olan mağdurlara tanıklık fırsatı sunmaması gerektiği anlamına gelmez. Cinsel suçların yaygın ve çoğu zaman sistematik niteliği ile sıklıkla kamuya açık alanlarda işlenmesi, kitlesel tecavüz suçlarına ilişkin çok sayıda görgü tanığının bulunmasına yol açmaktadır. Görgü tanıkları veya içeriden tanıklar bulunmasa dahi, tıbbi ve adli deliller, Birleşmiş Milletler ajansları ve insani yardım kuruluşlarının belgeleri, sivil toplum kuruluşlarının raporları ve araştırmacı gazetecilerin bulguları gibi başka deliller de mevcut olabilir.

Savaş suçları mahkemelerinin içtihatları, özellikle sanığın yetki sahibi bir konumda olduğu ve astlarının işlediği suçları önlemediği, durdurmadığı veya cezalandırmadığı durumlarda, doğrudan mağdur tanıklığı olmaksızın mahkûmiyet kurmanın daha kolay olduğunu göstermektedir.

Buna karşılık, alt düzey failler veya doğrudan suçu işleyen kişiler bakımından, sanık ile suç arasında makul şüpheyi aşan bağlantıyı kuran delillerin yokluğunda, mağdur tanıklığı olmadan mahkûmiyet kurmak daha zor olabilir.


Gerekçe (Argument)

Savaş suçları mahkemeleri, bazı suçlamaları doğrudan mağdur tanıklığı olmaksızın sıklıkla değerlendirmektedir. Örneğin kitlesel öldürme veya yok etme gibi suçlarda, mağdurların tanıklık yapması çoğu zaman imkânsızdır; zira mağdurlar genellikle öldürülmüştür. Teorik olarak, tecavüz suçlarında da mahkûmiyet için mağdurun tanıklığı zorunlu değildir; nitekim bazı durumlarda mağdurlar tecavüz edildikten sonra öldürülmektedir.

Hayatta kalan mağdurlar açısından ise cinsel şiddete ilişkin tanıklık yapmak son derece travmatik olabilir. Bu suçlar, bireyin en mahrem alanına yöneldiği için ifade vermek zorlaşmaktadır. Ayrıca bazı toplumlarda kadınların cinselliği aile onuru ile ilişkilendirildiğinden, mağdurların damgalanması söz konusu olabilmektedir. Bu damgalama:

  • Suçun bildirilmesini zorlaştırmakta,

  • Failler için teşvik edici bir unsur oluşturmakta,

  • Mağdur ve toplum üzerindeki zararı artırmaktadır.

Tecavüz suçlarının ispatında yükün fiilen mağdura kaydırılması da (örneğin rıza unsurunun ispatı), bu suçların soruşturulması ve kovuşturulmasını zorlaştırmaktadır. Bu nedenle mağdur olmayan tanıkların ifadeleri büyük önem taşır.

UCM önündeki mevcut durumlar—Darfur, Orta Afrika Cumhuriyeti, Kuzey Uganda, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Kenya, Fildişi Sahili ve Libya—cinsel şiddet suçlarının hesap verilmesini gerektirmektedir.

Savaş ve kitlesel vahşet durumlarında tecavüz genellikle tek başına işlenen bir suç değildir. Çoğu zaman cinayet, işkence, zorla yerinden etme ve yağma gibi suçlarla birlikte ve benzer kalıplar içinde işlenir. Tecavüzün korku yaratma etkisini artırmak için:

  • Çoğu zaman aleni şekilde,

  • Birden fazla fail tarafından,

  • Aile üyelerinin gözü önünde

işlendiği görülür. Bu durum, çok sayıda tanığın ortaya çıkmasına yol açar ve doğrudan mağdur tanıklığı olmadan da ispatı kolaylaştırır.

Cinsel şiddet:

  • Fırsatçı şekilde (kaos ortamında),

  • Savaş aracı olarak (karşı tarafı sindirmek için),

  • “Kolaylık” amacıyla (kölelik, zorla evlendirme vb.)

işlenebilmektedir. Bu suçlar günler, aylar hatta yıllar boyunca devam edebilir. Erkeklere yönelik tecavüz vakaları da giderek daha fazla belgelenmektedir.

Bu suçlar bazen doğrudan emredilmiş, bazen teşvik edilmiş, bazen de görmezden gelinmiştir. Tarihsel deneyimler, tecavüzün yasaklanmasına rağmen yaygın şekilde işlenmeye devam ettiğini göstermektedir. Bu durum, zamanla fiilen tolere edilen bir pratiğe dönüşebilir.

Örneğin Nürnberg Mahkemeleri sırasında cinsel suçlar açıkça ayrı bir suç olarak düzenlenmemiş olsa da, insanlığa karşı suçlar kapsamında değerlendirilmiş ve delil olarak sunulmuştur. Benzer şekilde Tokyo Yargılamaları sırasında da tecavüz doğrudan düzenlenmemiş olsa bile savaş suçları kapsamında ele alınmıştır.

Güncel uluslararası mahkemeler de mağdur tanıklığı olmaksızın mahkûmiyet verebilmiştir. Örneğin Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesi önündeki Bagosora davasında 242 tanıktan yalnızca biri kendi yaşadığı cinsel şiddeti anlatmıştır. Buna rağmen, çok sayıda tanık cinsel şiddetin yaygınlığına ilişkin bilgi vermiştir ve Mahkeme, sanığın astlarının işlediği tecavüz suçlarını önlememesi nedeniyle sorumlu olduğuna karar vermiştir.

Ancak aynı davada, bağlantı delillerinin yetersiz olduğu diğer sanıklar hakkında beraat kararı verilmiştir. Bu da, mağdur tanıklığı olmasa bile en azından güçlü bağlantı delillerinin gerekli olduğunu göstermektedir.


Alternatif Delil Türleri

Mağdur tanıklığının yokluğunda şu deliller önemli rol oynar:

  • Tıbbi ve adli raporlar

  • Uzman görüşleri

  • Sivil toplum ve BM raporları

  • Gazetecilik araştırmaları

  • Tanık beyanları (görgü tanıkları, içeriden kişiler)

Gerekirse alt düzey faillerin tanıklığı karşılığında bağışıklık verilmesi de düşünülebilir. Tanıkların korunması ise zorunludur.

Örneğin Charles Taylor davasında mağdur tanıklığı bulunmasına rağmen, diğer deliller de mahkûmiyet için yeterli görülmüştür.


Mağdur Tanıklığının Önemi

Her ne kadar hukuken zorunlu olmasa da, mağdur tanıklığı önemlidir. Çünkü:

  • Bazı mağdurlar için iyileştirici bir etkisi vardır,

  • Hakikatin ortaya çıkmasına katkı sağlar,

  • Hayatta kalamayan mağdurlar adına konuşma imkânı verir.

Bir araştırmaya göre, eski Yugoslavya Mahkemesi’nde tecavüz hakkında tanıklık yapanların %84’ü bunun “çok önemli” olduğunu belirtmiştir.


Sonuç

UCM, uygun koşullarda mağdur tanıklığı olmaksızın kitlesel tecavüz suçundan mahkûmiyet kurabilir. Ancak bu, mağdurların süreçten dışlanması gerektiği anlamına gelmez. Aksine:

  • Mağdur olmayan tanıklar,

  • Belgesel ve teknik deliller,

  • Uzman görüşleri

birlikte değerlendirilmelidir.

En sağlıklı yaklaşım, hem mağdurların tanıklık yapma hakkını korumak hem de gerekli durumlarda alternatif delillerle adaleti sağlamaktır.

bomboş makale atıf yapılabilecek cümlesi yok

 luslararası insancıl hukukun (IHL) günümüzde oldukça zorlu bir dizi sorunla karşı karşıya olduğu hususunda pek az şüphe bulunmaktadır. Önce...

TIBBİ ETİK