23 Nisan 2026 Perşembe

Anayasa mahkemesinin tuhaf kararı

 29. Bu kapsamda Mahkemece itibar edilen telekomünikasyon yoluyla yapılan iletişimin tespitine ilişkin kayıtlara ve HTS kayıtlarına göre duruşmada sorgulanamayan tanıkların beyanlarının mahkûmiyet kararına götüren tek veya belirleyici nitelikte delil olduğunun kabulü mümkün görünmemektedir. Başvurucunun sorgulama veya sorgulatma imkânı bulmadığı tanıkların beyanının tek veya belirleyici delil olarak mahkûmiyette kullanılmadığının tespit edilmesi nedeniyle tanık sorgulama hakkıyla ilgili uygulanan testin üçüncü aşamasıyla ilgili bir inceleme yapılmamıştır.

30. Açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamındaki tanık sorgulama hakkının ihlal edilmediğine karar verilmesi gerekir.

31. Başvurucunun ayrıca; suçta ve cezada kanunilik ilkesinin ihlal edildiği iddiasının Adnan Şen ([GK], B. No: 2018/8903, 15/4/2021) kararı, hukuka aykırı delillerle mahkum edilmesi nedeniyle hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlal edildiği iddiasının Ahmet Sağlam ([2. B.], B. No: 2013/3351, 18/9/2013, §§ 43-46); Jakop Gabriel ([1. B.], B. No: 2013/2392, 15/4/2015) kararları, tarafsızlık ve bağımsızlık ilkelerine aykırı mahkemece yargılama yapıldığı iddiasının Hikmet Kopar ve diğerleri ([GK], B. No: 2014/14061, 8/4/2015) kararı, gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği iddiasının Abdullah Topçu ([1. B.], B. No: 2014/8868, 19/4/2017) kararı, savunma hakkının kısıtlandığını iddiasının Erol Aydeğer ([1. B.], B. No: 2013/4784, 7/3/2014) kararı, silahların eşitliği ve çelişmeli yargılama hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddiasının Yüksel Hançer ([1. B.], B. No: 2013/2116, 23/1/2014) kararı ve non bis in idem ilkesinin ihlal edildiği iddiasının ise Ünal Gökpınar ([GK], B. No: 2018/9115, 27/3/2019) kararı doğrultusunda açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

B. Diğer İhlal İddiaları

32. Tutuklama tedbirinin hukuki olmaması tutukluluğun makul süreyi aşması nedenleriyle kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddiasının Fırat İşgören (B. No: 2014/6425, 17/11/2016, § 34) kararı doğrultusunda süre aşımı nedeniyle;gözaltı süreci ile ceza ve infaz kurumundaki uygulamalar nedeniyle kötü muamele yasağının, eğitim hakkının, özel hayata ve aile hayatına saygı haklarının ihlal edildiği iddialarının ise bireysel başvuru yolunun ikincil niteliği gereği İsmail Buğra İşlek (B. No: 2013/1177, 26/3/2013, § 17); Ömer Aktaş, (B. No: 2014/14915, 21/9/2016, §§ 38-39) kararları doğrultusunda başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

III. HÜKÜM

Açıklanan gerekçelerle;

A. Adli yardım talebinin KABULÜNE,

B. 1. Adil yargılanma hakkı kapsamındaki tanık sorgulama hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDİLEBİLİR OLDUĞUNA,

2. Adil yargılanma hakkının diğer bir kısım güvenceleri ile suçta ve cezada kanunilik ilkesinin ihlal edildiğine ilişkin iddiaların açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle KABUL EDİLEMEZ OLDUĞUNA,

22 Nisan 2026 Çarşamba


 




 


 

 

DELİL KANUNLARI

Aşağıdaki konular, son içtihatlar, Kanada Hukuk Reform Komisyonu’nun Federal Delil Kanunu tasarısı, önerilen Ontario Yasası ve yürürlüğe konulan ABD Federal Delil Kanunu ışığında incelenecektir.

1. Genel Kural

Bu üç düzenlemenin tamamı mevcut dışlama kuralını (exclusionary rule) korumaktadır.

2. Mevcut Tanıklar

(a) Yürürlükteki Hukuk

(i) Önceki Tutarlı Beyanlar

Genel kural şudur: Bir tanık, kendisini çağıran tarafça, daha önce mevcut ifadesiyle tutarlı bir beyanda bulunup bulunmadığı konusunda sorgulanamaz.

Örneğin, R. v. Pappin davasında, esrar bulundurmakla suçlanan sanık, tutuklandıktan sonra polise paketin içeriğinden habersiz olduğunu söylediğini ifade etmek istemiştir. Bu delil ilk derece mahkemesinde reddedilmiş; temyizde Ontario Temyiz Mahkemesi, bu reddin doğru olduğunu, söz konusu beyanın mevcut ifadesiyle uyumlu olmasına rağmen “kendi lehine (self-serving)” nitelikte olduğunu belirterek onamıştır.

Ayrıca, önceki tutarlı beyanlar, başka tanıkların ifadeleri yoluyla da — gerek doğrudan sorguda gerek çapraz sorguda — delil haline getirilemez. Bunun tipik bir örneği, sanığın olaydan sonra bir sivile veya çoğunlukla bir kolluk görevlisine suçsuz olduğunu ya da isnada ilişkin bir mazereti bulunduğunu bildirmesidir. R. v. Keeler kararında Alberta Temyiz Mahkemesi, sanığın yeminli ifadesiyle aynı içerikteki savunmasını daha önce bir polis memuruna anlattığını göstermek amacıyla bu polis memurunun savunma tarafından tanık olarak dinlenemeyeceğine hükmetmiştir.

Bu tür delillerin reddedilmesinin gerekçesi, yalnızca tutarlılığı göstermeleri ve kümülatif etkilerinin gerçek değerleriyle orantısız olabilmesidir. Örneğin bir sanık, alibisini yüz kişiye anlatıp bu yüz kişiyi tanık olarak çağırabilir. Ancak burada önemli olan, bu kişilerin sayısı değil, sanığın güvenilirliğidir. Bu tür deliller gereksiz ve fazlalık (surplusage) niteliğindedir. Ayrıca, sahte savunmaların kolayca oluşturulabilmesi riski ve yargılamanın gereksiz yere uzaması gibi sakıncalar da söz konusudur.

Bu kural (önceki tutarlı beyanların kabul edilmemesi; ayrıca self-serving evidence, narrative veya self-corroboration yasağı olarak da adlandırılır) bazı istisnalara tabidir:


İstisnalar

Birinci istisna:
Cinsel saldırı davalarında (hukuk davaları dahil), mağdurun makul ilk fırsatta ve yönlendirici sorulara maruz kalmadan yaptığı açıklamalar kabul edilebilir. Ancak bu beyanlar, gerçekliği ispat için değil, yalnızca tutarlılığı göstermek amacıyla kabul edilir. Bu yaklaşım, tarihsel olarak mağdurun saldırı sonrası derhal şikâyette bulunmasını gerektiren “hue and cry” geleneğine dayanmaktadır. Bu tür beyanlar, rızanın bulunmadığını göstermeye hizmet eder; aksi halde rıza varsayılır. Bu istisna erkek mağdurları da kapsayacak şekilde genişletilmiştir. Ayrıca, mağdurun beyanı ile bunu alan kişinin beyanı, cinsel saldırının esas unsurları bakımından büyük ölçüde örtüşmelidir.

İkinci istisna:
“Yakın zamanda uydurma (recent fabrication)” doktrinidir. Eğer karşı taraf, tanığın ifadesinin sonradan uydurulduğunu ileri sürerse, önceki tutarlı beyanlar bu iddiayı çürütmek amacıyla kabul edilebilir. Ancak yine yalnızca tutarlılığı göstermek amacıyla, beyanın doğruluğunu ispat için değil.

Üçüncü istisna:
Teşhis (identification) delilleridir. Örneğin bir soygun mağduru, polise failin ayrıntılı bir tarifini verebilir. Bu tarif, genellikle polis memuru tarafından mahkemeye aktarılır ve çoğu zaman savunma tarafından itiraz edilmez. Çoğu durumda, bu tür mahkeme dışı teşhis, duruşma sırasında hatırlanandan daha ayrıntılıdır.

R. v. Clarke kararında, bu tür teşhis beyanları hem “res gestae” kapsamında hem de tutarlılığı göstermek amacıyla kabul edilmiştir.


Daha Zor Problem: Mahkeme İçi Teşhisin Yokluğu

Daha karmaşık durum, mağdurun mahkemede tanıklık yapmaması veya yapmasına rağmen sanığı teşhis edememesidir.

İngiliz Temyiz Mahkemesi (Ceza Dairesi), R. v. Osborne ve R. v. Virtue davalarında bu sorunu ele almıştır. Bu davalarda, mahkeme içi teşhis olmamasına rağmen, teşhis parade sırasında tanığın sanığı teşhis ettiğini gözlemleyen bir polis memurunun bu hususta tanıklık yapmasına izin verilmiştir. Bu durumda mahkeme dışı teşhis, hearsay (aktarılmış beyan) olmasına rağmen kabul edilmiştir.

Cross, bu kararın doğru olduğunu ve R. v. Christie davasındaki azınlık görüşünü teyit ederek artık bu yaklaşımın hukuku temsil ettiğini ileri sürmektedir.

Ancak bu görüş, R. v. McGuire kararında British Columbia Temyiz Mahkemesi tarafından reddedilmiştir. Bu karara göre, eğer tanık mahkemede sanığı teşhis edemiyorsa, bir polis memuru onun önceki teşhis beyanını aktaramaz; bu, kabul edilemez hearsay olur.

Ne var ki, mahkemenin dikkatine Christie ve Osborne and Virtue kararlarının sunulmamış olması talihsiz bir durumdur.

 

Şaçaşvili / Almanya Davası:

AİHM’in İddia Tanıklarını Sorgulama Hakkına İlişkin Yaklaşımlarının Gelişimi**
AİHM Büyük Daire’nin 15 Aralık 2015 tarihli kararına (başvuru no: 9154/10) ilişkin yorum

Maria Suchkova

ÖZ

2015 yılı sonunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesi tarafından verilen Şaçaşvili / Almanya kararında, Mahkeme, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının (d) bendi ile güvence altına alınan iddia tanıklarını sorgulama hakkının yorumlanmasına ve mahkemelerin hazır bulunmayan bir tanığın beyanlarının okunmasına karar verirken sahip oldukları yükümlülüklerin kapsamına ilişkin yaklaşımını açıklığa kavuşturmuştur.

Mahkeme, Al‑Khawaja ve Tahery / Birleşik Krallık kararı ile başlayan içtihatlarda ortaya çıkan çelişkileri gidermeye çalışmıştır. Şaçaşvili kararında Mahkeme, bu hakkın yorumunda esnek ve nüanslı bir yaklaşım benimsemiş; hem tanığın sorgulanma hakkının korunup korunmadığını hem de yargılamanın genel adilliğini birlikte değerlendiren bir sistem geliştirmiştir.

Karar ayrıca, iddia tanığının duruşmada hazır edilememesi durumunda ulusal mahkemelerin uygulaması gereken standartları özetlemesi bakımından pratik açıdan da önem taşımaktadır.


1. Giriş

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının (d) bendi, suç isnadı altındaki herkesin, aleyhine tanıklık yapan kişileri sorgulama veya sorgulatma hakkını güvence altına alır. Bu hak, adil yargılanma hakkının bir parçasıdır.

AİHM’e göre kural olarak, iddia makamına ait tüm deliller sanığın huzurunda sunulmalı ve savunmanın bunları sorgulama imkânı bulunmalıdır. Ancak bu kural mutlak değildir; belirli koşullarda daha önce alınmış beyanların okunması mümkündür.

Bu bağlamda temel içtihat, Al‑Khawaja ve Tahery / Birleşik Krallık kararı olup, daha sonra Schatschaschwili / Almanya kararı ile bu yaklaşım geliştirilmiştir.


2. İddia Tanıklarını Sorgulama Hakkının Uygulama Alanı

Sözleşme’deki “tanık” kavramı otonomdur. Yani bir kişinin ulusal hukukta “tanık” sayılıp sayılmaması önemli değildir; esas olan, beyanın suçlayıcı nitelikte bir delil olup olmadığıdır.

Bu kapsamda AİHM;

  • mağdur beyanlarını,
  • diğer sanıkların ifadelerini,
  • uzman görüşlerini

da bu hak kapsamında değerlendirebilir.

Örneğin Seton / Birleşik Krallık kararı davasında, bir kişinin telefon konuşmalarının kaydı dahi bu kapsamda değerlendirilmiştir.


3. Tanık Beyanlarının Okunmasına İlişkin Şartlar

AİHM, Al‑Khawaja ve Tahery / Birleşik Krallık kararı ile üç aşamalı bir test geliştirmiştir:

1. Tanığın yokluğu için haklı neden var mı?

Mahkemeler tanığın getirilmesi için tüm makul çabayı göstermelidir.

2. Beyan tek veya belirleyici delil mi?

  • “Tek delil”: başka delil yok
  • “Belirleyici delil”: sonucu tayin edecek ağırlıkta delil

3. Savunma için telafi edici güvenceler var mı?

Örneğin:

  • önceki aşamada sorgulama imkânı
  • video kayıtlarının izlenmesi
  • yazılı soru yöneltme
  • mahkemenin ihtiyatlı değerlendirme yapması

3.1 Tanığın Yokluğu

AİHM’e göre:

  • ölüm genelde haklı neden sayılır
  • ancak ihmalle oluşmuşsa kabul edilmez
  • yurtdışında olması tek başına yeterli değildir
  • devlet aktif çaba göstermelidir

3.2 Tek veya Belirleyici Delil Meselesi

AİHM, “belirleyici delil” kavramını dar yorumlar.
Delilin gerçekten davanın sonucunu belirlemesi gerekir.


3.3 Telafi Edici Güvenceler

Mahkeme özellikle şu hususlara bakar:

  • savunmanın sorgulama fırsatı olup olmadığı
  • önceki ifadeye erişim
  • çapraz sorgu imkânı
  • delilin ihtiyatla değerlendirilmesi

4. Şaçaşvili / Almanya Kararında Testin Uygulanması

Schatschaschwili / Almanya kararı davasında:

  • mağdurlar Letonya vatandaşıydı
  • ülkeden ayrıldılar
  • sanık onları sorgulayamadı
  • mahkeme ifadeleri okudu

Mahkeme:

  • tanıkların getirilememesi için çaba gösterildiğini kabul etti
  • ancak savunmanın yeterince korunmadığına karar verdi

Özellikle sorun:
Soruşturma aşamasında sanık veya müdafiinin tanıkları sorgulayamamış olmasıdır.

Sonuç:
9’a karşı 8 oyla ihlal kararı verilmiştir.


5. Kararın Getirdiği Yenilikler

AİHM şu önemli noktaları netleştirmiştir:

  • Üç kriter birbirinden bağımsız değil, birlikte değerlendirilir
  • Hiçbiri tek başına belirleyici değildir
  • Genel adil yargılanma değerlendirmesi yapılır

Ayrıca:

  • Tanık beyanı ne kadar önemliyse
  • savunma güvenceleri o kadar güçlü olmalıdır

6. Sonuç

Schatschaschwili / Almanya kararı kararı:

  • esnek bir yaklaşım benimsemiştir
  • adil yargılanma hakkını bütüncül ele almıştır
  • ulusal mahkemelere önemli yükümlülükler yüklemiştir

Özellikle:

  • tanığın gelmeyeceği öngörülüyorsa erken aşamada sorgu imkânı sağlanmalıdır
  • mahkemeler aktif çaba göstermelidir
  • okunmuş beyanlar dikkatle değerlendirilmelidir

Kaynakça (çeviri)

Suchkova M.,
“Şaçaşvili / Almanya Davası: AİHM’in İddia Tanıklarını Sorgulama Hakkına İlişkin Yaklaşımlarının Gelişimi”,
Uluslararası Adalet, 2016, No: 3, s. 3–9.

21 Nisan 2026 Salı

F O C U S Fall 2003, Vol. I, No. 4 385 I N F L U E N T I A L P U B L I C AT I O N S Types of Witnesses (Reprinted with permission from Gutheil TG: Types of witnesses, in The Psychiatrist in Court: A Survival Guide. Washington, DC, American Psychiatric Press, 1998, pp 25–33) Thomas G. Gutheil,

 Bir psikiyatristin mahkeme salonuna düşmesinin en yaygın yolu, bilirkişi (uzman tanık) olarak değil, olgu tanığı (fact witness) olarak yer almasıdır. Uzman tanık rolü, eşlik eden “The Psychiatrist as Expert Witness” adlı eserde ele alınmıştır (daha ayrıntılı tartışma için o esere bakınız).

Bu iki rol arasındaki temel ayrım şudur:
Olgu tanığı, duyular yoluyla algıladığı hususlar hakkında ifade verir; yani doğrudan gördüğü, işittiği (dolaylı anlatımların aksine), dokunduğu, tattığı veya kokladığı şeyler hakkında konuşur. Olgu tanıkları ayrıca sınırlı ölçüde bu gözlemlerden çıkan bütüncül değerlendirmeleri (örneğin bir sendrom ya da tanı) ve doğrudan sonuçları (örneğin tedavi planı veya terapötik müdahale) da aktarabilirler.

Buna karşılık, uzman tanık, başkalarının verileri dâhil olmak üzere çeşitli verilerden sonuç çıkarabilir; “psikiyatrik bakım standardı” gibi soyut kavramlar hakkında görüş bildirebilir ve hatta hiç görmediği bir hasta hakkında dahi kanaat açıklayabilir (örneğin intihar eden bir hastaya ilişkin malpraktis davasında).

Bir olgu tanığı olarak, genellikle dört rol çerçevesinde yargılamaya katılabilirsiniz:

  1. gözlemci,
  2. tedavi eden hekim (treater),
  3. davacı,
  4. davalı.

Bu rollerin örnekleri aşağıda verilmiştir.

Gözlemci olarak, bir servis ortamında tesadüfen bulunurken bir hasta ile hemşire arasındaki kavgaya şahit olabilir veya başka bir hasta, sağlık personeli ya da aile üyesi arasındaki bir etkileşimi gözlemleyebilirsiniz. Bu durumda en dar anlamıyla tanıksınız; çünkü sadece bir olaya şahit olmuşsunuzdur. Benzer şekilde, sizinle ilgisi olmayan bir uyuşmazlıkta gördüklerinizi anlatmak üzere mahkemeye çağrılabilirsiniz.

İkinci yaygın rol tedavi eden hekim (treater) rolüdür. Bu durumda, dava konusu zarardan önce hastaya bakım vermiş olabilir (hastanın önceki durumunu göstermek için) ya da zarardan sonra hastayı değerlendirerek ortaya çıkan psikiyatrik durumun tazminat açısından önemini belirleyebilirsiniz. Özellikle zarar sonrası psikiyatrik durum hakkında ifade verirken etik sorunlar doğabilir; bu konu kitabın ilerleyen bölümlerinde ele alınmaktadır.

Üçüncü olarak, davacı olabilirsiniz. Bu durumda kendi duygusal zararlarınızı ileri sürerek, klinik bilginizle kendi semptomlarınızı ve bunların yaşamınıza etkisini olgu tanığı olarak açıklayabilirsiniz.

Son olarak ve en istenmeyen durum olarak, davalı olabilirsiniz. Örneğin bir malpraktis davasında, hastanızın bakım standardına uymadığınızı iddia ettiği bir durumda, ne gözlemlediğinizi, ne tanı koyduğunuzu, ne yaptığınızı ve bunun gerekçesini açıklarsınız.

Özetle, olgu tanığı olarak doğrudan gözlemleriniz, tanılarınız ve tedavileriniz hakkında konuşursunuz; yani bizzat algıladığınız ve yaptığınız şeyleri aktarırsınız. Bu rol, kişisel muayeneye dayalı sınırlı değerlendirmelerle sınırlıdır. Ancak bir olgu tanığından uzman tanık rolünü üstlenmesi istendiğinde etik bir gerilim ortaya çıkar.


TEDAVİ EDEN HEKİM VE UZMAN TANIK

Genel olarak bu iki rol birbiriyle bağdaşmaz; çünkü klinik, hukuki ve etik yükümlülükleri farklıdır.

  • Uzman tanığın genellikle inceleme yaptığı kişiyle bir hekim-hasta ilişkisi yoktur.
  • Tedavi eden hekimin görevi hastanın yararını öncelemek ve onu iyileştirmektir.
  • Uzman tanığın görevi ise mahkemeyi bilgilendirmektir; bu, hastaya yarar sağlasa da zarar verse de değişmez.

Tedavi eden hekimin “müvekkili” hastadır; uzmanın ise mahkemedir.

Tedavi eden hekimin hastaya yardım etme zorunluluğu, adli bakış açısından bir tür taraflılık yaratır. Buna karşılık uzman tanık, inceleme sırasında elde edilen bilgilerin gizli olmadığını ve mahkemede kullanılabileceğini baştan bildirmek zorundadır. Oysa tedavi sürecinde genellikle gizlilik vaat edilir.


MAHKEMEDE PSİKOTERAPİST: YAYGIN HATALAR

Psikiyatrik tedavide, özellikle travma mağdurlarında, terapistin hastanın anlattıklarına inanması önemlidir. Bu, empati kurabilmenin temelidir. Terapist, hastanın dünyasını onun gözünden görmeye çalışır. Bu “bilinçli inanma hali”, tedavi sürecinin başarısı için gereklidir.

Ancak bu yaklaşım mahkemede sorun yaratabilir. Terapistin bu öznel yaklaşımı, objektiflikten sapma olarak değerlendirilebilir. Özellikle travma vakalarında terapist, hastanın anlattıklarını dış dünyadaki gerçek olaylarla karıştırma riski taşır.

Örneğin, bir hasta küçük bir olayı çok büyük bir travma olarak yaşıyorsa, terapist bunu duygusal olarak kabul eder. Ancak bu durum, hukuken aynı ölçüde tazminat gerektirdiği anlamına gelmez. Uzman tanık ise bu durumu makuliyet ve öngörülebilirlik açısından değerlendirir.


ROL ÇATIŞMASI

“Tedavi eden” ile “uzman” rolleri arasında çıkar çatışması vardır.
Hekimin temel ilkesi **“önce zarar verme”**dir. Bu, hastaya zarar verebilecek davranışlardan kaçınmayı gerektirir.

Ancak uzman rolünde, objektiflik gereği hastaya zarar verebilecek ifadeler vermek zorunda kalınabilir. Üstelik hasta, terapi sırasında verdiği bilgilerin mahkemede kullanılabileceği konusunda uyarılmamıştır. Bu durum ciddi bir etik sorun oluşturur.


EKONOMİK TARAFSIZLIK SORUNU

Tazminat davalarında maddi çıkar söz konusudur.
Uzman tanık sadece ücret alır ve davanın sonucundan maddi olarak etkilenmez.

Ancak tedavi eden hekim, belirlenen tazminatın kendi tedavi ücretine dönüşmesi nedeniyle dolaylı bir maddi çıkar elde edebilir. Bu durum tarafsızlık algısını zedeler.


BAKIM STANDARDININ BELİRLENMESİ

Malpraktis davalarında temel mesele, bakımın ortalama makul hekim standardına uygun olup olmadığıdır. Bu değerlendirme uzman tanığa aittir.

Tedavi eden hekimin hatası ise çoğu zaman şudur:
“Kendi uyguladığım yöntem doğrudur, diğerleri standart altıdır.”

Oysa modern psikiyatri çoğulcudur; tek doğru yoktur.


GERİYE DÖNÜK DEĞERLENDİRME YANLILIĞI (HINDSIGHT BIAS)

Sonradan bakıldığında olaylar daha öngörülebilir görünür. Ancak bu yanıltıcıdır.

Önceki hekimin, olay gerçekleşmeden önce aynı sonucu öngörmesi her zaman mümkün değildir. Hukukta önemli olan, zararın o anda öngörülebilir olup olmadığıdır.

Sonraki tedavi eden hekimin “Ben biliyorum, onlar da bilmeliydi” yaklaşımı adil değildir.


AMAÇ ODAKLI TANIKLIK VE AKTİVİZM TEHLİKESİ

Bazı durumlarda terapistler, hastalarına fayda sağlamak amacıyla objektiflikten uzaklaşabilir.

Örneğin bir terapistin, tüm cinsel istismar iddialarında otomatik olarak travma sonrası stres bozukluğu tanısı koyduğunu ifade etmesi, iyi niyetli olsa bile bilimsel ve hukuki açıdan ciddi bir sorundur ve güvenilirliği zedeler.


SONUÇ

Mahkeme ortamı birçok klinisyen için yabancı ve zorlayıcıdır. Ancak psikoterapistler giderek daha sık bu ortamlarda tanıklık yapmak zorunda kalmaktadır.

Bu metin, özellikle şu temel sorunlara dikkat çekmektedir:

  • Olgu tanığı ile uzman tanık ayrımı
  • Rol ve çıkar çatışmaları
  • Öznel–nesnel bakış farkı
  • Öngörü–geriye bakış ayrımı
  • Politik etkilerin yargıya yansıması

Bu uyarılar dikkate alındığında, klinisyen hem daha güvenli hem de daha etkili bir şekilde mahkemede rol alabilir.

17 Nisan 2026 Cuma

Maraşta Yaşananlar

 Gerçekten çok üzücü. 

Aklımı Adana ÇEAŞ ortaokuluna iki korumayla gelen ortaokul çocuğu geldi. Türkiye Cumhuriyeti'nin makamlarını kullanarak ortaokul çağında çocuğu iki korumayla okula gönderenler...


4 Nisan 2026 Cumartesi

Denial: The Final Stage of Genocide Edited by John Cox, Amal Khoury, and Sarah Minslow Şimdi bu kitap akademik mi?

 Daha etkili inkârcılar, küçümseme ve mağduru suçlama gibi ortak bir strateji izlerler. Örneğin, Türk propagandacıları Ermeni Soykırımı’ndaki kurban sayısını önemli ölçüde düşürerek yaklaşık 300.000 Ermeni kurban olduğunu ileri sürerler; bu, gerçek sayının yaklaşık altıda biridir. Aynı propagandacılar, soykırımın devlet tarafından organize edilmiş merkezi bir süreçten geçmediğini de iddia ederler. “Bazı vahşetler yaşanmış olabilir, ancak bunlar başına buyruk birliklerin ya da komutanların eseridir” şeklindeki bir başka tartışmalı argüman da birçok kişi tarafından kullanılmaktadır.

Bir diğer eskimiş taktik ise mağdurları suçlamaktır. Mark Potok, Southern Poverty Law Center’ın Intelligence Report dergisinin editörü olarak şöyle açıklar:
Yarı-resmî bazı Türk anlatıları, aslında Ermenilerin Türklere karşı soykırım niteliğinde saldırılar gerçekleştirdiğini iddia etmektedir. Neo-Naziler ve onların sözde akademik destekçileri, “Yahudilerin” Holokost hakkında abartılı hikâyeler uydurduğunu, bunun amacının savaş sonrası Almanya’dan para ve taviz koparmak olduğunu ileri sürer. ABD’nin Idaho eyaletindeki Moskova kentinde bulunan aşırı sağcı bir papaz olan Doug Wilson gibi neo-Konfederasyoncular ise, Amerikan İç Savaşı’nın aslında erdemli bir Hristiyan medeniyetini savunma mücadelesi olduğunu ve siyahların kölelikten aslında rahatsız olmadığını iddia ederler. Tüm bu yalanlar, güncel politik hedeflere hizmet eder—Ermenilerin, Yahudilerin ve Afrika kökenli Amerikalıların tarihsel iddialarını şeytanlaştırmak ve küçümsemek.

Benzer iddialar, Bosnalı Müslümanlara, Ruanda’daki Tutsilere, Rohingya Müslümanlarına, Orta Çin’deki Uygurlara, Sri Lanka’daki Tamil halkına, Guatemala’daki Maya yerlilerine ve fail rejimler tarafından sıklıkla “isyancılar, istilacılar” ya da “teröristler” olarak etiketlenen birçok başka gruba karşı da kullanılmaktadır.

Birçok yazar, Stanley Cohen’in etkili 2001 tarihli States of Denial: Knowing about Atrocities and Suffering adlı eserine atıfta bulunur. Güney Afrika ve İsrail’de geçirdiği uzun yıllardan yararlanan Cohen, toplumların, grupların ve bireylerin rahatsız edici gerçekleri reddetme ya da yeniden çerçeveleme eğilimlerini analiz etmiştir. Cohen’e göre “toplumlar, kamusal olarak neyin hatırlanıp kabul edilebileceğine dair yazılı olmayan uzlaşmalara varırlar” ve milliyetçi mitolojileri sürdürebilmek için “hayati yalanlar” üretmek zorundadırlar. “İnsanlar, örgütler, hükümetler” ya da tüm toplumlar, “fazla rahatsız edici, tehdit edici” olan ya da ulusal mitlerle açıkça çelişen bilgileri kabul edemez; bu nedenle bu tür bilgiler ya bastırılır ya da açıkça inkâr edilerek bir kenara itilir veya yanlış yorumlanır.

Örneğin Vietnam Savaşı’nı ve onun Amerikan hafızası ile kültüründeki (olmayan) yerini düşünelim. 1964 ile 1973 arasında ABD hükümeti ve silahlı kuvvetleri üç milyondan fazla Vietnamlıyı—nüfusun onda birini—öldürmüştür. Nick Turse, 2013 tarihli Kill Anything That Moves adlı eserinde “vahşetin çoğu zaman en uç yozlaşma biçimlerine kadar vardığını: sebepsiz işkence, hedef talimi için öldürme, çocukların ve bebeklerin katledilmesi, toplu tecavüz” şeklinde aktarır. Savaşın nadiren tartışıldığı durumlarda ise genellikle sadece bir hata olarak sunulur—Ken Burns ve Lynn Novick’in 2017 tarihli The Vietnam War adlı yapımında ifade edildiği gibi, “iyi niyetli insanlar tarafından talihsiz yanlış anlamalar sonucu başlatılmış bir girişim” olarak. Oysa bu savaşa yakından bakıldığında “Amerikan istisnacılığı” ve erdemi gibi kutsal kabul edilen kavramları sürdürmek zorlaşır; hatta ABD dış politikasında bir örüntü dahi fark edilebilir.

Anayasa mahkemesinin tuhaf kararı

  29. Bu kapsamda Mahkemece itibar edilen telekomünikasyon yoluyla yapılan iletişimin tespitine ilişkin kayıtlara ve HTS kayıtlarına göre du...

TIBBİ ETİK