27 Mart 2026 Cuma

 

BÖLÜM I

GİRİŞ

Genelkurmay Başkanı General Omar Bradley, Başkan Harry Truman’ın ısrarla ve hatalı bir şekilde "sadece bir polis harekatı" olarak adlandırdığı çatışma hakkında şu yorumu yapmıştı: "Yanlış düşmanla, yanlış zamanda, yanlış yerde yapılan yanlış savaş."¹ Bu "polis harekatı", tarihte ilk kez karşı karşıya gelen tarafların —Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti ve Kore Cumhuriyeti— sırasıyla nükleer silahlara ve bunları ulaştırabilme kapasitesine sahip askeri süper güçler olan Sovyetler Birliği ve Birleşik Devletler’in vekilleri olduğu bir dönüm noktasıydı. Bradley ayrıca Kore Savaşı’nı "büyük bir askeri felaket" olarak nitelendirdi.² Başkan Harry Truman, bu "askeri felaketi", zaman zaman genişleyip yeni bir dünya savaşına sıçrama tehdidi taşıyan bu çatışmaya bazı yakın müttefikleri ve Birleşik Devletler politikalarının destekçisi olan diğer ulusları dahil etmek için kullandı. Kuzey Kore işgali sırasında Türkiye, bir Amerikan müttefiki olmaya ve II. Dünya Savaşı sonrası dönemde Birleşik Devletler tarafından oluşturulan önemli bölgesel askeri örgütlere üye olmaya çalışıyordu. Peşinde koşulan bu Amerikan bağlantısı, Türkiye’yi, Birleşik Devletler destekli Birleşmiş Milletler’in Kore’deki "polis harekatı"nda kendi silahlı kuvvetleri için bir rol tanımlamaya sevk etti.

Türkiye, Orta Doğu’yu potansiyel Sovyet akınlarına karşı güçlendiriyordu. Birleşik Devletler, Türkiye’nin süper güçlerin Soğuk Savaş hesaplamalarında, özellikle Doğu Avrupa, Balkanlar ve Orta Doğu ile ilgili olarak oynadığı kilit jeostratejik rolün tamamen farkındaydı. II. Dünya Savaşı’ndan sonra Birleşik Devletler, demokratik veya en azından anti-Komünist hükümetlerin ana destekçisi haline gelmişti. Güney Kore gibi bazı ülkeler, sadece 1945’te Japon İmparatorluğu’nun yenilgisi ve ardından çöküşünün bir sonucu olarak Birleşik Devletler’in nüfuz alanının bir parçası olmuştu. Uzak Doğu’daki genel milliyetçilik kıpırtıları, 1941-45 olaylarıyla büyük ölçüde hız kazandı. Eski sömürgeci efendiler yenilmiş ve Japonlar tarafından boyunduruk altına alınmıştı. Japon yenilgisinin ardından Doğu ve Güneydoğu Asya halkları eski sömürge statülerine dönmek istemiyordu.

Japonya’nın yirminci yüzyılın başından beri kontrol ettiği Kore, artık diğer etkilere açıktı. Daha güneyde, bir Fransız sömürgesi olan Çinhindi’nde, Komünist liderliğindeki Viet Minh, Fransız sömürge yönetimine meydan okuyordu. Endonezya, Hollanda’dan bağımsızlığını kazanmak için mücadele ederken, Hindistan ve Burma kendilerini İngiliz kontrolünden çıkarmaya çalışıyordu. Bu yeni ortaya çıkan bölgelerin her birinin kendine özgü ve aynı zamanda benzer sorunları vardı. Kore, Birleşik Devletler için bu sorunun ilk odak noktası oldu. Birleşik Devletler, her şeyden önce Kore’de statükoyu korumak gibi geçmişin çözümlerini deneyecekti; alışılmadık sorunlara geleneksel çözümler uygulandı. Ancak II. Dünya Savaşı’nın sonunda Beyaz Saray, Kongre veya Pentagon’da pek alternatif bir düşünce yoktu. Alışılmadık düşünceyi ön plana çıkaracak olan savaş Vietnam olacaktı.

Kore, II. Dünya Savaşı’nın sonunda, yarımadanın 38. paralelin kuzeyini Sovyetler Birliği’nin, güney kısmını ise Birleşik Devletler’in işgal etmesiyle neredeyse tesadüfi bir şekilde bölündü. Kore’deki Japon kuvvetlerinin silahsızlandırılmasını kolaylaştırmak için geçici bir sınır çizgisi olarak tasarlanmış olsa da, bu bölünme neredeyse kaçınılmaz olarak Kuzey’in 25 Haziran 1950’de Güney’i işgal etmesine yol açtı. Daha sonra Vietnam Savaşı sırasında Birleşik Devletler Dışişleri Bakanı olacak olan Savaş Bakanlığı personeli Albay Dean Rusk, Kore’nin bölünmesinde yakından rol oynamıştı. Amerikan ve Sovyet işgal bölgeleri arasındaki sınır çizgisi olarak 38. paralelin belirlenmesi planının yazarı oydu (bkz. Şekil 1).

Sovyetler Birliği bu öneriyi kabul etti. Kore’nin kuzeydeki, oldukça sanayileşmiş kısmını elinde tuttu. Nüfusun eşit bir dağılımını elde edememiş olsa da, tüm hidroelektrik santralleri ve enerji kaynakları ile üretim tesislerinin çoğu Sovyet işgali altındaki kuzeyde kalıyordu. Nüfusun büyük çoğunluğu ve ülkenin tarımsal kısmı ise Kore Cumhuriyeti (ROK) oldu. Birleşik Devletler, Güney Kore’nin fiili koruyucusu haline geldi ancak bölge üzerinde çok fazla kontrol uygulama konusunda isteksizdi. II. Dünya Savaşı sırasında Kahire’deki Müttefik devlet başkanları konferansında Başkan Franklin D. Roosevelt, özgür ve bağımsız bir Kore’yi garanti eden, belirsiz ve yoruma açık bir politikayı kabul etmişti.

1945 başlarında Yalta’daki daha sonraki "Büyük Üçlü" toplantısında Roosevelt, Sovyet Lideri Joseph Stalin ve İngiltere Başbakanı Winston Churchill, savaştan sonra Kore’nin bir Müttefik mütevelli heyeti idaresine (vesayetine) verilmesi politikasında karar kıldılar. Temmuz 1945 sonlarında Potsdam toplantısında, yeni Amerikan Başkanı Harry Truman ve Joseph Stalin Kore hakkında bazı görüşmeler yaptılar ancak Sovyetlerin 8 Ağustos 1945’te savaşa girmesinden önce hiçbir eylem üzerinde mutabık kalınmadı.³

Amerika’nın başlangıçta Kore ile başa çıkmak için kesin bir planı yoktu. II. Dünya Savaşı’ndan sonra Amerika’nın ve Başkan Harry S. Truman’ın çıkarları Batı Avrupa’daydı. Amerika müttefiklik yapılarını, özellikle de Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’nü (NATO), Avrupalı müttefikleri göz önünde bulundurarak yapılandırdı. Sovyetler Birliği 1949’da, o olaya dair tüm stratejik tahminlerden çok önce ilk atom bombasını patlatana kadar Kore, Washington’ın düşünce ve stratejisinde önemli bir yer tutmuyordu.⁴ Bu noktadan sonra, tüm Amerikan ittifakları yeni stratejik durum ışığında eleştirel bir şekilde yeniden incelendi. Bu aşmada, ABD’nin Batı Avrupa’nın Sovyetler tarafından işgal edilmesine yönelik Soğuk Savaş endişesi, Fransa’nın Batı Avrupa’nın NATO savunmasına katılımını sürdürmesini sağlamak amacıyla, Fransızları Çinhindi’ndeki kazanılması imkansız görünen savaşlarında desteklemeye yöneltti. Bu Avrupa merkezli stratejik mülahazalar, Birleşik Devletler’i Vietnam’a doğru ilk tereddütlü adımları atmaya sevk etti. Birleşik Devletler’in Çinhindi taahhüdü Kore Savaşı’ndan sonra değil, önce başlamıştı. Truman Doktrini Mart 1950’de formüle edildi ve Başkan Truman, Mart 1950’de Çinhindi’ndeki Fransa’ya ekonomik ve askeri yardımı başlattı.

NATO, başlangıçta Kuzey Atlantik’te olmadığı açık olan ülkeleri bünyesine katmaya başladı; önce Batı Almanya, daha sonra ise Kore Savaşı sırasında Yunanistan ve Türkiye. Türkiye için Batı Avrupa ittifaklarına giriş, kendisini Avrupa ile hizalama ve Orta Doğu’dan uzaklaştırma stratejisinin açık bir parçasıydı. Türk liderler, Türkiye’yi Birleşik Devletler’in yanı sıra Batı Avrupa ülkeleriyle daha avantajlı bir konuma getirecek üyelikleri elde etmek için, İstanbul Boğazı’nın Avrupa kavşağındaki stratejik konumunun kaldıraç gücünü anladılar ve kullandılar. Sınırlarındaki devasa Sovyet gücüne karşı ana müttefik olarak Birleşik Devletler tercih ediliyordu.

Birleşik Devletler ve Dışişleri Bakanlığı, Kore’nin işgalini böylesine bir askeri ve diplomatik felaket haline getiren 1949 olaylarının tamamına hızlı ve doğru tepki vermeye çalıştı. Sovyetler Birliği nükleer güç statüsüne ulaşmış ve ana kara Çin, Mao’nun yetersiz donanımlı ve neredeyse başıbozuk güçlerinin eline geçmişti. Birleşik Devletler ve Türkiye’nin amaç ve hedefleri, çıkarlarının iki coğrafi cephede açılmasıyla örtüşmek üzereydi.

Ne yazık ki, Birleşik Devletler Kore yarımadasını işgal etmek için ne askeri ne de siyasi olarak hazırlıklıydı. Sorumluluk, merkezi Japonya’da bulunan General Douglas MacArthur’a verilmişti. Ancak MacArthur Kore’ye çok az ilgi gösterdi; bu nedenle Pentagon, XXIV. Kolordu komutanı Korgeneral John R. Hodge’u oraya gönderdi. Korelilere olan küçümsemesini gizlemek için çok az çaba sarf eden Hodge, yenilen Japonların yeni "özgürleşmiş" ulusu yönetmeye devam etmesine izin verdi.⁵ Hodge, Birleşik Devletler Ordusu’nun işgal döneminde Kore’de en az 45.000 asker tutmasını tavsiye etti. Amerikan ordusu II. Dünya Savaşı’ndan hemen sonraki yıllarda devasa bir terhis gerçekleştirdiği için bu tavsiye uygulanmadı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

TIBBİ ETİK