22 Mart 2026 Pazar

hintli komedyen Manoj Kumar Sinha; kaynağı 2005 yılında kitap (!) yazmış başka bir komedyen

 

2.1 Giriş

Hukuk, topluma ve kamuya hizmet etmek amacıyla vardır ve hem uluslararası hem de ulusal düzeyde bu ihtiyaçları karşılayabilmek için uyum sağlamak zorundadır. Uluslararası hukuk, özellikle uluslararası ceza adaleti alanında önemli ölçüde gelişme göstermiş alanlardan biridir. Günümüzde, eskiden kabul gören birçok kavram bir bakıma çözülme sürecine girmiştir. Suçlar bakımından bireysel sorumluluk meselesi iç hukuklarda her zaman mevcut olmakla birlikte, bireylerin uluslararası hukuku ihlal etmelerinin de cezalandırılabilir olduğu ancak birkaç on yıl önce kabul görmeye başlamıştır.

Uluslararası Ceza Hukuku, kamu uluslararası hukukunun ihlali niteliğindeki belirli fiil kategorileri bakımından bireylere cezai sorumluluk yükleyen hukuk dalı olarak tanımlanır. Bu fiiller; savaş suçları, insanlığa karşı suçlar, soykırım ve saldırı suçu (barışa karşı suç olarak da bilinir) şeklinde sayılmaktadır.² Bu üç suçun yanı sıra korsanlık, kölelik, işkence, aşırı terörizm biçimleri ve uyuşturucu kaçakçılığı gibi diğer bazı suçlar da çeşitli ulusal hukuk sistemlerinde, devletlerin taraf oldukları uluslararası sözleşmeler çerçevesinde suç olarak düzenlenmiştir.

1990’lı yılların başlarında çeşitli uluslararası ceza mahkemelerinin kurulması³ ve nihayetinde daimi bir uluslararası ceza mahkemesinin oluşturulmasıyla⁴ birlikte, ceza hukuku kavramı, devletlerin iç hukuklarında yer alan ve sınır aşan suçlarla ilgilenen bölümleri ifade edecek şekilde kullanılmaya başlanmıştır.⁵


2.1.1 Savaş Suçları Yargılamaları

Savaş suçları yargılamalarının kökeni muhtemelen 1305 yılına, İskoçya’nın en büyük ulusal kahramanlarından biri olan William Wallace’ın yargılanıp idam edilmesine kadar götürülebilir.⁶ Gerçek anlamda ilk uluslararası nitelikte yargılama ise muhtemelen 1474 yılında, Almanya’daki Breisach şehrinin işgali sırasında işlenen vahşet suçları nedeniyle yargılanan Peter von Hagenbach davasıdır. Kutsal Roma İmparatorluğu’nu temsil eden yirmi sekiz yargıç, Peter von Hagenbach’ı sivillerin öldürülmesi ve tecavüz edilmesi ile “insan ve Tanrı yasalarına” karşı yalan yere yemin etmek suçlarından yargılayıp mahkûm etmiştir.⁷ Mahkeme, Hagenbach’ın şövalyelik unvanını elinden almış ve ardından idamına karar vermiştir.⁸

Ancak bu gelişme, ortaçağ uluslararası adaletinin ilginç bir denemesi olmaktan öteye geçememiş ve kısa süre sonra 1648 tarihli Vestfalya Barışı’nın getirdiği devlet egemenliği anlayışı karşısında etkisini yitirmiştir.⁹

Uluslararası ceza mahkemesi kurulması fikrinin yeniden gündeme gelmesi için yaklaşık 400 yıl geçmesi gerekmiştir. 19. yüzyılın ortalarında silahlı çatışmalar hukukunun gelişmesiyle birlikte, insancıl ihlallerin uluslararası düzeyde yargılanması fikri yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlamıştır.¹⁰ 1870 yılında, Uluslararası Kızılhaç Komitesi’nin (ICRC) kurucularından ve uzun süre başkanlığını yapmış olan Gustave Moynier, 1864 tarihli yaralı askerlerin korunmasına ilişkin sözleşmeye dair yorumunda¹¹ uluslararası bir mahkeme kurulmasını önermiştir.¹² Ancak daha sonra bu yaklaşımı terk ederek, kamuoyu baskısının yeterli olacağı görüşünü benimsemiştir.¹³

Uluslararası insancıl hukukun ihlallerinde bireysel cezai sorumluluğa ilişkin bir diğer örnek, 1874 Brüksel Konferansı çalışmalarında görülmektedir. Bu konferans, 15 Avrupa devleti tarafından imzalanan ancak hiçbir zaman onaylanmayan bir nihai protokol ortaya koymuştur.¹⁴ 1899 ve 1907 Lahey Sözleşmeleri, savaş hukukunun uluslararası bir antlaşma ile ilk önemli kodifikasyonunu temsil etmektedir.¹⁵ Bu sözleşmeler, sivillerin korunmasına ilişkin önemli hükümler içermektedir. İlk dönemlerde savaş hukuku ihlallerine ilişkin yargılamalar çoğunlukla ülkesellik veya vatandaşlık ilkelerine dayanmaktaydı.

Modern tarihte ise Henry Wirz’in yargılanması¹⁷ ilk savaş suçu davası olarak kabul edilir ve sonraki yargılamalar için doğrudan bir tarihsel örnek teşkil etmiştir. Amerikan İç Savaşı sonrasında savaş suçları nedeniyle idam edilen tek Konfederasyon askeri olmuştur. Tarihsel olarak savaş suçlarının kovuşturulması genellikle mağlup tarafla sınırlı kalmış ve ulusal mahkemeler tarafından yürütülmüştür; bu da etkinliği azaltmıştır.¹⁸ Ulusal adalet sistemleri bu tür davalarda çoğu zaman tarafsız ve dengeli olma konusunda yetersiz kalmıştır.¹⁹


2.2 I. Dünya Savaşı Sonrası Uluslararası Mahkemelerin Kurulmasına Yönelik Çabalar

I. Dünya Savaşı’nın hemen ardından²⁰ galip Müttefik Devletler, savaşın sorumlularını belirlemek ve cezalandırılmasını sağlamak amacıyla “Savaşın Sorumlularının Belirlenmesi ve Cezaların Uygulanması Komisyonu”nu kurmuşlardır.²¹ Komisyon, savaş suçlarının galip devletlerin ulusal mahkemelerinde ve gerektiğinde müttefikler arası bir mahkemede görülmesini önermiştir. Ayrıca diğer devletlerden yargıçların yer aldığı bir “yüksek mahkeme” kurulmasını da teklif etmiştir.

Uluslararası ceza mahkemesi kurma yönündeki bir sonraki ciddi girişim, Versailles Antlaşması ile ortaya çıkmıştır.²² Bu antlaşma, Alman İmparatoru II. Wilhelm²³ ve diğer Alman savaş suçlularının yargılanmasını öngörmüştür. Antlaşmanın 227. maddesi, Alman İmparatoru’nun uluslararası ahlaka ve antlaşmaların kutsallığına karşı işlenen en ağır suçtan sorumlu tutulmasını düzenlemiştir.²⁴ Aynı madde, ABD, Büyük Britanya, Fransa, İtalya ve Japonya tarafından atanacak beş yargıçtan oluşan özel bir mahkeme kurulmasını öngörmüştür.

Ancak Alman askerlerinin yargılanması için öngörülen uluslararası mahkeme kurulmamış, bu kişiler Müttefik mahkemelerinde de yargılanmamıştır.²⁵ Bunun yerine, Müttefik Devletler Alman hükümetinden savaş suçlularını Leipzig’deki Alman Yüksek Mahkemesi (Reichsgericht) önünde yargılamasını istemiştir.²⁶ Başlangıçta 896 kişilik bir liste hazırlanmışken bu sayı 45’e düşmüş, nihayetinde yalnızca 12 kişi hakkında dava açılabilmiş ve bunların çoğu delil yetersizliği nedeniyle beraat etmiştir.²⁷

Benzer şekilde, 1915-16 yıllarında Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermenilere yönelik kitlesel öldürmelerden sorumlu Türk yetkililerin yargılanması da istenmiş, ancak bu girişimler Türk hükümeti tarafından ciddi biçimde ele alınmamıştır.²⁸ Yüz binlerce Ermeni, Anadolu’dan Suriye çöllerine sürgün edilirken hayatını kaybetmiştir.²⁹

Komisyon ayrıca, 1907 Lahey Sözleşmeleri’nin başlangıç kısmında yer alan Martens Klozu’na dayanarak Türk yetkililerin “insanlığa karşı suçlar” nedeniyle yargılanmasını da önermiştir.³⁰ Bu yargılamaların hukuki dayanağı 1920 tarihli Sevr Antlaşması olmuş, ancak Türkiye bu antlaşmayı reddetmiştir.³² Daha sonra imzalanan Lozan Antlaşması ise Türkiye ile yapılan nihai barış antlaşması olmasına rağmen, Ermenilere yönelik işlenen suçlarla ilgili herhangi bir yargılama öngörmemiştir.³³

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

bomboş makale atıf yapılabilecek cümlesi yok

 luslararası insancıl hukukun (IHL) günümüzde oldukça zorlu bir dizi sorunla karşı karşıya olduğu hususunda pek az şüphe bulunmaktadır. Önce...

TIBBİ ETİK