luslararası insancıl hukukun (IHL) günümüzde oldukça zorlu bir dizi sorunla karşı karşıya olduğu hususunda pek az şüphe bulunmaktadır. Önceleri, dikkat daha çok IHL’nin uygulanması meselesine yoğunlaşmıştı. Ancak günümüzdeki kaygıların odağı, bizzat hukukun kendisi ve yeterliliği ile ilgilidir. Nitekim yeni aktörler ve yeni faaliyetler, IHL’nin temel değerlerine saldırarak onun yapısını ciddi biçimde sarsmaktadır. Yeni bir çatışma paradigması ortaya çıktıkça, sahadaki gerçekliğe uyum sağlayabilmesi için IHL’nin gözden geçirilmesi ihtiyacı da artmaktadır.
Mevcut durumun yeniliği, yalnızca yeni bir paradigmaya duyulan ihtiyaçta değil, aynı zamanda devletlerin hukuki normlara aykırı davranışlar karşısında benimsedikleri tutumda da kendini göstermektedir. Önceki silahlı çatışmalarda, IHL’yi ihlal edenler genellikle eylemlerini hukuka uygunluk çerçevesinde gerekçelendirmeye çalışmışlardır. Oysa “teröre karşı savaş”ın başlangıcında bazı devletler kendilerini IHL çerçevesi içinde görmeyi reddetmiş ve onun bazı bölümlerinin artık geçerliliğini yitirdiğini ileri sürmüşlerdir. Günümüzde IHL’ye yönelik saldırılar yalnızca fiil ve uygulamalardan değil, aynı zamanda beyanlardan da kaynaklanmaktadır; zira IHL’nin kurucu ilkelerini ihlal edenler, bunu IHL’nin ve temel ilkelerinin yeni bağlamda artık geçerli olmadığı iddiasıyla meşrulaştırmaktadır. Bu tutum, Uluslararası Kızılhaç Komitesi’nin aynı dönemde uluslararası örf ve adet hukuku üzerine uzun zamandır beklenen çalışmasını yayımlamış olması nedeniyle daha da rahatsız edicidir.
Bu alanda çalışan pek çok kişi için ICRC çalışması, IHL ilkelerinin bir teyidi niteliğinde olmuş; hem uluslararası hem de uluslararası olmayan silahlı çatışmalarda uygulanacak örf ve adet kurallarını oluşturan opinio juris ve devlet uygulamasını ortaya koymuştur. Ne var ki, bazı devletlerin beyanları, özellikle 11 Eylül öncesinde derlenen opinio juris’in ortadan kalktığı izlenimini vermiştir. Bunun tam tersine, devletler bu kurallara karşı çıkmaya başlamış; birçok IHL meselesi, ABD ile onun transatlantik müttefiklerinin çoğu arasında ayrışmalara yol açmıştır. Bu durumda mesele, örf ve adet uluslararası insancıl hukuku bakımından şu şekilde ortaya konulabilir: Bazı devletlerin uygulamaları mevcut kuralların ihlali midir, yoksa bu gelişmeler yeni bir kuralın ortaya çıkmakta olduğuna mı işaret etmektedir?
Eğer görüldüğü üzere ihlalciler, belirli bir durumda IHL’nin uygulanabilirliğini inkâr ediyor ya da ilkelerinin artık geçerliliğini yitirdiğini ileri sürüyorsa, bu durumda acilen ele alınması gereken bir reform ihtiyacı doğmaktadır. Bu nedenle IHL’nin bazı temel ilkelerinin uygunluğu incelenmelidir. Bu çalışma özellikle ayrım (distinction) ilkesine odaklanmaktadır.
Elbette IHL büyük ölçüde önceki silahlı çatışmaların ardından gelişmiştir. Dolayısıyla yeni bir çatışma türünün yeni bir kodifikasyon sürecine yol açması ilk kez yaşanacak bir durum olmayacaktır. Nitekim 1977 Ek Protokolleri, II. Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan sömürge karşıtı savaşlara ve iç çatışmalara bir yanıt niteliği taşımaktaydı. Bu bağlamda, “teröre karşı savaş”ın doğal bir sonucu olarak yeni bir protokolün kabul edilmesi gerektiği ileri sürülebilir. Ancak bazı hukukçular ve uygulayıcılar bu tür değişikliklere karşı çıkmakta; zira “terörizm IHL’nin özünü etkilemektedir ve bu nedenle bu hukuk dalını değiştirmeye yönelik hiçbir girişimi haklı kılamaz” görüşünü savunmaktadırlar. Benzer şekilde, terörle mücadeleye ilişkin iddiaların, IHL’nin sağladığı koruma düzeyini azaltma ihtimali bulunmaktadır. Nitekim burada temel kaygılardan biri şudur: IHL ilkelerini yeniden ele alırken, bunlardan ne ölçüde –eğer überhaupt mümkünse– taviz verilebilir?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder