25 Nisan 2026 Cumartesi

 

Mirjan Damaska Serbest Delil İlkesi

Serbest Delil ve Ona Karşı Olanlar

Hukukun, bilgi unsurlarına ispat değeri atfetmemesi ya da bu bilgileri taşıyanların güvenilirlik derecelerini belirlememesi gerektiği düşüncesi, yargılamada aydınlanmış maddi gerçeğe ulaşmanın temel taşlarından biri olarak geniş ölçüde övülmektedir. Bu yüzyılda adaletin işleyişinde meydana gelen önemli değişimlere rağmen, bu düşünce —özellikle ceza muhakemesi alanında— hâlâ yaygın bir bağlılık görmektedir. Bununla birlikte, son yıllarda bu düşünceye hiçbir itirazın yöneltilmediğini söylemek de doğru değildir.

İlk itiraz, son birkaç on yıl içinde delil hukukunda dışlayıcı kuralların giderek daha fazla kullanılmasından kaynaklanmaktadır. Bu kuralların uygulanması, delil değerlendiren kişinin delilleri analiz etme özgürlüğü ile çoğu zaman gözden kaçan gerilimler yaratmaktadır.

İkinci itiraz ise bu yüzyılda gerçekleşen teknolojik ve bilimsel gelişmelerin sosyo-kültürel yansımalarından doğmaktadır. Her ne kadar büyük ölçüde henüz örtük olsa da, bu ikinci itiraz potansiyel olarak oldukça ciddi ve geniş kapsamlıdır. Yeni binyıla yaklaşırken şu sorunun sorulması anlamlıdır: Serbest delil ilkesi, yüzeyde göründüğü kadar gerçekten hâlâ adalet sistemlerine sağlam şekilde yerleşmiş midir — hatta bu ilkenin en güçlü savunulduğu alan olan ceza muhakemesinde bile?

Bu soruyu ele almadaki ilk güçlük, delilin analizinde hukukun rolüne ilişkin tutumların Anglo-Amerikan hukuk geleneği ile kıta Avrupası hukuk geleneğinde tam olarak aynı olmamasıdır. Bu farklılıkların göz ardı edilmesi, konunun anlaşılmasını ciddi biçimde bulanıklaştırabilir. Bu nedenle başlangıçta, Batı hukuk geleneğinin bu iki kolunda serbest delile yönelik farklı yaklaşımları ana hatlarıyla ortaya koyacağım.


I. KITA AVRUPASI VE COMMON LAW YAKLAŞIMLARI

Bilindiği üzere, kıta Avrupası’nda serbest delile ilişkin görüşler, Fransız Devrimi sırasında ancien régime’in delil hukukuna yöneltilen eleştiriler bağlamında gelişmiştir. Bu eleştirilerin başlıca hedefi, belirli delil türlerine önceden belirlenmiş ağırlıklar atfeden Roma-kanonik kökenli kurallardı. Bu kurallar, mahkemeyi gerçekte doğru olduğuna inanmadığı bir sonuca varmaya zorlayabilme potansiyeline sahip oldukları gerekçesiyle sert biçimde eleştirilmiştir.

Roma-kanonik sistemin sakıncalarına —ki bu sakıncalar eleştirmenler tarafından büyük ölçüde abartılmıştır— bir tepki olarak, hukukun delillerin ispat gücünü ya da gerekli delil miktarı ve niteliğini düzenlemekten kaçınması gerektiği ilkesi benimsenmiştir. Delilin geçerliliği, hukuki sınırlamalardan bağımsız olarak karar vericinin takdirine, yani onun “vicdani kanaatine” (conviction intime) bırakılacaktır.

Bu doğrultuda, ispat gücüne ilişkin kurallar —teyit (corroboration) kuralları da dahil olmak üzere— delil hukukundan aşamalı olarak kaldırılmıştır.

Sonraki tartışmalar açısından, bu devrim sonrası serbest delil anlayışının dayandığı varsayımları incelemek önemlidir. Hukukun delil analizini düzenlemekten geri çekilmesi, delilin ispat gücünün bağlama o kadar bağımlı olduğu ve bu nedenle kategorik hukuk kurallarıyla önceden belirlenemeyeceği inancına dayanıyordu.

Bu bağlamda epistemolojik düzeyde serbest delilin benimsenmesi, bir tür kabulleniş, yani ikinci en iyi çözümün tercih edilmesiydi. Eğer delilin ispat değerini ölçmek için güvenilir bir sistem geliştirmek mümkün olsaydı —ki erken Aydınlanma düşünürleri bunun mümkün olduğuna inanıyordu— bu sistemin bağlayıcı hukuk kuralları haline getirilmesi yönünde güçlü argümanlar ileri sürülebilirdi.

Ancak siyasal düzlemde serbest delilin benimsenmesi, sadece “daha iyi seçenek yok” anlamına gelen bir çözümden ibaret değildi. Delil değerlendirme sürecinden “hukuki zincirlerin” kaldırılması, adaletin işleyişine halkın katılımını sağlamak için gerekli görülüyordu. Zira maddi vakıaların değerlendirilmesi için özel bir hukuki uzmanlık gerekmediği düşüncesiyle, “egemen halkın temsilcileri” olarak görülen sıradan vatandaşların, siyasal açıdan şüpheli bulunan kariyer hâkimlerin yerini alabileceği ileri sürülmüştür.

Ancak, eğitimsiz kişilerin bağımsız şekilde maddi vakıaları değerlendirmesine duyulan bu heyecan uzun sürmemiştir; verdikleri kararlar kısa sürede düzensiz ve delillerin ağırlığıyla uyumsuz bulunarak eleştirilmiştir. Yeni getirilen jüri sistemi gerilemiş ve çoğu kıta Avrupası ülkesinde, amatör üyelerin profesyonel hâkimlerle birlikte hem maddi hem hukuki meseleleri karara bağladığı karma mahkemelerle değiştirilmiştir.

Bu mahkemeler ile tamamen profesyonel ceza mahkemeleri için, serbest delilin farklı bir yorumu gelişmiştir. Bu anlayışa göre, karar vericinin özgürlüğü yalnızca delillerin ispat gücüne ilişkin bağlayıcı hukuk kurallarından bağımsızlık anlamına gelir; bu özgürlük, rasyonel çıkarım kurallarından muafiyet ya da kabul edilmiş deneyim kurallarını göz ardı etme serbestisi anlamına gelmez.

Bu nedenle hâkimlerin, gerekçeli kararlarında ulaştıkları sonuçların rasyonel dayanaklarını göstermeleri gerekmektedir. Artık yalnızca hâkimin “vicdani kanaatine” dayanması, kararın üst mahkemeler tarafından bozulmasını önlemeye yeterli değildir; hâkimin kanaati aynı zamanda “gerekçelendirilmiş” (raisonné) olmalıdır.

İlk derece mahkemelerinin gerekçeli kararlarının temyiz incelemesine tabi tutulması, kısa sürede maddi vakıalara ilişkin tespitler için yeterli delil desteğinin neyi oluşturduğuna dair standartların gelişmesine yol açmıştır. Bu standartlar, common law perspektifinden bakıldığında, delillerin serbest değerlendirilmesine yönelik hukuki bir müdahalenin yeni bir biçimi olarak kolaylıkla nitelendirilebilir — üstelik bu müdahale artık yasama organı ya da doktrin tarafından değil, üst derece hâkimleri tarafından gerçekleştirilmektedir.

Buna karşılık kıta Avrupası hukuk doktrini açısından durum böyle görünmemektedir: içtihatlar bağlayıcı bir hukuk kaynağı olarak kabul edilmediğinden (ve hâlen de edilmediğinden), temyiz standartları, mantıksal akıl yürütmeye ve deneyim kurallarına bağlılık yönünde “hukuk dışı” bir ısrar olarak yorumlanmıştır. Böylece serbest delil idealinin “saflığı” korunmuş sayılmıştır.

Amaçlarım açısından şu hususun belirtilmesi önemlidir: mantık ve deneyimin, maddi vakıaları değerlendiren kişinin karar süreci üzerindeki etkisinin kapsamı her zaman bir ölçüde belirsiz kalmıştır. Bazı yazarlar, mantık ve deneyimin, karar vericinin inanç oluşturmasına yol açan zihinsel süreçleri yönettiğini ileri sürmektedir. Buna karşılık diğerleri, mantık ve deneyimin esas görevinin bu inançları kişiler arası (inter-subjektif) olarak kabul edilebilir kılmak olduğunu savunmaktadır.

Bu süregelen belirsizlik, en açık şekilde, ilk derece mahkemesinin maddi vakıalara ilişkin gerekçesinin niteliği konusundaki görüş ayrılıklarında görülmektedir. Birçok otorite, bu gerekçenin, hâkimin kanaatine ulaşırken gerçekleştirdiği zihinsel işlemlerin açıklanmasını gerektirdiğini ileri sürmektedir. Bu görüşün zımni varsayımı, elbette, bu işlemlerin mantık ve deneyim tarafından yönlendirildiğidir.

Buna karşılık başka bir düşünce ekolüne göre, maddi vakıalara ilişkin kararın oluşumunda iradi ve sezgisel unsurlar da yer almakta olup, bunlar tam anlamıyla önermesel (propositional) biçimde ifade edilemez. Bu nedenle mantık ve deneyimin asli rolü, hâkimin —her ne şekilde oluşmuş olursa olsun— inanç durumlarının geçerli akıl yürütme kurallarına dayandığını göstermesine rehberlik etmektir.

Bu farklılıklara rağmen, her iki görüş de, karar vericinin içsel kabulünün tek başına maddi vakıa tespitlerini ayakta tutmaya yeterli olmadığı konusunda hemfikirdir. Hüküm, ayrıca maddi vakıalar hakkında geçerli sayılan akıl yürütme kurallarına ilişkin hâkim anlayışla desteklenmelidir; yani bu kurallar, maddi tespitleri kişiler arası kabul edilebilir kılabilmelidir. Bu iki ekol arasındaki görüş ayrılıkları esas olarak, mantık ve deneyimin mahkemenin karar verme özgürlüğünü hangi düzlemde sınırladığı noktasında yoğunlaşmaktadır.


Anglo-Amerikan hukukunda serbest delile yönelik tutumlar ise çok farklı tarihsel koşullar altında şekillenmiştir. Öncelikle, delil değerlendirme sürecini düzenleyen kuralların yokluğu, adalet sistemine halkın katılımını sağlamak için gerekli görülmemiştir. Hatırlanacağı üzere, Angevin dönemi jürileri İngiltere’de resmi delil hukuku oluşmadan çok önce adalet dağıtmaktaydı.

Kendi kendine bilgi toplayan bu jürilerin yerini, mahkemede yönlendirilmeye ihtiyaç duyan jüriler aldıkça, delil hukuku doktrini (kısmen) amatör karar vericilerin kararlarını etkileme amacıyla gelişmiştir. Örneğin teyit (corroboration) kuralları her zaman çok sayıda olmuş ve çeşitli bağlamlarda kabul görmüştür. Aynı şekilde, jüriye delil konularında verilen zorunlu talimatlar da yaygındır. Bu talimatlara emsal değeri verilip verilmemesi tartışılabilir; ancak bunların, karar vericiyi etkilemeye yönelik hukuk sistemine ait araçlar olduğu açıktır.

Dolayısıyla common law, delil analizini etkilemeye yönelik özel hukuki araçlara hiçbir zaman karşı olmamıştır.

Kıta Avrupası ile karşılaştırıldığında bir diğer önemli fark, common law sisteminin kişisel kanaati karar ölçütü olarak daha az vurgulamasıdır. Bu yönelim, yeterli ispat standartlarında açıkça görülür: bu standartlar, sübjektif inanç durumları yerine dışsal ölçütlere dayanır. Jüri üyelerinden çoğu zaman, hukuken geçerli bilgiler ışığında makul bir kişinin ne karar vereceğini düşünmeleri istenir; kişisel inançlarına teslim olmaları beklenmez.

Örneğin, ceza yargılamasında sanık, karar vericinin herhangi bir şüphesi üzerine değil, ancak kişiler arası savunulabilir (yani “makul”) şüpheler üzerine beraat eder. Hatta bazı durumlarda —örneğin jüri müzakerelerinde çıkmaz yaşandığında— hâkimin, makullük testini karşılamayan inançlarından vazgeçmeleri için dirençli jüri üyelerini teşvik etmesi bile uygun görülebilir.

Sonuç olarak, common law’un delil standartları, kıta Avrupası sistemlerine kıyasla daha “mesafeli” veya “kişisel olmayan” bir nitelik taşır; oysa kıta sistemlerinde kişisel kanaat hâlâ önemli bir rol oynamaktadır.


Bu farklılıklar ışığında, serbest delil retoriğinin kıta Avrupası ve common law sistemlerinde neden farklı yankı bulduğunu artık görebiliriz. Kıta Avrupası’nda delillerin serbest değerlendirilmesi, delil ağırlığına ilişkin bağlayıcı kurallara karşı ileri sürülen önemli bir düzenleyici ilke haline gelmiştir. Buna karşılık common law ülkelerinde serbest delil normatif bir statüye sahip değildir ve hatta teknik bir terim olarak dahi kullanılmaz.

Hukuk sistemi açıkça, delilleri değerlendiren kişileri yönlendirmeyi amaçlamaktadır. Buna rağmen common law’un serbest delil ile ilişkilendirilmesi, esas olarak jüri kararlarının gerekçesiz olması ve çoğu zaman denetime kapalı bulunmasından kaynaklanır. Bu kararlar, geçerli akıl yürütme kurallarına dayanmasa bile kesinleşebilir. Bu betimleyici anlamda, common law’da karar vericiler gerçekten de oldukça “serbesttir”.


Kıta Avrupası ve common law yaklaşımları arasındaki bu farklar dikkate alındığında, Batı hukuk sistemleri genelinde güvenle kullanılabilecek yalnızca bir serbest delil anlayışı kalmaktadır. Buna göre serbest delil retoriği, karar vericilerin, hükme ulaşırken bilgili kamuoyunun kullandığı olağan bilişsel süreçleri kullanmalarına izin veren bir maddi vakıa tespit rejimini tercih etmeyi ifade eder.

Hem kıta Avrupası hem de common law sistemleri, en azından ilke olarak veya prima facie düzeyde, teknik düzenlemelerin temel şeması olarak bu tercihi benimsemiş görünmektedir. Serbest delile yöneltilen itirazları incelerken —ki şimdi bu konuya geçiyorum— bu anlayışı esas alacağım.


II. DIŞLAMA KURALLARININ UYGULANMASI

Uzun süre common law’a özgü bir özellik olarak görülen dışlama kuralları, son birkaç on yılda kıta Avrupası ceza muhakemesinde de hızla yaygınlaşmıştır. Ancak bu durum esas olarak, gerçeğin araştırılmasının toplumsal açıdan kabul edilebilir yöntemlerle yürütülmesini sağlamayı amaçlayan dışlama kuralları için geçerlidir.

Totaliter dönemlerin travmatik deneyimlerinden sonra, insan onuru ve özel hayat gibi değerlere duyarlılığın artması, çoğu kıta Avrupası ülkesini, belirli insan hakları ihlal edilerek elde edilen delillerin reddedilmesi gerektiği fikrini kabul etmeye yöneltmiştir.

Bununla birlikte, maddi gerçeğe ulaşmanın doğruluğunu korumaya yönelik —yani esasen common law’a özgü— bazı dışlama kurallarına da kıta sistemlerinde zaman zaman rastlanmaktadır. Dışlama kurallarının yaygınlaşmasına paralel olarak, fiilen ispat değeri taşıyan bilgiler ile yargılamada kullanılmasına izin verilen bilgiler arasındaki fark giderek artmaktadır.

İlk bakışta bu farkın, delilleri değerlendiren kişinin özgürlüğü ile ilgisi yokmuş gibi görünebilir: dışlama kuralları sadece kullanılabilecek bilgi havuzunu daraltır ve bilgi işleme sürecine doğrudan müdahale etmez. Ancak meseleye delil kurallarının uygulanması perspektifinden bakıldığında, bu kurallar ile serbest delil arasında bir gerilim ortaya çıkar.

Zira şu soru gündeme gelir: karar vericiler güvenilir fakat hukuken kabul edilemez bilgilere maruz kaldığında adalet sistemi nasıl tepki vermelidir?

Aklımıza gelen ilk çözüm, bu bilgiden etkilenmemiş yeni karar vericilerin görevlendirilmesidir. Ancak bu çözüm oldukça maliyetlidir. Bu nedenle hem kıta Avrupası hem de common law sistemleri başka bir yolu tercih eder: karar vericiden, kabul edilemez bilgiyi göz ardı etmesi istenir.

Anglo-Amerikan hukukunda jüriye verilen talimatlar yoluyla uzun süredir uygulanan bu yaklaşım, günümüzde kıta Avrupası’nda da giderek yaygınlaşmaktadır. Ancak bu talebin çoğu zaman fark edilmeyen önemli bir sonucu vardır: hukuk sistemi, dışlama politikasını etkin şekilde uygulamak amacıyla örtük biçimde delil ağırlığına ilişkin kurallar benimsemektedir — üstelik bu kurallar, kabul edilemez bilgiye sıfır ispat değeri atfetmektedir.

Bu ise açıkça, delillerin ispat gücünün hukuk tarafından düzenlenmemesi gerektiği yönündeki ilkeye aykırıdır.


Bu noktada, kabul edilemez delilin göz ardı edilmesi talebinin etkisi daha yakından incelenmelidir. Geleneksel görüşe göre bu talep, bireysel inanç oluşumunu yönlendirmeyi amaçlar: karar verici, yasak bilgiyi dikkate almadan sonuca ulaşmalıdır.

Ancak bu bilgi onu ikna ediyorsa, gerçekten hukuka uygun davranabilir mi? Bu, yargısal karar verme sürecindeki psikolojik mekanizmalara bağlı ampirik bir sorudur.

Eğer karar verici, delilleri “atomistik” şekilde değerlendiriyorsa —yani her bir bilgi unsuruna ayrı ayrı ispat değeri verip bunları topluyorsa— bu talebe uyması mümkündür. Ancak karar “bütüncül” (holistik) şekilde veriliyorsa —yani tek tek unsurlara ayrı ağırlık atfedilmiyor veya bu ağırlıklar ayrıştırılamıyorsa— hukukun bu talebi gerçekçi değildir.

Psikologlar ve bilişsel bilimciler bu süreçlerin doğası konusunda görüş birliğine varamamıştır. Ancak sezgisel olarak, karar vericilerin, hukuken kabul edilemez fakat ikna edici bilgilerin zihinlerindeki etkisini ayırt edip izole edebilmeleri pek olası görünmemektedir.

Eğer durum buysa, karar vericiler bu etkinin üstesinden gelemezler; en fazla, bu bilgiyi hiç bilmeselerdi neye inanacaklarını tahmin etmeye çalışırlar. Ancak bu durumda karar artık kişisel kanaate değil, varsayımsal bir değerlendirmeye dayanır. Hatta çoğu durumda bu yaklaşım, kişinin doğru olduğuna inandığı sonucun tersine bir karar vermesine yol açabilir.


Son olarak, dışlama kurallarının uygulanmasının serbest delile etkisinin common law jürili yargılamalar ile kıta Avrupası mahkemelerinde aynı olmadığını belirtmek gerekir. Bunun en önemli nedeni, jürili mahkemelerdeki iki parçalı yapı ile kıta sistemindeki tekil yapı arasındaki farktır.

Common law’da hâkim, delilin kabul edilebilirliği konusunda jüri dışında karar vererek, jürinin hukuka aykırı bilgiden haberdar olmasını engelleyebilir. Buna karşılık kıta Avrupası’nda aynı hâkim hem delilin kabul edilebilirliğine hem de değerine karar verdiğinden, dışlama kurallarının uygulanması psikolojik olarak son derece zordur ve çoğu zaman yapay bir nitelik taşır.

Örneğin, düşük ispat değeri ancak yüksek önyargı etkisi olan bir delilin reddedilmesi gerektiği kuralını düşünelim. Kıta hâkimi bu durumda şöyle demek zorunda kalacaktır: “Bu delili dışlamalıyız, çünkü üzerimizde yaratacağı önyargı çok güçlü olabilir.” Ancak bu etkinin zihinden nasıl silineceği belirsizdir.


Anglo-Amerikan jürileri de zaman zaman kabul edilemez bilgiye maruz kalabilir. Ancak böyle durumlarda bile bu bilginin göz ardı edilmesi talebi, jüri müzakereleri bağlamında daha anlamlıdır. Çünkü hâkimin bu yöndeki talimatı, esas olarak grup içi tartışmayı yönlendirmeyi amaçlar: belirli bir bilginin tartışmada argüman olarak kullanılmasını yasaklar.

Jüri üyeleri çoğu zaman kararlarını müzakere sürecinde oluşturdukları için, güçlü bir argüman hattının kapatılması sonucu etkileyebilir. Buna karşılık kıta Avrupası mahkemelerinde, başkan hâkimin baskın rolü ve oybirliği kuralının bulunmaması, müzakere ve tartışmanın önemini azaltır. Bu nedenle kabul edilemez bilginin göz ardı edilmesi talebi, bireysel zihinsel süreç düzeyinde kalır ve bu düzeyde yerine getirilmesi son derece güçtür — hatta çoğu zaman imkânsızdır.

İlk derece mahkemelerinin gerekçeli kararlarının temyiz incelemesine tabi tutulması, kısa sürede maddi vakıalara ilişkin tespitler için yeterli delil desteğinin neyi oluşturduğuna dair standartların gelişmesine yol açmıştır. Bu standartlar, common law perspektifinden bakıldığında, delillerin serbest değerlendirilmesine yönelik hukuki bir müdahalenin yeni bir biçimi olarak kolaylıkla nitelendirilebilir — üstelik bu müdahale artık yasama organı ya da doktrin tarafından değil, üst derece hâkimleri tarafından gerçekleştirilmektedir.

Buna karşılık kıta Avrupası hukuk doktrini açısından durum böyle görünmemektedir: içtihatlar bağlayıcı bir hukuk kaynağı olarak kabul edilmediğinden (ve hâlen de edilmediğinden), temyiz standartları, mantıksal akıl yürütmeye ve deneyim kurallarına bağlılık yönünde “hukuk dışı” bir ısrar olarak yorumlanmıştır. Böylece serbest delil idealinin “saflığı” korunmuş sayılmıştır.

Amaçlarım açısından şu hususun belirtilmesi önemlidir: mantık ve deneyimin, maddi vakıaları değerlendiren kişinin karar süreci üzerindeki etkisinin kapsamı her zaman bir ölçüde belirsiz kalmıştır. Bazı yazarlar, mantık ve deneyimin, karar vericinin inanç oluşturmasına yol açan zihinsel süreçleri yönettiğini ileri sürmektedir. Buna karşılık diğerleri, mantık ve deneyimin esas görevinin bu inançları kişiler arası (inter-subjektif) olarak kabul edilebilir kılmak olduğunu savunmaktadır.

Bu süregelen belirsizlik, en açık şekilde, ilk derece mahkemesinin maddi vakıalara ilişkin gerekçesinin niteliği konusundaki görüş ayrılıklarında görülmektedir. Birçok otorite, bu gerekçenin, hâkimin kanaatine ulaşırken gerçekleştirdiği zihinsel işlemlerin açıklanmasını gerektirdiğini ileri sürmektedir. Bu görüşün zımni varsayımı, elbette, bu işlemlerin mantık ve deneyim tarafından yönlendirildiğidir.

Buna karşılık başka bir düşünce ekolüne göre, maddi vakıalara ilişkin kararın oluşumunda iradi ve sezgisel unsurlar da yer almakta olup, bunlar tam anlamıyla önermesel (propositional) biçimde ifade edilemez. Bu nedenle mantık ve deneyimin asli rolü, hâkimin —her ne şekilde oluşmuş olursa olsun— inanç durumlarının geçerli akıl yürütme kurallarına dayandığını göstermesine rehberlik etmektir.

Bu farklılıklara rağmen, her iki görüş de, karar vericinin içsel kabulünün tek başına maddi vakıa tespitlerini ayakta tutmaya yeterli olmadığı konusunda hemfikirdir. Hüküm, ayrıca maddi vakıalar hakkında geçerli sayılan akıl yürütme kurallarına ilişkin hâkim anlayışla desteklenmelidir; yani bu kurallar, maddi tespitleri kişiler arası kabul edilebilir kılabilmelidir. Bu iki ekol arasındaki görüş ayrılıkları esas olarak, mantık ve deneyimin mahkemenin karar verme özgürlüğünü hangi düzlemde sınırladığı noktasında yoğunlaşmaktadır.


Anglo-Amerikan hukukunda serbest delile yönelik tutumlar ise çok farklı tarihsel koşullar altında şekillenmiştir. Öncelikle, delil değerlendirme sürecini düzenleyen kuralların yokluğu, adalet sistemine halkın katılımını sağlamak için gerekli görülmemiştir. Hatırlanacağı üzere, Angevin dönemi jürileri İngiltere’de resmi delil hukuku oluşmadan çok önce adalet dağıtmaktaydı.

Kendi kendine bilgi toplayan bu jürilerin yerini, mahkemede yönlendirilmeye ihtiyaç duyan jüriler aldıkça, delil hukuku doktrini (kısmen) amatör karar vericilerin kararlarını etkileme amacıyla gelişmiştir. Örneğin teyit (corroboration) kuralları her zaman çok sayıda olmuş ve çeşitli bağlamlarda kabul görmüştür. Aynı şekilde, jüriye delil konularında verilen zorunlu talimatlar da yaygındır. Bu talimatlara emsal değeri verilip verilmemesi tartışılabilir; ancak bunların, karar vericiyi etkilemeye yönelik hukuk sistemine ait araçlar olduğu açıktır.

Dolayısıyla common law, delil analizini etkilemeye yönelik özel hukuki araçlara hiçbir zaman karşı olmamıştır.

Kıta Avrupası ile karşılaştırıldığında bir diğer önemli fark, common law sisteminin kişisel kanaati karar ölçütü olarak daha az vurgulamasıdır. Bu yönelim, yeterli ispat standartlarında açıkça görülür: bu standartlar, sübjektif inanç durumları yerine dışsal ölçütlere dayanır. Jüri üyelerinden çoğu zaman, hukuken geçerli bilgiler ışığında makul bir kişinin ne karar vereceğini düşünmeleri istenir; kişisel inançlarına teslim olmaları beklenmez.

Örneğin, ceza yargılamasında sanık, karar vericinin herhangi bir şüphesi üzerine değil, ancak kişiler arası savunulabilir (yani “makul”) şüpheler üzerine beraat eder. Hatta bazı durumlarda —örneğin jüri müzakerelerinde çıkmaz yaşandığında— hâkimin, makullük testini karşılamayan inançlarından vazgeçmeleri için dirençli jüri üyelerini teşvik etmesi bile uygun görülebilir.

Sonuç olarak, common law’un delil standartları, kıta Avrupası sistemlerine kıyasla daha “mesafeli” veya “kişisel olmayan” bir nitelik taşır; oysa kıta sistemlerinde kişisel kanaat hâlâ önemli bir rol oynamaktadır.


Bu farklılıklar ışığında, serbest delil retoriğinin kıta Avrupası ve common law sistemlerinde neden farklı yankı bulduğunu artık görebiliriz. Kıta Avrupası’nda delillerin serbest değerlendirilmesi, delil ağırlığına ilişkin bağlayıcı kurallara karşı ileri sürülen önemli bir düzenleyici ilke haline gelmiştir. Buna karşılık common law ülkelerinde serbest delil normatif bir statüye sahip değildir ve hatta teknik bir terim olarak dahi kullanılmaz.

Hukuk sistemi açıkça, delilleri değerlendiren kişileri yönlendirmeyi amaçlamaktadır. Buna rağmen common law’un serbest delil ile ilişkilendirilmesi, esas olarak jüri kararlarının gerekçesiz olması ve çoğu zaman denetime kapalı bulunmasından kaynaklanır. Bu kararlar, geçerli akıl yürütme kurallarına dayanmasa bile kesinleşebilir. Bu betimleyici anlamda, common law’da karar vericiler gerçekten de oldukça “serbesttir”.


Kıta Avrupası ve common law yaklaşımları arasındaki bu farklar dikkate alındığında, Batı hukuk sistemleri genelinde güvenle kullanılabilecek yalnızca bir serbest delil anlayışı kalmaktadır. Buna göre serbest delil retoriği, karar vericilerin, hükme ulaşırken bilgili kamuoyunun kullandığı olağan bilişsel süreçleri kullanmalarına izin veren bir maddi vakıa tespit rejimini tercih etmeyi ifade eder.

Hem kıta Avrupası hem de common law sistemleri, en azından ilke olarak veya prima facie düzeyde, teknik düzenlemelerin temel şeması olarak bu tercihi benimsemiş görünmektedir. Serbest delile yöneltilen itirazları incelerken —ki şimdi bu konuya geçiyorum— bu anlayışı esas alacağım.


II. DIŞLAMA KURALLARININ UYGULANMASI

Uzun süre common law’a özgü bir özellik olarak görülen dışlama kuralları, son birkaç on yılda kıta Avrupası ceza muhakemesinde de hızla yaygınlaşmıştır. Ancak bu durum esas olarak, gerçeğin araştırılmasının toplumsal açıdan kabul edilebilir yöntemlerle yürütülmesini sağlamayı amaçlayan dışlama kuralları için geçerlidir.

Totaliter dönemlerin travmatik deneyimlerinden sonra, insan onuru ve özel hayat gibi değerlere duyarlılığın artması, çoğu kıta Avrupası ülkesini, belirli insan hakları ihlal edilerek elde edilen delillerin reddedilmesi gerektiği fikrini kabul etmeye yöneltmiştir.

Bununla birlikte, maddi gerçeğe ulaşmanın doğruluğunu korumaya yönelik —yani esasen common law’a özgü— bazı dışlama kurallarına da kıta sistemlerinde zaman zaman rastlanmaktadır. Dışlama kurallarının yaygınlaşmasına paralel olarak, fiilen ispat değeri taşıyan bilgiler ile yargılamada kullanılmasına izin verilen bilgiler arasındaki fark giderek artmaktadır.

İlk bakışta bu farkın, delilleri değerlendiren kişinin özgürlüğü ile ilgisi yokmuş gibi görünebilir: dışlama kuralları sadece kullanılabilecek bilgi havuzunu daraltır ve bilgi işleme sürecine doğrudan müdahale etmez. Ancak meseleye delil kurallarının uygulanması perspektifinden bakıldığında, bu kurallar ile serbest delil arasında bir gerilim ortaya çıkar.

Zira şu soru gündeme gelir: karar vericiler güvenilir fakat hukuken kabul edilemez bilgilere maruz kaldığında adalet sistemi nasıl tepki vermelidir?

Aklımıza gelen ilk çözüm, bu bilgiden etkilenmemiş yeni karar vericilerin görevlendirilmesidir. Ancak bu çözüm oldukça maliyetlidir. Bu nedenle hem kıta Avrupası hem de common law sistemleri başka bir yolu tercih eder: karar vericiden, kabul edilemez bilgiyi göz ardı etmesi istenir.

Anglo-Amerikan hukukunda jüriye verilen talimatlar yoluyla uzun süredir uygulanan bu yaklaşım, günümüzde kıta Avrupası’nda da giderek yaygınlaşmaktadır. Ancak bu talebin çoğu zaman fark edilmeyen önemli bir sonucu vardır: hukuk sistemi, dışlama politikasını etkin şekilde uygulamak amacıyla örtük biçimde delil ağırlığına ilişkin kurallar benimsemektedir — üstelik bu kurallar, kabul edilemez bilgiye sıfır ispat değeri atfetmektedir.

Bu ise açıkça, delillerin ispat gücünün hukuk tarafından düzenlenmemesi gerektiği yönündeki ilkeye aykırıdır.


Bu noktada, kabul edilemez delilin göz ardı edilmesi talebinin etkisi daha yakından incelenmelidir. Geleneksel görüşe göre bu talep, bireysel inanç oluşumunu yönlendirmeyi amaçlar: karar verici, yasak bilgiyi dikkate almadan sonuca ulaşmalıdır.

Ancak bu bilgi onu ikna ediyorsa, gerçekten hukuka uygun davranabilir mi? Bu, yargısal karar verme sürecindeki psikolojik mekanizmalara bağlı ampirik bir sorudur.

Eğer karar verici, delilleri “atomistik” şekilde değerlendiriyorsa —yani her bir bilgi unsuruna ayrı ayrı ispat değeri verip bunları topluyorsa— bu talebe uyması mümkündür. Ancak karar “bütüncül” (holistik) şekilde veriliyorsa —yani tek tek unsurlara ayrı ağırlık atfedilmiyor veya bu ağırlıklar ayrıştırılamıyorsa— hukukun bu talebi gerçekçi değildir.

Psikologlar ve bilişsel bilimciler bu süreçlerin doğası konusunda görüş birliğine varamamıştır. Ancak sezgisel olarak, karar vericilerin, hukuken kabul edilemez fakat ikna edici bilgilerin zihinlerindeki etkisini ayırt edip izole edebilmeleri pek olası görünmemektedir.

Eğer durum buysa, karar vericiler bu etkinin üstesinden gelemezler; en fazla, bu bilgiyi hiç bilmeselerdi neye inanacaklarını tahmin etmeye çalışırlar. Ancak bu durumda karar artık kişisel kanaate değil, varsayımsal bir değerlendirmeye dayanır. Hatta çoğu durumda bu yaklaşım, kişinin doğru olduğuna inandığı sonucun tersine bir karar vermesine yol açabilir.


Son olarak, dışlama kurallarının uygulanmasının serbest delile etkisinin common law jürili yargılamalar ile kıta Avrupası mahkemelerinde aynı olmadığını belirtmek gerekir. Bunun en önemli nedeni, jürili mahkemelerdeki iki parçalı yapı ile kıta sistemindeki tekil yapı arasındaki farktır.

Common law’da hâkim, delilin kabul edilebilirliği konusunda jüri dışında karar vererek, jürinin hukuka aykırı bilgiden haberdar olmasını engelleyebilir. Buna karşılık kıta Avrupası’nda aynı hâkim hem delilin kabul edilebilirliğine hem de değerine karar verdiğinden, dışlama kurallarının uygulanması psikolojik olarak son derece zordur ve çoğu zaman yapay bir nitelik taşır.

Örneğin, düşük ispat değeri ancak yüksek önyargı etkisi olan bir delilin reddedilmesi gerektiği kuralını düşünelim. Kıta hâkimi bu durumda şöyle demek zorunda kalacaktır: “Bu delili dışlamalıyız, çünkü üzerimizde yaratacağı önyargı çok güçlü olabilir.” Ancak bu etkinin zihinden nasıl silineceği belirsizdir.


Anglo-Amerikan jürileri de zaman zaman kabul edilemez bilgiye maruz kalabilir. Ancak böyle durumlarda bile bu bilginin göz ardı edilmesi talebi, jüri müzakereleri bağlamında daha anlamlıdır. Çünkü hâkimin bu yöndeki talimatı, esas olarak grup içi tartışmayı yönlendirmeyi amaçlar: belirli bir bilginin tartışmada argüman olarak kullanılmasını yasaklar.

Jüri üyeleri çoğu zaman kararlarını müzakere sürecinde oluşturdukları için, güçlü bir argüman hattının kapatılması sonucu etkileyebilir. Buna karşılık kıta Avrupası mahkemelerinde, başkan hâkimin baskın rolü ve oybirliği kuralının bulunmaması, müzakere ve tartışmanın önemini azaltır. Bu nedenle kabul edilemez bilginin göz ardı edilmesi talebi, bireysel zihinsel süreç düzeyinde kalır ve bu düzeyde yerine getirilmesi son derece güçtür — hatta çoğu zaman imkânsızdır.

Karar vericilerin yasaklanmış fakat ikna edici bilgilere maruz kalmasının, uygun karar verme usullerine ilişkin kıta Avrupası anlayışı açısından Anglo-Amerikan anlayışına kıyasla daha ciddi bir sorun teşkil ettiğini de belirtmek gerekir. Hatırlanacağı üzere, common law’un ispat standartları, hukuken geçerli deliller karşısında bulunan makul kişinin bakış açısına büyük önem atfeder.

Dışsal ve nesnel ölçütlere gösterilen bu açıklık, kabul edilemez bilgilere maruz kalan karar vericilerin kişisel olmayan standartlara yönelmesini ve davayı kişiler arası kabul edilebilir gerekçelere dayanarak çözmesini kolaylaştırır. Buna karşılık kıta Avrupası’nda, bu “üçüncü kişi” perspektifine yönelmek, çoğu maddi vakıa tespiti için kişisel kanaati ön koşul olarak arayan ispat standartları nedeniyle zorlaşmaktadır.

Bu nedenle hukukun, kabul edilemez delille “kirlenme” durumuna karşı geliştirdiği çözüm (yani bu delile sıfır ağırlık atfetme), hâkimleri bu yasak bilgiyi karar hesaplamalarından dışlamaya zorlar. Ancak öğrenilmiş olanı zihinden söküp atmaya yönelik bu çaba, kıta Avrupası’nda anlaşıldığı şekliyle serbest delil ilkesi ile kaçınılmaz bir çatışmaya yol açar. Hatta hukuka uymaya çalışan karar vericiler, inandıklarının aksine karar vermek zorunda bile kalabilirler.


Yukarıdaki tartışmadan hangi sonuçlar çıkarılabilir?

Fiilen ispat değeri taşıyan bilgi ile hukuken kullanılabilir bilgi arasındaki fark, karar vericilerin yasak bilgilere temas etmesi halinde, tüm adalet sistemleri açısından sorun yaratmaktadır. Bu sorunların kaynağı, hukukun mahkemenin gerçekte bildiğine göre karar vermesini engellemesidir; yani karar vericiler, doğru olduğuna inandıkları şekilde serbestçe karar veremezler.

Bu nedenle, tüm sistemler anlaşılır biçimde bu tür yasak bilgiyi mahkeme ile temas etmeden önce ortadan kaldırmaya çalışır. Ancak bu hedefin, iki aşamalı jürili mahkemelerde diğer yargılama ortamlarına kıyasla daha kolay gerçekleştirilebildiğini gördük.

Jürili mahkemelerde, delilin kabul edilebilirliğine ilişkin meseleler yargılama sırasında ortaya çıksa bile, karar vericiler yasak bilgiden korunabilir. Jüri, yalnızca hâkimin dışlama kararı verdiği aşamada voir dire yoluyla işitsel olarak ayrılabilir. Jüri üyeleri yasak bilgiyi öğrense bile, bu bilginin göz ardı edilmesine ilişkin hukuki talimat, grup müzakerelerinde tamamen etkisiz değildir.

Buna karşılık kıta Avrupası’ndaki heyet halinde çalışan mahkemelerde, ikna edici fakat kabul edilemez bilginin etkisiz hale getirilmesi için yargılamanın başlamasından önce dışlanması gerekir. Tek hâkimli yargılamalarda ise hukukun yasak bilgiyi göz ardı etme talebinin anlamı en düşük seviyeye iner; çünkü karar verme sürecinin toplumsal boyutu tamamen yoktur.


Bu noktada, Anglo-Amerikan dışlama kurallarının neden hâkim yargılamalarında (bench trials) büyük ölçüde etkisini yitirdiğini anlamak kolaydır. Bu “yumuşama” genellikle, delil kurallarının esasen amatör karar vericiler için tasarlanmış olması ve profesyonel hâkimlerin bulunmasıyla bu ihtiyacın ortadan kalkmasıyla açıklanır.

Ancak daha ikna edici açıklama, herhangi bir kişinin —ister amatör ister profesyonel olsun— “bilgi elmasını ısırdıktan sonra geri bırakmasının” (yani öğrendiğini zihninden silmesinin) zorluğudur.

Genel olarak, eğer adalet sistemi tamamen nesnel (detached) bir karar verme yöntemini benimsemeye hazır değilse ya da delillerin atomistik şekilde değerlendirilmesinin psikolojik olarak mümkün olduğu gösterilemezse, dışlama kurallarını asgari düzeyde tutmak akıllıca görünmektedir.


IV. SORUŞTURMANIN BİLİMSELLEŞMESİ

Delillerin işlenmesi konusunda karar vericinin özgürlüğüne yönelik potansiyel olarak çok daha ciddi tehditler, bu yüzyıl boyunca gerçekleşen bilimsel ve teknolojik dönüşümlerden kaynaklanmaktadır. Bu gelişmeler sonucunda, maddi vakıaların tespiti için kullanılan teknik yöntemler, adalet sistemi de dahil olmak üzere birçok alanda geleneksel yöntemlerle rekabet etmeye başlamıştır.

Bu nedenle, serbest delilin temel koşulu olan olağan bilişsel süreçlere dayanma anlayışı artık eskisi kadar sağlam bir şekilde toplumsal pratiklere yerleşmiş değildir.

Bu eğilimin bazı belirtilerine bakalım:

Öncelikle, yargılama açısından önemli birçok olgu artık insan duyuları ile doğrudan değil, yalnızca gelişmiş teknik araçlar aracılığıyla tespit edilebilmektedir. Bu araçların bazı bulguları o kadar güvenilir görünmektedir ki, bazı mahkeme kararlarında bu araçların “sessiz tanıklığına” kesin delil değeri verildiği görülmektedir.

Hatta bazı temyiz mahkemeleri, belirli olguların geleneksel delil yöntemleriyle değil, bilimsel yöntemlerle ispat edilmesine izin verilmesini dahi sorunlu bulmaktadır.

Kısacası, maddi vakıaların tespitinde insan duyularının önemi azalmakta; duyularımızla algıladığımız gerçeklik ile teknolojik araçların ortaya koyduğu gerçeklik arasındaki fark giderek büyümektedir.


Ayrıca, yargılamada uzman görüşüne başvurulan alanların kapsamı da önemli ölçüde genişlemiştir. Uzmanlar artık, delillerin değerlendirilmesinde karar vericiye yorumlama çerçevesi sağlayan arka plan bilgilerini oluşturmak için de kullanılmaktadır.

Eskiden güvenilir kabul edilen birçok toplumsal bilgi ve deneyim kuralı artık sorgulanmaktadır. Hatta tanıkların güvenilirliği gibi konular bile uzman görüşüne konu olabilmektedir.

Bununla birlikte, geleneksel bilişsel süreçler açısından en sarsıcı gelişme, bazı çevrelerde gündeme getirilen, insanın doğal olasılık değerlendirmeleri ile istatistiksel yöntemler arasındaki uyumsuzluk iddiasıdır. Eğer bu uyumsuzluk gerçekten varsa ve sezgisel değerlendirmeler sistematik hatalara yol açıyorsa, bu hataları azaltmak için bilimsel tekniklerin geliştirilmesi gerekebilir.


Ancak delil değerlendirmesinin bu ölçüde bilimsel hale getirilmesi yakın gelecekte pek olası görünmemektedir. Daha muhtemel olan gelişme, bazı maddi vakıa tespitlerinin bilimsel ve teknik bilgi ışığında yapılmasını zorunlu kılan kuralların artmasıdır.

Bu ise sağduyuya dayalı bilgi ile bilimsel verilerin giderek daha fazla rekabet edeceği anlamına gelir.

Ne var ki bu iki bilgi türünün birleştirilmesi ciddi sorunlar doğurmaktadır. Örneğin, bilimsel bulguların anlamlı hale gelebilmesi için istatistiksel çıkarım yapılması gerektiği durumlarda, karar vericiler aynı konuda hem istatistiksel hem de anekdotsal (olay anlatımına dayalı) delillerle karşı karşıya kalmaktadır.

Bu durumda şu sorular ortaya çıkar:
Tanığın olay anlatımı ile istatistiksel veriler nasıl birleştirilecektir?
Bu iki farklı bilgi türü tek bir değerlendirme sistemine nasıl entegre edilecektir?
Daha sık gerçekleşen olaylara ilişkin istatistiksel bilgiye ne zaman, bağlamsal karşıt bilgiler nedeniyle itibar edilmemelidir?

Zira istatistiksel veriler ile olay anlatımları gerçeğin farklı boyutlarına işaret eder: ilki nicel düzenlilikleri, ikincisi ise tekil olayları ifade eder; ilki korelasyonları, ikincisi ise nedensel açıklamaları çağrıştırır.


Bu sorunu çözmek için çeşitli yöntemler geliştirilmiştir. Ancak şu an için bu yöntemler tipik bir hukuk davasında uygulanabilir değildir: gerekli güvenilir veriler mevcut değildir ve bu yöntemlerin gerektirdiği hesaplamalar pratik olmayacak kadar karmaşıktır.

Ayrıca bu yöntemler tam olarak uygulanabilir hale gelse bile, yargılamada kullanılmaları bağımsız nedenlerle tartışmalı olacaktır.

Örneğin, inançların güncellenmesine yönelik klasik Bayes modeli ele alınabilir. Bu model, karar vericinin önceden sahip olduğu sübjektif olasılık değerlendirmelerini, nesnel (frekans temelli) olasılıklarla birlikte hesaplamaya dahil etmeye izin verir.

Ancak bu model hukuk tarafından benimsenirse, yargılamanın kurumsal yapısının köklü şekilde değiştirilmesi gerekir. En azından, hâkimler ve jüri üyeleri, olasılık güncelleme yöntemleri konusunda uzman kişilerle birlikte çalışmak zorunda kalacaktır.

Bu durumda hüküm, karar vericilerin kabul edebileceği genel sonuçlar ile uzmanların sunduğu hesaplamalar arasında bir “yansıtıcı denge” (reflective equilibrium) arayışı sonucunda ortaya çıkacaktır.

Tüm bu hususlar birlikte değerlendirildiğinde, bilimsel ve geleneksel delilleri tatmin edici şekilde birleştiren bir yöntem henüz mevcut değildir.

Karar vericilerin istatistiksel temelli bilgileri anekdotsal (olay anlatımına dayalı) delillerle gerçekte nasıl ilişkilendirdiği yeterince bilinmemektedir. Muhtemelen, uzman bilgisine güvenin yaygın olduğu çağın ruhunu (zeitgeist) izleyerek, istatistiksel bilgilere gereğinden fazla ağırlık veriyor olabilirler. Ancak istatistiksel bilginin kafa karışıklığı yaratabileceği ya da aşırı değer biçilebileceği yönündeki kaygılar, çok az sayıda mahkemeyi dışlama yoluna başvurmaya sevk etmiştir.

Mahkemeler, yalnızca tanıkların güvenilirliğinin değerlendirilmesi konusunda, teknik bilgiye dayalı müdahalelere karşı geleneksel değerlendirmeleri koruma konusunda kararlı görünmektedir.


Olasılıksal bilgilerin kullanımının daha da artması, şu anda örtük durumda bulunan başka bir uyumsuzluğu da ortaya çıkarabilir: delilin bilimsel hale gelmesi ile geleneksel maddi vakıa tespit yöntemleri arasındaki uyumsuzluk. Bu durum en iyi ceza adaleti örneğinde görülebilir.

Mevcut haliyle ceza yargılaması, geçmişte gerçekleşmiş somut ve tekrarlanamaz olaylara ilişkin bilgi ile çoğu zaman birbirleriyle ölçülemeyen niteliklere dayanır. Nitekim sanık, hukuk sistemi tarafından hâlâ tekil olaylar dünyasının bir parçası olarak ele alınmaktadır.

Ancak bu tekillik ve özgüllük vurgusu, somut olay hakkında hiçbir bilgisi olmadığını açıkça belirten uzmanlar tarafından sunulan ve nicel düzenliliklere dayanan olasılıksal bilgilerle bağdaştırılması güç bir yaklaşımdır.

Gerçekten de olasılıksal bilgiye dayanmak, uzun vadede hatalı kararların sayısını azaltacaktır. Ancak bu, ceza yargılamasının bugün kabul edilen amacı değildir. Mevcut anlayış, genel doğruluğu artırmak yerine, hatalı mahkûmiyet riskini azaltmayı tercih eder; yani birçok suçlunun beraat etmesi, bir masumun mahkûm edilmesinden daha iyidir.


Bu noktada şu soru ortaya çıkar: Maddi vakıa tespitinin bilimsel dönüşümü, karar vericinin karar özgürlüğünü ne ölçüde etkilemektedir?

Şu an için çok fazla etkilememektedir. Bazı bilimsel test sonuçlarına kesin delil değeri tanıyan sınırlı sayıda kural ile uzmanların zorunlu olarak görevlendirilmesini öngören düzenlemeler, bu özgürlüğe belirli ölçüde müdahale edebilir.

Ancak bu müdahaleler nadiren karar vericiyi kendi inançlarına aykırı bir sonuca ulaşmaya zorlar. Tipik bir davada delil materyali o kadar karmaşıktır ve o kadar çok değerlendirme gerektirir ki, tek bir zorunlu bulgu çoğu zaman belirleyici olmaz.

Örneğin, parmak izi incelemesi sanığın suç aletine dokunduğunu kesin olarak ortaya koysa bile, bir cinayet davasında mahkûmiyet kararı verilebilmesi için daha birçok olgunun ispatlanması gerekir.

Ancak kararın yalnızca tek bir olguya bağlı olduğu nadir durumlarda, kesin test sonuçları belirli bir sonucu zorunlu kılabilir. Bununla birlikte, bu durum bile karar vericinin kişisel kanaati ile bir çatışma yaratmayabilir; çünkü bilimin otoritesi ve alternatif bilgi kaynaklarının yokluğu, hukuken gerekli sonucun ikna edici görünmesine yol açacaktır.


Yine de kabul edilmelidir ki, bu durum değişebilir. Bilimsel gelişmeler hızla ilerledikçe, daha güvenilir araçlar ve yöntemler ortaya çıkabilir ve bunların kullanımı, karar vericinin karar özgürlüğüne daha fazla müdahaleyi haklı kılabilir.

Bu gelişme olumsuz mu değerlendirilmelidir?

Bilimsel ilerlemenin sonuçları karşısında adalet sistemi gericileşemez; yeni teknolojilere ve araştırma yöntemlerine kapılarını kapatamaz. Daha önce de belirtildiği gibi, serbest delil başlı başına bir değer değildir: delil değerlendirme alanında hukuki düzenlemenin bulunmaması, ancak iyi kuralların oluşturulamadığı durumlarda epistemolojik olarak haklıdır.

Eğer teknik bilgi sayesinde maddi vakıa tespitlerinin doğruluğu artırılabiliyorsa, bu bilginin kullanılmasını zorunlu kılan kurallar getirilmesi yerinde olacaktır — elbette özel hayat veya insan onuru gibi hakikat dışı değerler ihlal edilmediği sürece.

Hatta günümüzdeki maddi vakıa tespitinin temelini oluşturan olağan bilişsel yöntemlerin kullanımı bile, ancak daha üstün bir alternatif karar verme yöntemi genel olarak kabul edilmediği sürece savunulabilir.


Bununla birlikte, olağan bilişsel süreçlerin kullanımı yalnızca epistemolojik bir tercih değil, aynı zamanda siyasal ve etik bir tercihtir. Bu nedenle bilimsel delillerin yargılamaya giderek daha fazla dahil edilmesi, mevcut adalet sisteminde ciddi gerilimlere yol açacaktır.

Ancak bu gerilimler kaçınılmaz görünmektedir; zira bunlar, bilimsel ilerleme ile miras aldığımız toplumsal düzen arasındaki daha geniş çaplı çatışmaların yargılama alanındaki yansımalarıdır.

Yüzyılın sonuna yaklaşırken, usul ve delil hukukunda, Orta Çağ’ın sonlarında büyüsel ispat yöntemlerinin terk edilip rasyonel delil sistemlerine geçilmesi kadar önemli dönüşümlerin eşiğinde olabiliriz.


Bu dönüşümlerin Anglo-Amerikan hukuk sisteminde, kıta Avrupası sistemlerine kıyasla daha az sarsıntıyla gerçekleşmesi mümkündür. Bunun nedeni yalnızca Anglo-Amerikan sisteminin delil değerlendirmesini düzenlemeye ve dışsal ölçütler benimsemeye daha açık olması değildir.

Ek bir neden olarak, Anglo-Amerikan sistemdeki uzman tanıklar ile kıta Avrupası’ndaki mahkeme tarafından seçilen uzmanlar arasındaki fark gösterilebilir.

Kıta Avrupası’nda hâkimler, kendi atadıkları uzmanın görüşü karşısında onun uzman bilgisine teslim olmaya daha yatkındır. Buna karşılık Anglo-Amerikan sistemde karar vericiler, sıklıkla çelişen uzman görüşleriyle karşılaşır ve hangi uzmana inanacaklarına, tanık güvenilirliğine ilişkin olağan değerlendirmelerini kullanarak karar verirler.

Bu yaklaşım eleştirilebilir; çünkü uzmanlık gerektiren bir konuda sıradan güvenilirlik ölçütlerine dayanmak uygun olmayabilir. Ancak bu eleştiri yerinde olsa bile, olağan değerlendirme imkânının varlığı, Anglo-Amerikan yargılamasının hem daha geniş bir bilimsel görüş yelpazesine açık olduğunu hem de bu görüşleri, kıta sistemine kıyasla, olağan bilişsel süreçlere daha az zarar vererek bünyesine katabildiğini göstermektedir.

Kısacası, delil teknolojilerindeki değişimlere Anglo-Amerikan sistemin tepkisi daha kademeli ve evrimsel olacakken, kıta Avrupası sistemi bu değişimlere daha ani ve devrimsel tepkiler verebilir.

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

  Mirjan Damaska Serbest Delil İlkesi Serbest Delil ve Ona Karşı Olanlar Hukukun, bilgi unsurlarına ispat değeri atfetmemesi ya da bu bi...

TIBBİ ETİK