Bir psikiyatristin mahkeme salonuna düşmesinin en yaygın yolu, bilirkişi (uzman tanık) olarak değil, olgu tanığı (fact witness) olarak yer almasıdır. Uzman tanık rolü, eşlik eden “The Psychiatrist as Expert Witness” adlı eserde ele alınmıştır (daha ayrıntılı tartışma için o esere bakınız).
Bu iki rol arasındaki temel ayrım şudur:
Olgu tanığı, duyular yoluyla algıladığı hususlar hakkında ifade verir; yani doğrudan gördüğü, işittiği (dolaylı anlatımların aksine), dokunduğu, tattığı veya kokladığı şeyler hakkında konuşur. Olgu tanıkları ayrıca sınırlı ölçüde bu gözlemlerden çıkan bütüncül değerlendirmeleri (örneğin bir sendrom ya da tanı) ve doğrudan sonuçları (örneğin tedavi planı veya terapötik müdahale) da aktarabilirler.
Buna karşılık, uzman tanık, başkalarının verileri dâhil olmak üzere çeşitli verilerden sonuç çıkarabilir; “psikiyatrik bakım standardı” gibi soyut kavramlar hakkında görüş bildirebilir ve hatta hiç görmediği bir hasta hakkında dahi kanaat açıklayabilir (örneğin intihar eden bir hastaya ilişkin malpraktis davasında).
Bir olgu tanığı olarak, genellikle dört rol çerçevesinde yargılamaya katılabilirsiniz:
- gözlemci,
- tedavi eden hekim (treater),
- davacı,
- davalı.
Bu rollerin örnekleri aşağıda verilmiştir.
Gözlemci olarak, bir servis ortamında tesadüfen bulunurken bir hasta ile hemşire arasındaki kavgaya şahit olabilir veya başka bir hasta, sağlık personeli ya da aile üyesi arasındaki bir etkileşimi gözlemleyebilirsiniz. Bu durumda en dar anlamıyla tanıksınız; çünkü sadece bir olaya şahit olmuşsunuzdur. Benzer şekilde, sizinle ilgisi olmayan bir uyuşmazlıkta gördüklerinizi anlatmak üzere mahkemeye çağrılabilirsiniz.
İkinci yaygın rol tedavi eden hekim (treater) rolüdür. Bu durumda, dava konusu zarardan önce hastaya bakım vermiş olabilir (hastanın önceki durumunu göstermek için) ya da zarardan sonra hastayı değerlendirerek ortaya çıkan psikiyatrik durumun tazminat açısından önemini belirleyebilirsiniz. Özellikle zarar sonrası psikiyatrik durum hakkında ifade verirken etik sorunlar doğabilir; bu konu kitabın ilerleyen bölümlerinde ele alınmaktadır.
Üçüncü olarak, davacı olabilirsiniz. Bu durumda kendi duygusal zararlarınızı ileri sürerek, klinik bilginizle kendi semptomlarınızı ve bunların yaşamınıza etkisini olgu tanığı olarak açıklayabilirsiniz.
Son olarak ve en istenmeyen durum olarak, davalı olabilirsiniz. Örneğin bir malpraktis davasında, hastanızın bakım standardına uymadığınızı iddia ettiği bir durumda, ne gözlemlediğinizi, ne tanı koyduğunuzu, ne yaptığınızı ve bunun gerekçesini açıklarsınız.
Özetle, olgu tanığı olarak doğrudan gözlemleriniz, tanılarınız ve tedavileriniz hakkında konuşursunuz; yani bizzat algıladığınız ve yaptığınız şeyleri aktarırsınız. Bu rol, kişisel muayeneye dayalı sınırlı değerlendirmelerle sınırlıdır. Ancak bir olgu tanığından uzman tanık rolünü üstlenmesi istendiğinde etik bir gerilim ortaya çıkar.
TEDAVİ EDEN HEKİM VE UZMAN TANIK
Genel olarak bu iki rol birbiriyle bağdaşmaz; çünkü klinik, hukuki ve etik yükümlülükleri farklıdır.
- Uzman tanığın genellikle inceleme yaptığı kişiyle bir hekim-hasta ilişkisi yoktur.
- Tedavi eden hekimin görevi hastanın yararını öncelemek ve onu iyileştirmektir.
- Uzman tanığın görevi ise mahkemeyi bilgilendirmektir; bu, hastaya yarar sağlasa da zarar verse de değişmez.
Tedavi eden hekimin “müvekkili” hastadır; uzmanın ise mahkemedir.
Tedavi eden hekimin hastaya yardım etme zorunluluğu, adli bakış açısından bir tür taraflılık yaratır. Buna karşılık uzman tanık, inceleme sırasında elde edilen bilgilerin gizli olmadığını ve mahkemede kullanılabileceğini baştan bildirmek zorundadır. Oysa tedavi sürecinde genellikle gizlilik vaat edilir.
MAHKEMEDE PSİKOTERAPİST: YAYGIN HATALAR
Psikiyatrik tedavide, özellikle travma mağdurlarında, terapistin hastanın anlattıklarına inanması önemlidir. Bu, empati kurabilmenin temelidir. Terapist, hastanın dünyasını onun gözünden görmeye çalışır. Bu “bilinçli inanma hali”, tedavi sürecinin başarısı için gereklidir.
Ancak bu yaklaşım mahkemede sorun yaratabilir. Terapistin bu öznel yaklaşımı, objektiflikten sapma olarak değerlendirilebilir. Özellikle travma vakalarında terapist, hastanın anlattıklarını dış dünyadaki gerçek olaylarla karıştırma riski taşır.
Örneğin, bir hasta küçük bir olayı çok büyük bir travma olarak yaşıyorsa, terapist bunu duygusal olarak kabul eder. Ancak bu durum, hukuken aynı ölçüde tazminat gerektirdiği anlamına gelmez. Uzman tanık ise bu durumu makuliyet ve öngörülebilirlik açısından değerlendirir.
ROL ÇATIŞMASI
“Tedavi eden” ile “uzman” rolleri arasında çıkar çatışması vardır.
Hekimin temel ilkesi **“önce zarar verme”**dir. Bu, hastaya zarar verebilecek davranışlardan kaçınmayı gerektirir.
Ancak uzman rolünde, objektiflik gereği hastaya zarar verebilecek ifadeler vermek zorunda kalınabilir. Üstelik hasta, terapi sırasında verdiği bilgilerin mahkemede kullanılabileceği konusunda uyarılmamıştır. Bu durum ciddi bir etik sorun oluşturur.
EKONOMİK TARAFSIZLIK SORUNU
Tazminat davalarında maddi çıkar söz konusudur.
Uzman tanık sadece ücret alır ve davanın sonucundan maddi olarak etkilenmez.
Ancak tedavi eden hekim, belirlenen tazminatın kendi tedavi ücretine dönüşmesi nedeniyle dolaylı bir maddi çıkar elde edebilir. Bu durum tarafsızlık algısını zedeler.
BAKIM STANDARDININ BELİRLENMESİ
Malpraktis davalarında temel mesele, bakımın ortalama makul hekim standardına uygun olup olmadığıdır. Bu değerlendirme uzman tanığa aittir.
Tedavi eden hekimin hatası ise çoğu zaman şudur:
“Kendi uyguladığım yöntem doğrudur, diğerleri standart altıdır.”
Oysa modern psikiyatri çoğulcudur; tek doğru yoktur.
GERİYE DÖNÜK DEĞERLENDİRME YANLILIĞI (HINDSIGHT BIAS)
Sonradan bakıldığında olaylar daha öngörülebilir görünür. Ancak bu yanıltıcıdır.
Önceki hekimin, olay gerçekleşmeden önce aynı sonucu öngörmesi her zaman mümkün değildir. Hukukta önemli olan, zararın o anda öngörülebilir olup olmadığıdır.
Sonraki tedavi eden hekimin “Ben biliyorum, onlar da bilmeliydi” yaklaşımı adil değildir.
AMAÇ ODAKLI TANIKLIK VE AKTİVİZM TEHLİKESİ
Bazı durumlarda terapistler, hastalarına fayda sağlamak amacıyla objektiflikten uzaklaşabilir.
Örneğin bir terapistin, tüm cinsel istismar iddialarında otomatik olarak travma sonrası stres bozukluğu tanısı koyduğunu ifade etmesi, iyi niyetli olsa bile bilimsel ve hukuki açıdan ciddi bir sorundur ve güvenilirliği zedeler.
SONUÇ
Mahkeme ortamı birçok klinisyen için yabancı ve zorlayıcıdır. Ancak psikoterapistler giderek daha sık bu ortamlarda tanıklık yapmak zorunda kalmaktadır.
Bu metin, özellikle şu temel sorunlara dikkat çekmektedir:
- Olgu tanığı ile uzman tanık ayrımı
- Rol ve çıkar çatışmaları
- Öznel–nesnel bakış farkı
- Öngörü–geriye bakış ayrımı
- Politik etkilerin yargıya yansıması
Bu uyarılar dikkate alındığında, klinisyen hem daha güvenli hem de daha etkili bir şekilde mahkemede rol alabilir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder