Michał Wantoła – Teşebbüsten Dolayı Ceza Sorumluluğu: Yeni Bir Bakış Denemesi
1. Giriş
Teşebbüsten doğan ceza sorumluluğu meselesi günümüzde, yalnızca Polonya ceza hukuku doktrininde değil, diğer ülkelerde de oldukça kapsamlı biçimde incelenmiş görünmektedir. Bu kurumun kökenleri antik çağlara kadar uzanır: Antik Yunan ve Roma’da, belirli bir sonucun meydana gelmesiyle bağlantılı olmayan, ancak son derece zararlı kabul edilen bazı davranışlar cezalandırılmaktaydı. Örneğin, MÖ 81 yılında diktatör Sulla Cornelius’un girişimiyle çıkarılan lex Cornelia de sicariis et veneficis, sadece klasik kasten öldürmeyi (homicidium) değil; aynı zamanda öldürme amacıyla silahla dolaşmayı, zehir temin etmeyi, bulundurmayı veya satmayı ve masum bir kişiyi idama mahkûm ettirmek amacıyla bilerek yalan tanıklık yapmayı da cezalandırmaktaydı.
Aynı zamanda, teşebbüsün bağımsız ve genel bir suç şekli olarak kavramı da gelişmekteydi. Bu düşüncenin ilk kez muhtemelen Platon tarafından ifade edildiği kabul edilir. Platon, öldürme kastıyla hareket edip yalnızca mağduru yaralayan kişi ile öldüren kişinin sorumluluğunun eşitlenmesi gerektiğini belirtmiştir. Bu fikir, Orta Çağ İtalyan hukukçuları tarafından daha da geliştirilmiştir. Bu hukukçular teşebbüsü; kast (cogitare), fiilin icrasına yönelme (ad actum procedere) ve sonucun gerçekleşmemesi (non percifere) unsurlarıyla tanımlamışlardır. Ayrıca “uzak”, “yakın” ve “en yakın” teşebbüs (conatus remotus, propinquus, proximus) ayrımı yapmışlardır ki bu ayrım günümüzdeki hazırlık, eksik teşebbüs ve tam teşebbüs ayrımına karşılık gelmektedir.
Teşebbüsten doğan ceza sorumluluğunun gelişimi, ceza hukukunda nesnel yaklaşımdan öznel yaklaşıma doğru genel bir eğilimin yansımasıdır. Ceza hukuku artık, suçun gerçekleşmesini şart koşan intikam veya karşılık verme anlayışına dayanmaktan uzaklaşmıştır. Bunun yerine, koruyucu işlev ön plana çıkmıştır: Ceza hukukunun amacı yalnızca gerçekleşmiş kötülüğü cezalandırmak değil, aynı zamanda tehlikeli davranışların (örneğin teşebbüs veya şekli suçlar) hiç ortaya çıkmasını önlemektir. Bununla birlikte, teşebbüs kurumu ancak 18. ve 19. yüzyıllarda, özellikle Alman, Avusturya, Rus, Fransız ve İngiliz hukuklarında yürürlüğe giren kanunlarda kalıcı yerini bulmuştur. Ceza sorumluluğunun öznelleşmesinin bir diğer göstergesi de elverişsiz teşebbüsün cezalandırılmasının kabul edilmesidir.
Bununla birlikte, ani siyasi dönüşümlerin, devrimlerin ve totaliter sistemlerin ortaya çıkışının etkisi de dikkat çekicidir. Fransız Devrimi, Fransız hukukunda teşebbüse ilişkin öznel yaklaşımların gelişimini yavaşlatmıştır. 1810 tarihli Code pénal’de teşebbüs kurumu dar bir şekilde, suçun icrasına başlanması kavramına dayalı olarak düzenlenmiştir. Buna karşılık, 1917 sonrasında Sovyet Rusya’da (ve daha sonra Sovyetler Birliği’nde), suç işlemeye yönelik tüm davranışlar, icra, teşebbüs veya hazırlık ayrımı yapılmaksızın cezalandırılabilir hale getirilmiştir. Benzer şekilde, Almanya’da geleneksel olarak benimsenen nesnel teşebbüs anlayışı, Nazi doktrininin etkisiyle daha öznel bir yaklaşıma dönüşmüştür.
Ancak, öznel teşebbüs anlayışının totaliter devletlerin ihtiyaçlarına uygun bir modelle özdeşleştirilmesi doğru değildir. Daha öznel bir teşebbüs modeli, hukuk devleti ilkesine dayanan demokratik sistemlerde de işlevsel olabilir; özellikle de yasama organı, yargıya teşebbüse ilişkin normların uygulanmasında yeterli takdir alanı tanıdığında. Dahası, daha öznel bir teşebbüs modeli daha adil de olabilir: Anglo-Sakson hukuk doktrininde “sonuç şansı” (outcome luck) problemi olarak ifade edildiği üzere, bir failin davranışının tamamlanıp tamamlanmaması çoğu zaman kendi kontrolü dışındaki koşullara, hatta şansa bağlıdır.
Öznel teşebbüs modeli, bireysel önleme amaçlarıyla da daha uyumludur: Teşebbüs aşamasında kalan fail ile suçu tamamlayan fail, aynı ölçüde ıslaha ihtiyaç duyar; çünkü her ikisi de hukuk normunu ihlal etmeye karar vermiş ve bu ihlali gerçekleştirmeye başlamıştır.
2. Teşebbüsün Cezalandırılabilirliğinin Kapsamı – Karşılaştırmalı Hukuk Perspektifi
Teşebbüsün cezalandırılması bakımından dört temel perspektif bulunmaktadır: dikey, yatay, yapısal (konstrüktif) ve negatif perspektif.
- Dikey perspektif, hazırlık ile teşebbüs arasındaki sınırı ifade eder.
- Yatay perspektif, teşebbüsün hangi suçlar bakımından cezalandırılacağını belirler.
- Yapısal perspektif, failin kastının türü ile teşebbüsün ihmali davranışla işlenip işlenemeyeceğini ele alır. Bu kapsamda elverişsiz teşebbüs de değerlendirilir.
- Negatif perspektif ise teşebbüsten dolayı ceza sorumluluğunu ortadan kaldıran nedenleri (gönüllü vazgeçme gibi) içerir.
Bir hukuk sisteminde teşebbüsün kapsamı, bu üç ilk perspektif değerlendirilmeden kesin olarak belirlenemez.
Kanun koyucunun bu dört düzlem üzerinden teşebbüsü tanımlaması, çoğu zaman bu kavramın günlük dildeki anlamından uzaklaşmasına yol açar. “Teşebbüs”, “Versuch”, “tentative”, “usiłowanie” gibi kavramlar bu nedenle bir tür mecaz (synecdoche) haline gelir. Bunun sonucu olarak, bu kavramların sözlük anlamına dayalı yorum yöntemleri büyük ölçüde önemini yitirir.
Bu dört perspektif içinde özellikle dikey olan, yani hazırlık ile teşebbüs arasındaki sınırın belirlenmesi büyük önem taşır. Çünkü çoğu hukuk sisteminde teşebbüs geniş ölçüde cezalandırılırken, hazırlık hareketleri istisnai olarak cezalandırılmaktadır. Bu nedenle söz konusu sınır, devletin ceza hukuku yoluyla müdahalesinin başlangıç noktasını belirler. Dolayısıyla bu sınır, devlet ile birey arasındaki ilişkinin daha liberal mi yoksa güvenlik odaklı mı olacağını da yansıtır.
Bu sınırı belirlemede çeşitli ölçütler vardır. Bunlardan en önemlilerinden biri, icra hareketinden uzaklaştıkça delillerin zayıflaması ve failin sorumluluğunu tespit etmenin zorlaşmasıdır.
Polonya Ceza Kanunu’nun 13 § 1 maddesinde kullanılan “suçun işlenmesine doğrudan yönelme” formülü, bu sınırı belirlemede en yaygın kullanılan kriterlerden biridir. Benzer ifadeler Alman Ceza Kanunu (§ 22), Rus ve Ukrayna ceza kanunlarında da yer almaktadır. Fransız hukukunda ise “icraya başlama” (commencement d’exécution) formülü kullanılmaktadır. Bu yaklaşım Çin, Arjantin ve İsveç hukuklarında da görülmektedir. Hollanda Ceza Kanunu ise daha dar bir yaklaşımı benimseyerek, icraya başlama ile birlikte failin kastını da açıkça aramaktadır.
Bazı hukuk sistemlerinde teşebbüs, failin icraya başlama niyetiyle yaptığı hareket veya suçu kolaylaştırmaya yönelik davranış olarak da tanımlanabilir. İngiltere ve Galler’de 1981 tarihli Criminal Attempts Act, teşebbüsü “salt hazırlık hareketlerinden daha ileri bir davranış” olarak tanımlayarak hâkime geniş bir takdir alanı bırakmıştır. İtalya ve Kanada hukuklarında da hazırlık ile teşebbüs arasındaki sınır açık biçimde belirlenmemiştir.
Bu kavramların tümü belirsizdir. Ancak bu belirsizlik, ceza hukukunun yönlendirici veya güvence işlevinin zayıfladığı anlamına gelmez. Hukuk hakkında bilgi edinmek isteyen bir kişi, esas olarak suçun özel hükümler kısmına bakar; teşebbüsün sınırlarının nerede başladığına değil. Çünkü teşebbüs failinin kastı, tamamlanmış suç failinin kastıyla aynıdır: amaç, suçun tüm unsurlarını gerçekleştirmektir.
Sonuç olarak, bu belirsiz ifadelerin somut anlamı, yargı organları tarafından belirlenir. Günümüz doktrininde genel kabul gören görüşe göre, dar teşebbüs formüllerinin benimsendiği sistemlerde yorum genişletilmekte; buna karşılık daha öznel teşebbüs anlayışının benimsendiği sistemlerde ise yargı içtihatları sorumluluk alanını daraltabilmektedir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder