PAKİSTAN TÜRKLERİ: GÜNEY ASYA’DA TÜRK VARLIĞININ TARİHÎ KÖKLERİ VE KÜLTÜREL MİRASI
Giriş
Pakistan denildiğinde akla öncelikle Güney Asya'nın kadim medeniyetleri, İslamlaşma süreci, Babürler, İngiliz sömürge dönemi ve 1947 yılında kurulan Pakistan Devleti gelir. Bununla birlikte bugünkü Pakistan topraklarının siyasî, askerî ve kültürel tarihinde Türklerin oynadığı rol çoğu zaman yeterince dikkate alınmaz. Oysa Orta Asya'dan İran ve Afganistan üzerinden Hindistan alt kıtasına yönelen Türk toplulukları, özellikle milattan sonra X. yüzyıldan itibaren bölgenin tarihini derinden değiştirmiştir.
Bugünkü Pakistan'ın özellikle Pencap, Sind, Hayber Pahtunhva ve İslamabad çevresindeki tarihî gelişimi incelendiğinde, Gaznelilerden Delhi Türk Sultanlığı'na, daha sonra Babürlere kadar uzanan geniş bir Türk siyasî ve kültürel mirasıyla karşılaşılır. Pakistan tarihine ilişkin resmî tarih anlatılarında da Gazneliler ve Gurluların Orta Asya kökenli oldukları ve bugünkü Pakistan topraklarının önemli bölümünü kapsayan sahalarda hüküm sürdükleri belirtilmektedir.
Ancak burada önemli bir metodolojik ayrım yapılmalıdır. Tarihî Pakistan coğrafyasında hüküm süren bütün Müslüman hanedanları “Türk” olarak nitelendirmek doğru değildir. Gurluların etnik kökeni tartışmalıdır; Lodi hanedanı ise Afgan/Paştun kökenlidir. Buna karşılık Gazneliler ve Delhi Sultanlığı'nın erken dönemindeki Memlük hükümdarları gibi birçok siyasî yapı doğrudan Türk veya Türkî askerî elitlerin hâkimiyetindedir. Bu nedenle “Pakistan Türkleri” kavramı, modern anlamdaki etnik Türk topluluğu ile tarihî Türk siyasî ve kültürel varlığını birbirinden ayırarak ele alınmalıdır.
I. Pakistan Coğrafyasının Türklerle İlk Büyük Teması
Türklerin Güney Asya'ya yönelişi, İslam dünyasının Orta Asya'ya doğru genişlemesiyle yakından ilişkilidir. VIII. ve IX. yüzyıllarda Türk topluluklarının İslam dünyasıyla ilişkilerinin yoğunlaşması sonucunda Türk savaşçı ve devlet adamları İslam devletlerinin askerî ve idarî yapıları içerisinde önemli mevkilere yükselmeye başladılar.
Bu süreçte özellikle Karluklar, Çiğiller ve Yağmalar gibi Türk boyları Orta Asya'daki siyasî gelişmelerin merkezinde yer aldı. Karahanlıların kuruluşunda Karlukların önemli bir rolü bulunmaktaydı. Türklerin İslamiyet'i kabul etmeleriyle birlikte Orta Asya'da Türk-İslam sentezinin temelleri atıldı.
Bu gelişmeler yalnızca Orta Asya'nın siyasî yapısını değiştirmedi. Afganistan ve Hindistan yönünde ilerleyen Türk askerî ve siyasî unsurları, zamanla İndus havzasına ulaştılar. Böylece bugünkü Pakistan'ın kuzeybatısı, Orta Asya ile Hindistan arasında hareket eden Türk orduları ve devletleri bakımından stratejik bir bölge hâline geldi.
Pakistan coğrafyasının Türk tarihindeki önemi de tam olarak burada ortaya çıkar: İndus Nehri, Orta Asya'dan Hindistan'a uzanan askerî ve ticari yolların en önemli güzergâhlarından biriydi.
II. Gazneliler: Pakistan'daki Türk Hâkimiyetinin Temel Taşlarından Biri
Pakistan tarihindeki Türk varlığından söz edildiğinde ilk büyük siyasî yapı Gazneliler Devleti'dir.
Gaznelilerin temelleri Sebük Tigin tarafından atılmış, oğlu Gazneli Mahmud döneminde devlet büyük bir siyasî ve askerî güç hâline gelmiştir. Gaznelilerin merkezi bugünkü Afganistan'daki Gazne olmakla birlikte devletin siyasî hâkimiyeti bugünkü Pakistan topraklarının önemli bir bölümüne yayılmıştır. Gazneliler 976-1148 arasında bölgede etkili olmuş, daha sonra güçlerinin merkezi özellikle Pencap'a kaymıştır.
Gazneli Mahmud'un Hindistan seferleri, Güney Asya tarihinin en tartışmalı olayları arasında yer almakla birlikte, bu seferlerin Pakistan coğrafyasının siyasî ve kültürel tarihinde yarattığı sonuç inkâr edilemez.
Gaznelilerin bölgedeki en önemli merkezlerinden biri Lahor'du. Gazne'nin batıda Selçuklular karşısında gerilemesinden sonra Gazneli Devleti'nin ağırlık merkezi Pencap'a kaymış ve Lahor devletin önemli bir merkezi hâline gelmiştir. Encyclopaedia Iranica'ya göre sonraki Gazneliler etnik bakımdan Türk olmakla birlikte yüksek derecede Farslaşmışlardı; saray dili Farsçaydı ve Lahor, Gazneli döneminde önemli bir İranî kültür merkezi niteliği kazanmıştı.
Bu durum Türk tarihinin önemli bir özelliğini ortaya koymaktadır: Türk siyasî hâkimiyeti ile Türk dili ve kültürünün yayılması her zaman aynı şey değildir. Gazneliler Türk kökenli bir hanedan olmakla birlikte devlet teşkilatında ve yüksek kültürde Farsçanın büyük ağırlığı bulunmaktaydı.
III. Lahor: Türk-İslam Tarihinin Güney Asya'daki Büyük Merkezlerinden Biri
Lahor, Pakistan'daki Türk tarihinin belki de en önemli şehirlerinden biridir.
Şehir, Gazneliler döneminde yalnızca askerî bir merkez değil, aynı zamanda edebiyat, tasavvuf ve bilim merkezi hâline geldi. Gazneli hükümdarların Lahor'u geliştirmesi, şehrin daha sonraki yüzyıllarda Güney Asya'nın en önemli siyasî ve kültürel merkezlerinden biri olmasının önünü açtı.
Lahor'da yetişen veya burada faaliyet gösteren isimler arasında özellikle Ali b. Osman el-Hücvîrî, yani Data Ganj Bakhsh, dikkat çeker. Onun Keşfü'l-Mahcûb adlı eseri Farsça tasavvuf literatürünün en erken ve önemli eserlerinden biri kabul edilir.
Dolayısıyla Gazneli dönemi yalnızca “Türklerin Hindistan'ı fethetmesi” şeklinde açıklanamaz. Bu dönem aynı zamanda Orta Asya, İran, Afganistan ve Pencap arasında yoğun bir kültürel etkileşim dönemidir.
IV. Gurlular ve Delhi Türk Sultanlığı
Gaznelilerin ardından bölgedeki siyasî dengeler değişti. Gurluların yükselişiyle birlikte Lahor yeniden büyük mücadelelerin merkezine dönüştü.
1186 yılında Lahor'un Gurlular tarafından ele geçirilmesi Gazneli hâkimiyetinin sona ermesine yol açtı. Ardından Gurlu hükümdarı Muizzeddin Muhammed'in Hindistan'daki fetihleri, Delhi merkezli yeni bir siyasî düzenin ortaya çıkmasına zemin hazırladı.
Burada tarih açısından son derece önemli bir gelişme yaşandı.
Muizzeddin Muhammed'in ölümünden sonra onun Türk kökenli askerî kumandanlarından Kutbüddin Aybek, Hindistan'da bağımsız bir siyasî yapı oluşturdu. Böylece Delhi Türk Sultanlığı'nın temelleri atıldı.
Ankara Üniversitesi DTCF Dergisi'nde yayımlanan bir çalışmada, Orta Asya'dan Hindistan'a getirilen ve askerî eğitim alan kölelerin zaman içerisinde devlet adamı ve hükümdar konumuna kadar yükseldikleri; Kutbüddin Aybek ile başlayan süreçte Türklerin Hindistan alt kıtasında siyasî hâkimiyet kurdukları belirtilmektedir.
Bu sistem modern anlamdaki kölelik kavramıyla doğrudan özdeşleştirilmemelidir. İslam dünyasındaki memlük sistemi, askerî kökenli kölelerin eğitimden geçirilerek devletin askerî ve idarî elitine yükselmesini mümkün kılan özgün bir kurumdu.
V. Delhi Türk Sultanlığı ve Bugünkü Pakistan
Delhi Sultanlığı'nın hâkimiyet alanı yalnızca Hindistan'ın bugünkü sınırları içerisinde kalmadı. İndus havzası, Pencap ve bugünkü Pakistan'ın kuzey bölgeleri bu siyasî sistemin önemli parçaları hâline geldi.
Delhi Sultanlığı döneminde sırasıyla Memlükler, Halaçlar, Tuğluklar, Seyyidler ve Lodiler hüküm sürdü. Bunların hepsinin Türk olduğu söylenemez. Özellikle Lodi hanedanı Afgan kökenlidir. Ancak Sultanlığın erken döneminde Türk kökenli askerî aristokrasinin ağırlığı son derece büyüktü.
Memlükler döneminde Kutbüddin Aybek, Şemseddin İltutmuş ve Gıyaseddin Balaban gibi Türk kökenli hükümdarlar ortaya çıktı. Bu hükümdarlar, Güney Asya'da merkezi devlet yapısının güçlenmesinde önemli rol oynadılar.
İltutmuş'un kurduğu siyasî sistem, Delhi Sultanlığı'nın kurumsallaşmasında belirleyici oldu. Balaban ise merkezî otoriteyi ve hükümdarlık anlayışını güçlendirdi.
Bu dönem, Pakistan'ın daha sonraki siyasî ve kültürel tarihinde kalıcı izler bırakmıştır. Türklerin askerî teşkilatlanma, saray kültürü, mimari ve devlet yönetimi alanlarındaki etkileri, Güney Asya'da yüzyıllar boyunca devam etmiştir.
VI. Tuğluklar ve Pencap
Tuğluk Hanedanı da Türk tarihinin Güney Asya'daki önemli safhalarından biridir.
Gıyaseddin Tuğluk Şah tarafından kurulan hanedanlık, Delhi Sultanlığı'nın en geniş sınırlarına ulaştığı dönemlerden birini oluşturdu. Tuğlukların siyasî hâkimiyeti Pencap ve İndus havzasını da kapsıyordu.
Tuğluklar yalnızca askerî fetihlerle değil, şehirleşme ve devlet teşkilatıyla da dikkat çektiler. Tuğlukâbâd, Firuzâbâd ve diğer yeni şehirlerin kurulması, dönemin şehircilik anlayışının önemli örneklerindendir.
Dolayısıyla Pakistan coğrafyasındaki Türk etkisi sadece hükümdarların etnik kökeninden ibaret değildir. Devlet örgütlenmesi, şehircilik, askerî teşkilat ve saray kültürü de bu etkinin parçalarıdır.
VII. Babürler: Türk-Moğol Mirasının Pakistan'daki Son Büyük Safhası
Pakistan'daki Türk tarihinden söz ederken Babür İmparatorluğu'nu göz ardı etmek mümkün değildir.
Babürler, Timurlu ve Çağatay mirasını taşıyan bir hanedan olarak ortaya çıktılar. Babür'ün babası Timur'un soyundan, annesi ise Cengiz Han'ın soyundan gelmekteydi. Babür'ün siyasî ve kültürel kimliğinde Türkçe ve Çağatay edebiyatının önemli bir yeri vardı.
Babür'ün kendi hatıralarını kaleme aldığı Bâbürnâme, Çağatay Türkçesinin en önemli edebî eserlerinden biridir.
Babürlülerin Pakistan topraklarında bıraktığı miras özellikle Pencap, Lahor ve çevresinde belirgindir. Lahor Kalesi, Badşahi Camii ve Babürlü şehircilik geleneğinin diğer unsurları, Türkistan, İran ve Güney Asya kültürlerinin birleşmesinden meydana gelen bir medeniyetin izlerini taşır.
Burada da kavramsal dikkat gerekir: Babürlüleri basitçe “Türk devleti” olarak tanımlamak kadar onları yalnızca “Moğol” olarak nitelendirmek de eksik kalır. Hanedan, Timurlu-Çağatay, Moğol ve İranî kültürlerin birleştiği çok katmanlı bir siyasî yapıydı.
VIII. Türkler ve Urdu Dilinin Ortaya Çıkışı
Pakistan'ın kültürel tarihinde Türklerin en önemli dolaylı miraslarından biri dil alanındadır.
Türk askerleri, yöneticileri, tüccarları ve çeşitli Orta Asya toplulukları Hindistan alt kıtasına geldiklerinde yerel dillerle Farsça, Arapça ve Türkçe arasında yoğun bir etkileşim başladı.
Bu etkileşim sonucunda zaman içerisinde Urdu dili ortaya çıktı. Urdu'nun oluşumunda tek bir dilin belirleyici olduğunu söylemek mümkün değildir. Farsça, Arapça, Türkçe ve yerel Hint dillerinin uzun süreli etkileşimi bu sürecin temelini oluşturdu.
Dolayısıyla bugün Pakistan'ın millî dillerinden biri olan Urdu'nun tarihsel oluşumunda Türk siyasî ve askerî çevrelerinin de önemli bir payı bulunmaktadır. Delhi Sultanlığı dönemindeki çok kültürlü şehir ve askerî ortam, bu dilsel etkileşimin gelişmesi açısından özellikle önemlidir.
IX. Pakistan'daki Modern Türk Topluluğu
Tarihî Türk hâkimiyeti ile günümüzde Pakistan'da yaşayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını birbirinden ayırmak gerekir.
Bugünkü Pakistan'da Türkiye kökenli Türk vatandaşları ve aileleri bulunmaktadır. Bunların önemli bir kısmı eğitim, diplomasi, ticaret ve çeşitli meslekler nedeniyle Pakistan'da yaşamaktadır.
Bunun yanında Pakistan toplumunda kendisini Türkî kökenlerle ilişkilendiren farklı topluluklar da bulunmaktadır. Özellikle Orta Asya ve Afganistan üzerinden Pakistan'a ulaşan Özbek, Türkmen ve diğer Türkî toplulukların varlığı önem taşımaktadır.
Ancak Pakistan'daki bütün bu grupları tek bir “Pakistan Türkleri” etnik kategorisi altında toplamak bilimsel açıdan doğru değildir. Çünkü Pakistan son derece karmaşık bir etnik ve dilsel yapıya sahiptir.
X. Hazara Meselesi ve Türk Kimliği
Pakistan bağlamında “Türk” tartışmasının en karmaşık konularından biri Hazara topluluklarıdır.
Burada “Hazara” kelimesinin iki farklı kullanımına dikkat etmek gerekir. Pakistan'ın Hayber Pahtunhva bölgesindeki Hazara Bölgesi ile Afganistan ve Pakistan'da yaşayan Hazara halkı aynı şey değildir.
Özellikle Afganistan ve Pakistan'daki Hazara halkının tarihsel kökenleri konusunda farklı görüşler bulunmaktadır. Hazara topluluğunun kökeninde Moğol unsurlarının önemli bir rol oynadığı kabul edilmekle birlikte, yüzyıllar boyunca Türkî ve İranî topluluklarla gerçekleşen karışmalar nedeniyle kimlik meselesi oldukça karmaşıktır.
Bu nedenle bütün Hazaraları “Türk” olarak nitelendirmek bilimsel açıdan aşırı basitleştirme olur.
XI. Türkiye-Pakistan İlişkilerinin Tarihî Arka Planı
Türkiye ile Pakistan arasındaki modern ilişkiler, Pakistan'ın 14 Ağustos 1947'de bağımsızlığını kazanmasından hemen sonra kurumsallaşmıştır.
Bununla birlikte iki toplum arasındaki ilişkilerin kökleri daha eskiye gitmektedir. Osmanlı Devleti'nin son döneminde Hindistan Müslümanlarının Osmanlı Devleti ve hilafet meselesine gösterdiği ilgi, Türk Kurtuluş Savaşı sırasında Hindistan alt kıtasından gelen destekle yeni bir boyut kazanmıştır.
Türkiye Dışişleri Bakanlığı da alt kıta Müslümanlarının Türk Kurtuluş Savaşı'na verdiği desteği Türkiye-Pakistan ilişkilerinin tarihsel hafızasının önemli unsurlarından biri olarak değerlendirmektedir.
Pakistan'ın kurulmasından sonra ilişkiler hızla kurumsallaşmış; 1947'de diplomatik ilişkiler kurulmuş ve Yahya Kemal Beyatlı 1948'in başında Pakistan'ın o zamanki başkenti Karaçi'ye ilk Türk büyükelçisi olarak atanmıştır.
Bu tarihsel bağlar zaman içerisinde eğitim, kültür, savunma, ticaret ve diplomasi alanlarına yayılmıştır.
XII. Türk Kültürünün Pakistan'daki Güncel Görünümü
Türkiye'nin Pakistan'daki kültürel varlığı günümüzde yalnızca tarihsel hatıralardan ibaret değildir.
Türk Maarif Vakfı'nın faaliyetleri, İslamabad'daki NUML bünyesindeki Türkçe eğitimi ve Lahor ile Karaçi'deki Yunus Emre Türk Kültür Merkezleri, iki ülke arasındaki kültürel ilişkilerin güncel kurumlarını oluşturmaktadır.
Özellikle son yıllarda Türk televizyon dizilerinin Pakistan'daki popülerliği, Türkiye'ye yönelik kültürel ilgiyi daha da artırmıştır.
Böylece Pakistan'daki Türkiye algısı yalnızca Osmanlı tarihi veya Türk Kurtuluş Savaşı ile sınırlı olmaktan çıkmış; Türk dili, dizileri, turizmi, mutfağı ve modern Türk kültürü de bu ilişkinin parçaları hâline gelmiştir.
XIII. Pakistan'daki Türk Mirasının Önemi
Pakistan'ın tarihini yalnızca Hint, İslam veya İngiliz sömürge tarihi üzerinden okumak eksik bir yaklaşım olacaktır.
Pakistan'ın özellikle kuzeybatı ve Pencap bölgelerinin tarihsel gelişiminde Orta Asya'nın etkisi son derece büyüktür. Gazneliler, Gurlular, Delhi Sultanlığı ve Babürler arasında doğrudan bir hanedan devamlılığı bulunmasa da bunların tamamı Orta Asya ile Güney Asya arasındaki siyasî ve kültürel etkileşim alanında ortaya çıkmıştır.
Türklerin bu süreçteki rolü üç temel düzeyde değerlendirilebilir:
Birincisi, siyasî roldür. Türk kökenli hükümdarlar ve askerî elitler Güney Asya'da güçlü merkezî devletlerin kurulmasına katkıda bulunmuştur.
İkincisi, askerî roldür. Atlı savaş teknolojisi, askerî teşkilat ve profesyonel askerî elitlerin oluşumu bölgenin siyasî yapısını değiştirmiştir.
Üçüncüsü, kültürel roldür. Türk, İranî, Arap ve Hint unsurlarının birleşmesi sonucunda Güney Asya'nın kendine özgü İslam medeniyeti ortaya çıkmıştır.
Sonuç
Pakistan'daki Türk varlığı, yalnızca bugün Pakistan'da yaşayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının sayısıyla ölçülebilecek bir olgu değildir. Bu mesele çok daha geniş bir tarihsel çerçevede değerlendirilmelidir.
Bugünkü Pakistan toprakları, Orta Asya'dan Güney Asya'ya uzanan büyük tarihî koridorun önemli bir bölümünü oluşturmuştur. Gazneliler döneminde Lahor'un yükselişi, Delhi Türk Sultanlığı'nın Pencap ve İndus havzasındaki hâkimiyeti, Tuğlukların siyasî mirası ve Babürlerin Timurlu-Çağatay kültürünü Güney Asya'ya taşıması, Türklerin Pakistan tarihindeki yerinin temel aşamalarını oluşturur.
İKİ BAYRAK, BİR YÜREK
Mefâîlün / Mefâîlün / Feûlün
Türkiye bir güneştir, Pakistan nûr-i îmândır,
İki kalb-i azîz amma bir aşk ile revândır.
Hilâl altında bir millet, bir ülfet, bir muhabbet var,
İki bayrak semâlarda, gönüllerde bir cihândır.
Anadolu'dan İkbal'e uzanır sevdanın yolu,
Bu yol tarih-i kadîmdir, bu yol ruhlarda beyândır.
Çanakkale'den yükseldi nice Pakistan nefesi,
Bu vefâ sînesi temiz, bu sadâ kalpte nişândır.
Lahor'dan Ankara'ya dek bir duâdır her nefeste,
İki ülke, iki devlet, fakat özde bir lisândır.
Ne mesafe mâni olur, ne zaman söndürebilir,
Muhabbet köprüsü varsa iki yürek bir mekândır.
Pakistan dost Türkiye'ye, Türkiye dost Pakistan'a,
Bu kardeşlik bir emanettir, ebedî bir ahd ü peymândır.
Hilâl ile ay-yıldızın gölgesinde dostluk olsun,
Bu iki bayrak altında nice yarınlar şâdândır.
Türkiye Pakistan ile, Pakistan Türkiye ile,
Kardeşlik denen o sevda iki millette nihândır.
Orta Asya'dan esen yellerle,
Türk atları indi İndus illerine,
Gazne'den Lahor'a uzandı yollar,
Tarih mühür vurdu iki gönüle.
Lahor'da Türklerin izi kaldı hep,
Sultanlar kuruldu Pencap ilinde,
Babür'ün çağından gelen bir miras,
Çağatay türküsü kaldı dilinde.
İkbal'in kalbinde Anadolu vardı,
İstiklâl sesine selâm gönderdi,
Çanakkale'ye dualar yükseldi,
Türk'ün istiklâline gönül verdi.
Zor gününde Anadolu yalnızken,
Hint Müslümanları sesini duydu,
Hilâfet sevdası, vatan aşkıyla,
Pakistan'ın kalbi Türkiye oldu.
Sonra yeni bir devlet doğdu doğuda,
Pakistan yükseldi yeşil hilâlle,
Ankara el verdi dostluk adına,
İki millet yürüdü aynı yolda.
Bir yanda ay yıldız, bir yanda hilâl,
İki bayrak fakat tek gönül gibi,
İstanbul'dan Lahor'a uzanan bağ,
Asırlık bir sevda, sönmez kor gibi.
Gazneli çağından bugüne kadar,
Nice tarih geçti bu dostluklardan,
Türkistan rüzgârı, İndus suları,
Bir türkü söyledi iki vatandan.
Ne sınırlar böler gönül bağını,
Ne uzaklık söndürür eski ateşi,
Türkiye Pakistan kardeş kalacak,
Tarihten geleceğe taşıyıp eşi.
Ey Ankara, selâm Lahor'a olsun,
Ey Lahor, selâmın Ankara'ya var,
İki ülke değil, iki kardeş yurt,
Bir gönülde sonsuz yeriniz var.
Hilâl ile ay yıldız gökteyken,
Dostluk türkümüzü çağlar söyleyecek,
Tarihin bağından doğan kardeşlik,
Yarına el ele böyle gidecek.
Bununla birlikte “Pakistan Türkleri” kavramının dikkatli kullanılması gerekir. Tarihî Türk devletleri ile günümüz Pakistan'ındaki etnik Türk toplulukları aynı kategoride değerlendirilmemelidir. Aynı şekilde Pakistan'daki bütün Müslüman toplulukları Türk kökenli kabul etmek de tarihsel gerçeklikle bağdaşmaz.
Daha doğru bir yaklaşım, Pakistan tarihini Orta Asya, İran ve Güney Asya arasındaki uzun süreli etkileşimin ürünü olan çok katmanlı bir tarih olarak değerlendirmektir. Bu tarih içerisinde Türkler, özellikle askerî ve siyasî elitler bakımından belirleyici bir rol üstlenmişlerdir.
Bu nedenle Pakistan'ın tarihî mirasında Türklerin yeri, birkaç hükümdarın veya birkaç savaşın hikâyesinden ibaret değildir. Lahor'un tarihinden Urdu dilinin oluşumuna, askerî teşkilattan şehir mimarisine, Gaznelilerden Babürlere kadar uzanan geniş bir medeniyet çizgisinin önemli bir parçasıdır.
Modern dönemde ise bu tarihsel miras, Türkiye ile Pakistan arasındaki güçlü diplomatik ve toplumsal ilişkilerle yeni bir anlam kazanmıştır. İki ülke arasındaki diplomatik ilişkiler 1947'den beri kesintisiz biçimde gelişmiş; 2009'da kurulan Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi daha sonra Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi'ne dönüştürülerek ilişkiler kurumsal bir zemine taşınmıştır.
Sonuç olarak, Pakistan ile Türk dünyası arasındaki ilişkiyi yalnızca “iki kardeş ülke” şeklindeki modern diplomatik söylemle açıklamak yetersizdir. Bu ilişkinin arkasında Orta Asya'dan İndus havzasına uzanan yaklaşık bin yıllık siyasî, askerî ve kültürel temasların oluşturduğu derin bir tarih bulunmaktadır.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder