22 Ağustos 2026 Cumartesi

BOXER ayaklanması

 

Pekin’de 55 Gün: 1900 Boxer Ayaklanması ve Elçilikler Kuşatması

Giriş

1900 yazında Çin’in başkenti Pekin, XIX. yüzyılın sonundaki emperyalist rekabetin, Çin toplumundaki yabancı karşıtlığının, Hristiyan misyoner faaliyetlerine yönelik tepkinin ve Qing Hanedanı’nın giderek ağırlaşan siyasal krizinin kesiştiği bir savaş alanına dönüştü. Tarihe Boxer Ayaklanması olarak geçen olaylar zincirinin en dramatik aşaması, Pekin’de bulunan yabancı elçiliklerin ve bunların çevresinde toplanan sivillerin yaklaşık 55 gün boyunca kuşatma altında kalmasıdır.







Kuşatma 20 Haziran 1900'da başladı ve 14 Ağustos'ta Sekiz Devlet İttifakı kuvvetlerinin Pekin'e ulaşmasıyla sona erdi. Kuşatma boyunca diplomatlar, askerler, siviller ve Çinli Hristiyanlar, Qing ordusunun bazı birlikleri ile Boxer milislerinin saldırıları karşısında sınırlı sayıdaki silah, mühimmat ve yiyecekle direnmek zorunda kaldılar.

Ancak “55 Gün Savaşı” yalnızca küçük bir elçilik bölgesinin savunulması olarak değerlendirilmemelidir. Bu olay, aynı zamanda Çin’in egemenlik krizinin, Batılı devletlerin emperyalist müdahalelerinin ve Qing Hanedanı’nın modern dünya sistemi karşısındaki çaresizliğinin sembolik bir çatışmasıdır.






I. Savaşın Arka Planı

XIX. yüzyılın ikinci yarısı Çin açısından büyük bir siyasal ve askerî gerileme dönemiydi. 1840-1842 Birinci Afyon Savaşı ile başlayan süreçte Çin, Batılı devletlerin giderek artan ekonomik ve diplomatik baskısıyla karşı karşıya kaldı. İngiltere, Fransa, Rusya, Almanya ve diğer devletler Çin'de ticari imtiyazlar, limanlar, demiryolları, madenler ve özel hukukî ayrıcalıklar elde etmeye başladı.



Çin toplumunun önemli bir bölümü açısından bu gelişmeler yalnızca ekonomik bir sorun değil, aynı zamanda ulusal egemenliğin aşınması anlamına geliyordu. Özellikle Hristiyan misyonerlerin faaliyetleri ve Çinli Hristiyanların yabancı devletlerin himayesinden yararlanabilmesi, yerel toplumlarda ciddi gerilimlere neden oldu.

Bu ortamda ortaya çıkan Yihetuan hareketi Batılılar tarafından “Boxers” olarak adlandırıldı. Hareketin mensupları yabancı nüfuzuna, Hristiyan misyonerlerine ve Çinli Hristiyanlara karşı giderek daha şiddetli bir mücadele yürüttüler. 1899 ve 1900 yıllarında hareket kuzey Çin'de hızla büyüdü ve nihayetinde Pekin'e ulaştı.

Qing yönetimi ise başlangıçta hareketi kontrol altında tutmaya çalışmakla birlikte zamanla Boxer güçlerinin bazı unsurlarını yabancı devletlere karşı kullanmaya yöneldi. İmparatoriçe Dowager Cixi yönetimi, yabancı devletlerle doğrudan çatışmaya girmenin son derece riskli olduğunu bilmesine rağmen Boxer hareketini tamamen bastırmak yerine ondan yararlanma yoluna gitti.

Bu tercih, kısa vadede yabancı karşıtlığını güçlendirmiş; uzun vadede ise Qing Hanedanı'nın uluslararası alandaki konumunu daha da zayıflatmıştır.





II. Pekin'de Krizin Patlaması

1900 yılının Haziran ayında Boxer hareketinin başkente girmesiyle durum kontrolden çıktı. Demiryolları ve telgraf hatları tahrip edildi; yabancılara ve Çinli Hristiyanlara yönelik saldırılar arttı.

Pekin'deki yabancı elçilikler Dongjiaominxiang olarak bilinen diplomatik bölgede bulunuyordu. Bölgede çeşitli devletlerin diplomatik temsilcilikleri ve bunların personeli vardı.

Kuşatma başlamadan önce yabancı devletler, Pekin'deki vatandaşlarını ve diplomatik personelini koruyabilmek amacıyla sınırlı sayıdaki deniz piyadesi ve askerî personeli başkente göndermişti.

Bununla birlikte savunmacıların sayısı son derece sınırlıydı. Amerikan Deniz Kuvvetleri tarihine ilişkin resmî kayıtlara göre kuşatma sırasında elçilik bölgesinin savunmasında yaklaşık 407 denizci ve deniz piyadesinden oluşan çok uluslu bir birlik görev yaptı.

Bunlara diplomatik personel, siviller ve Çinli Hristiyanlar da katılmıştı. Böylece küçük bir diplomatik bölge kısa süre içerisinde adeta müstahkem bir askerî mevziye dönüştü.








III. Elçilikler Kuşatmasının Başlaması

20 Haziran 1900'da kuşatma başladı.

Aynı gün Alman İmparatorluğu'nun Pekin Büyükelçisi Clemens von Ketteler öldürüldü. Bu olay, krizin artık diplomatik bir sorun olmaktan çıktığını ve açık bir savaşa dönüştüğünü gösteriyordu.

Elçilik bölgesindeki yabancılar için durum son derece ağırdı.

Kuşatma altındaki insanların karşı karşıya olduğu temel sorunlar şunlardı:

  • sınırlı mühimmat,

  • sınırlı yiyecek ve su,

  • tıbbi malzeme yetersizliği,

  • sürekli topçu ve tüfek ateşi,

  • yangın tehlikesi,

  • Çin kuvvetlerinin sayısal üstünlüğü,

  • savunma hattının giderek daralması.



MIT'nin Boxer Ayaklanması arşivine göre elçilik bölgesinde yaklaşık 900 yabancı ile 2.800 Çinli Hristiyan kuşatma altında bulunuyordu. Aynı dönemde Pekin'in Kuzey Katedrali'nde de yüzlerce yabancı din görevlisi ve binlerce Çinli Hristiyan kuşatılmıştı.


IV. “International Gun”: Kuşatmanın Sembolü

55 günlük kuşatmanın en dikkat çekici hikâyelerinden biri, savunmacıların ortaya çıkardığı derme çatma toptur.

Elçilik bölgesinde farklı devletlere ait mühimmat ve silahların birbirinden uyumsuz olması ciddi bir problem yaratıyordu. Bunun üzerine çeşitli parçalardan yararlanılarak bir top oluşturuldu.

Bu silaha “International Gun” adı verildi.

Topun namlusu bronz bir parçadan çıkarılmış, İtalyan top arabası üzerine monte edilmiş ve farklı kaynaklardan elde edilen mühimmatla kullanılmıştı. Amerikan Deniz Kuvvetleri tarihine ilişkin kaynak, bu silahı kuşatma sırasında uluslararası işbirliğinin sembollerinden biri olarak nitelendirir.

Bu küçük topun askerî kapasitesi sınırlıydı; fakat psikolojik etkisi büyüktü.

Kuşatmacıların büyük bir askerî güce karşı değil, küçük fakat kararlı bir savunma grubuna karşı mücadele ettiğini göstermesi bakımından sembolik önem taşıyordu.


V. Tartar Duvarı İçin Mücadele

Kuşatmanın en kritik bölgelerinden biri Tartar Duvarı idi.

Elçilik bölgesinin güvenliği büyük ölçüde bu savunma hattının elde tutulmasına bağlıydı. Çin kuvvetleri duvara yaklaşarak savunmacıları geri püskürtmeye çalışırken yabancı askerler mevzilerini korumaya çalıştı.

Amerikan Deniz Kuvvetleri tarihindeki kayıtlara göre 15 Temmuz gecesi Amerikan Deniz Piyadesi Dan Daly, Tartar Duvarı'ndaki mevzilerden birini Çin saldırısına karşı savundu ve bu eylemi nedeniyle daha sonra Medal of Honor ile ödüllendirildi.

Bu tür bireysel direnişler, kuşatmanın askerî tarih açısından en fazla anlatılan yönlerinden biri haline geldi.

Fakat 55 günlük savunmanın başarısı yalnızca birkaç kahramanın cesaretiyle açıklanamaz. Asıl belirleyici unsur, savunmacıların:

  1. ortak bir savunma düzeni kurmaları,

  2. mevcut silahları dikkatli kullanmaları,

  3. savunma hattını sürekli tahkim etmeleri,

  4. saldırıların yoğunlaştığı bölgelere birlik kaydırmaları,

  5. yiyecek ve mühimmatı kontrollü tüketmeleri

olmuştur.


VI. Kuşatmacıların Üstünlüğüne Rağmen Neden Elçilik Bölgesi Düşmedi?

Bu soru 55 Gün olayının en önemli askerî problemlerinden biridir.

Çin tarafının insan gücü bakımından büyük bir üstünlüğü bulunuyordu. Ancak sayısal üstünlük tek başına zafer getirmedi.

Bunun birkaç nedeni vardı.

1. Savunma mevzilerinin niteliği

Elçilik bölgesindeki yapılar savunma amacıyla yeniden düzenlendi. Sokaklar ve binalar barikatlarla birbirinden ayrıldı.

2. Çok uluslu savunma

Britanya, Amerika Birleşik Devletleri, Fransa, Rusya, Japonya, İtalya, Almanya ve Avusturya-Macaristan gibi devletlerin personeli aynı savunma alanında birlikte savaştı.

3. Çin tarafındaki komuta ve siyaset sorunu

Qing yönetimi açısından mesele yalnızca askerî değildi. Saray, bir yandan Boxer hareketini kullanmak isterken diğer yandan yabancı devletlerle tamamen geri dönüşsüz bir savaşa girmekten çekiniyordu.

Bu nedenle saldırıların sürekliliği ve koordinasyonu konusunda sorunlar yaşandı.

4. Yaklaşan yardım ordusu

Savunmacılar için en önemli psikolojik unsur, dışarıdan bir kurtarma ordusunun geleceği beklentisiydi.

Bu beklenti, kuşatmanın sonuna doğru savunmanın moral gücünü korumasında önemli rol oynadı.


VII. Seymour Seferi ve İlk Kurtarma Girişimi

Pekin'deki yabancıların kuşatma altında olduğu haberinin yayılması üzerine yabancı devletler bir kurtarma kuvveti oluşturdu.

İngiliz Amiral Edward Seymour komutasındaki uluslararası kuvvet Haziran ayında Tianjin'den Pekin'e doğru ilerlemeye başladı.

Seymour'un kuvvetinde İngiliz, Alman, Rus, Fransız, Japon, İtalyan, Avusturya-Macaristan ve Amerikan askerleri bulunuyordu. Amerikan Deniz Kuvvetleri tarihine göre kuvvetin toplam mevcudu yaklaşık 2.066 askerdi.

Ancak bu sefer başarısız oldu.

Demiryolu hatlarının Boxerlar tarafından tahrip edilmesi, Çin kuvvetlerinin direnişi ve lojistik sorunlar nedeniyle Seymour kuvveti Pekin'e ulaşamadı ve Tianjin'e geri çekilmek zorunda kaldı.

Bu başarısızlık Pekin'deki kuşatmacıların moralini yükseltirken elçilik bölgesindeki savunmacıların durumunu daha da kritik hale getirdi.


VIII. Tianjin'in Ele Geçirilmesi ve İkinci Kurtarma Ordusu

Seymour seferinin başarısızlığından sonra yabancı devletler çok daha büyük bir askerî harekât hazırladı.

Bu kez hedef yalnızca Pekin'deki elçilikleri kurtarmak değil, Tianjin'den Pekin'e kadar uzanan hattı askerî olarak ele geçirmekti.

Sekiz Devlet İttifakı olarak bilinen koalisyonda:

  • İngiltere,

  • Fransa,

  • Almanya,

  • Rusya,

  • Amerika Birleşik Devletleri,

  • Japonya,

  • İtalya,

  • Avusturya-Macaristan

yer alıyordu.

İttifak kuvvetleri Temmuz ve Ağustos aylarında kuzeye doğru ilerledi.

Çin kuvvetleri Tianjin'de ve daha kuzeyde çeşitli noktalarda direniş gösterdiyse de ittifak ordusu giderek Pekin'e yaklaştı.

National Army Museum kayıtlarına göre Çin kuvvetleri Tianjin'in ardından Beicang ve Yangcun bölgelerinde de yenilgiye uğradı; ittifak ordusu ağır sıcaklık, hastalık ve yorgunluk gibi sorunlara rağmen Pekin'e doğru ilerledi.





IX. 14 Ağustos: Pekin'e Giriş

Kuşatmanın kaderini belirleyen son aşama Ağustos ayının ortasında yaşandı.

İttifak kuvvetleri Pekin'e yaklaşırken Çin savunması çözülmeye başladı.

14 Ağustos 1900'da uluslararası kuvvetler Pekin'e girdi ve elçilik bölgesine ulaştı.

Böylece 55 günlük kuşatma sona erdi.

Kuşatma altındaki insanlar açısından bu an büyük bir kurtuluş anlamına geliyordu. Ancak Pekin açısından savaş henüz bitmiş değildi.

Tam tersine, bundan sonra şehir yabancı orduların işgaline ve ağır yağma olaylarına maruz kalacaktı.


X. Pekin'in İşgali

İttifak kuvvetlerinin Pekin'e girmesiyle Qing yönetiminin başkent üzerindeki fiilî kontrolü çöktü.

İmparatoriçe Dowager Cixi ve saray çevresi Pekin'den ayrılarak batıya kaçtı.

Yabancı kuvvetlerin şehri ele geçirmesinden sonra yağma ve zor kullanma olayları meydana geldi. Pekin'in sarayları, konakları, tapınakları ve diğer kültürel varlıkları büyük zarar gördü.

Bu nedenle 55 Gün olayını yalnızca “kahramanca bir elçilik savunması” şeklinde anlatmak tarihsel gerçekliğin önemli bir kısmını dışarıda bırakır.




Kuşatmanın savunmacıları açısından olay bir hayatta kalma mücadelesiyken, Çin toplumu açısından aynı olay yabancı işgalinin ve ulusal egemenliğin daha da aşınmasının sembolü haline geldi.


XI. Boxer Protokolü ve Sonuçları

1900 yılında yaşanan askerî yenilgi Qing Hanedanı için ağır sonuçlar doğurdu.

1901 yılında imzalanan Boxer Protokolü, Çin'in yabancı devletlere karşı önemli mali ve siyasi yükümlülükler üstlenmesine neden oldu.

Yabancı devletler tazminat talep etti ve Pekin'deki diplomatik bölgenin güvenliği bakımından çok geniş ayrıcalıklar elde etti.

Böylece 55 günlük kuşatma yalnızca askerî bir olay olarak kalmadı; Çin'in egemenlik krizini daha da derinleştiren bir dönüm noktası oldu.


XII. 55 Günün Tarihsel Önemi

Pekin'deki 55 günlük kuşatma birkaç açıdan önem taşımaktadır.

A. Emperyalizmin sembolü

Olay, XIX. yüzyıl sonunda Çin'in yabancı devletlerin ekonomik, askerî ve diplomatik baskısı altında bulunduğunu açık biçimde gösterdi.

B. Çin milliyetçiliğinin gelişimi

Boxer hareketinin yöntemleri son derece tartışmalı ve çoğu zaman şiddet içerikli olsa da hareketin ortaya çıkışında yabancı nüfuzuna karşı tepkinin önemli bir rolü vardı.

C. Qing Hanedanı'nın zayıflığı

Pekin'in yabancı ordular tarafından işgal edilmesi, Qing yönetiminin askerî ve siyasal zafiyetini gözler önüne serdi.

D. Japonya'nın yükselişi

Sekiz Devlet İttifakı içerisindeki Japon askerî gücünün etkinliği, Japonya'nın Doğu Asya'da yükselen büyük güç konumunu da ortaya koydu.

E. Uluslararası müdahalenin niteliği

Olay, “yabancı vatandaşların kurtarılması” amacıyla başlayan uluslararası askerî müdahalenin nasıl daha geniş bir işgal ve cezalandırma hareketine dönüşebileceğinin tarihsel örneklerinden biridir.


XIII. 55 Gün Efsanesi ve Gerçekliği

Pekin'deki kuşatma daha sonra Batı dünyasında olağanüstü bir kahramanlık anlatısına dönüştürüldü.

Özellikle 1963 tarihli 55 Days at Peking filmi, olayı geniş kitlelere ulaştırdı. Film, tarihsel olaylardan hareket etmekle birlikte karakterler, olayların sıralanışı ve bazı askerî gelişmeler bakımından dramatik kurguya önemli ölçüde yer vermektedir.

Gerçek tarih ise Hollywood anlatısından çok daha karmaşıktır.

Kuşatmada gerçekten olağanüstü bir savunma gerçekleştirilmiştir. Ancak aynı zamanda:

  • Çin'deki yabancı müdahalesi,

  • misyoner faaliyetleri,

  • Boxerların yabancı ve Çinli Hristiyanlara yönelik şiddeti,

  • Qing yönetiminin tutumu,

  • emperyalist devletlerin askerî müdahalesi,

  • Pekin'in işgali,

  • yağma ve kültürel varlıkların tahribi

aynı tarihsel tablonun parçalarıdır.

Dolayısıyla 55 Gün, yalnızca “Çinlilerin yabancılara saldırdığı ve yabancıların kahramanca direndiği” basit bir savaş değildir.


Sonuç

1900 yılındaki Pekin 55 Gün Kuşatması, modern Çin tarihinin en dramatik hadiselerinden biridir. 20 Haziran'da başlayan kuşatma, 14 Ağustos'ta Sekiz Devlet İttifakı ordusunun Pekin'e ulaşmasıyla sona ermiş; diplomatik bölgedeki yabancılar ve Çinli Hristiyanlar 55 gün boyunca son derece zor şartlarda hayatta kalmaya çalışmıştır.

Kuşatma askerî açıdan küçük bir bölgedeki savunma savaşı gibi görünse de gerçekte çok daha büyük bir tarihsel çatışmanın parçasıdır. Bir tarafta Çin toplumunda giderek güçlenen yabancı karşıtlığı ve ulusal egemenlik arayışı, diğer tarafta Çin üzerindeki ekonomik ve siyasi nüfuzlarını korumak isteyen büyük devletler bulunuyordu.

Bu nedenle Pekin'deki 55 gün, Çin'in XIX. yüzyıl boyunca yaşadığı “ulusal aşağılanma” döneminin en çarpıcı sembollerinden biri olarak değerlendirilebilir.

Kuşatmanın sona ermesi yabancı elçilikleri kurtarmış; ancak Çin'in sorunlarını çözmemiştir. Aksine, Pekin'in işgali ve ardından gelen Boxer Protokolü Qing Hanedanı'nın itibarını daha da zayıflatmış ve Çin'deki siyasi dönüşüm sürecini hızlandırmıştır.

Nitekim yalnızca on yıl sonra, 1911 Devrimi Qing Hanedanı'nı tarih sahnesinden silecektir.

Bu bakımdan 55 Gün, yalnızca 55 günlük bir kuşatma değil; eski Çin ile modern Çin arasındaki kırılmanın habercisi olan bir savaş olarak görülmelidir.


19 Ağustos 2026 Çarşamba

Kırım Savaşı

 

KIRIM SAVAŞI (1853-1856): OSMANLI DEVLETİ, RUSYA VE AVRUPA GÜÇ DENGESİ

Öz

1853-1856 yılları arasında meydana gelen Kırım Savaşı, XIX. yüzyıl Avrupa tarihinin en önemli askerî ve diplomatik çatışmalarından biridir. Savaş, görünüşte Osmanlı Devleti ile Rusya arasında başlayan bir ihtilafın sonucunda ortaya çıkmış olmakla birlikte, kısa sürede İngiltere, Fransa ve Piyemonte-Sardinya’nın Osmanlı Devleti yanında savaşa katılmasıyla geniş çaplı bir Avrupa savaşına dönüşmüştür. Çatışmanın temelinde Osmanlı Devleti’nin giderek zayıflaması, Rusya’nın Karadeniz ve Boğazlar üzerinden sıcak denizlere ulaşma politikası, Balkanlar üzerindeki Rus nüfuzunun genişlemesi ve Avrupalı büyük devletlerin Osmanlı topraklarının geleceğine ilişkin kaygıları bulunmaktaydı. Mübarek Makamlar meselesi ise bu geniş jeopolitik rekabetin görünür hâle gelmesini sağlayan yakın nedenlerden biri olmuştur.

Savaşın sonucunda Rusya askerî ve diplomatik bakımdan önemli bir gerileme yaşamış; 30 Mart 1856 tarihli Paris Antlaşması ile Karadeniz tarafsızlaştırılmış ve Rusya'nın Karadeniz'deki askerî üstünlüğü sınırlandırılmıştır. Osmanlı Devleti ise Avrupa devletler hukukunun bir parçası olarak kabul edilmiş ve toprak bütünlüğü Avrupa devletlerinin ortak güvencesi altına alınmıştır. Bununla birlikte savaş, Osmanlı Devleti açısından ağır mali sonuçlar doğurmuş, dış borçlanma sürecini hızlandırmış ve 1856 Islahat Fermanı'nın hazırlanmasında önemli bir uluslararası baskı unsuru oluşturmuştur. Bu yönleriyle Kırım Savaşı, Osmanlı Devleti'nin XIX. yüzyıldaki dönüşümünde yalnızca askerî değil, diplomatik, hukuki, ekonomik ve toplumsal sonuçlar doğuran bir dönüm noktasıdır.

Anahtar Kelimeler: Kırım Savaşı, Osmanlı Devleti, Rusya, Şark Meselesi, Paris Antlaşması, Boğazlar, Karadeniz, Islahat Fermanı.

Giriş

Kırım Savaşı, XIX. yüzyılın ortalarında Avrupa'nın siyasal düzenini ve Osmanlı Devleti'nin uluslararası sistem içerisindeki konumunu doğrudan etkileyen önemli bir savaş olarak kabul edilmektedir. 1853 yılında Osmanlı Devleti ile Rusya arasında başlayan savaş, 1854 yılında İngiltere ve Fransa'nın Osmanlı Devleti lehine savaşa katılmasıyla uluslararası bir nitelik kazanmış, 1855 yılında Piyemonte-Sardinya'nın da müttefiklere katılmasıyla Rusya karşısındaki koalisyon daha da genişlemiştir. Savaşın merkezî cephesi Kırım olmakla birlikte çatışmalar Karadeniz, Tuna havzası, Kafkasya, Baltık Denizi ve hatta Rusya'nın Uzak Doğu'daki limanlarına kadar uzanmıştır.

Kırım Savaşı'nı yalnızca Osmanlı-Rus ilişkileri çerçevesinde değerlendirmek, savaşın gerçek niteliğini açıklamak bakımından yetersizdir. Savaşın arka planında XIX. yüzyıl Avrupa güç dengesi, Rusya'nın yayılmacı siyaseti, İngiltere'nin Hindistan ve Akdeniz'e ulaşan ticaret yollarını koruma arzusu, Fransa'nın Avrupa'daki nüfuzunu yeniden tesis etme çabası ve Osmanlı Devleti'nin uluslararası sistemdeki konumuna ilişkin tartışmalar bulunmaktaydı. Nitekim savaşın temel meselelerinden biri Karadeniz ve Türk Boğazları üzerinde kurulacak siyasal ve askerî düzenin niteliğiydi.

Bu nedenle Kırım Savaşı, bir anlamda “Şark Meselesi”nin askerî boyutunun Avrupa güç dengesiyle kesiştiği noktayı temsil etmektedir.




I. Kırım Savaşı'na Giden Süreç

A. Şark Meselesi ve Rusya'nın Osmanlı Devleti'ne Yönelik Politikası

Osmanlı Devleti'nin XVIII. yüzyıldan itibaren askerî ve ekonomik bakımdan Avrupa devletleri karşısında güç kaybetmesi, Osmanlı topraklarının geleceğini Avrupa diplomasisinin temel meselelerinden biri hâline getirmiştir. Tarih literatüründe “Şark Meselesi” olarak adlandırılan bu sorun, esas itibarıyla Osmanlı Devleti'nin zayıflaması karşısında Avrupa devletlerinin nasıl bir politika izleyecekleri ve Osmanlı topraklarının geleceğinin nasıl şekilleneceği sorunuydu.

Rusya açısından ise Osmanlı Devleti'nin zayıflaması özellikle stratejik bir fırsat meydana getiriyordu. Rusya'nın Karadeniz'e çıkması ve Boğazlar üzerinden Akdeniz'e ulaşması, XVIII. yüzyıldan itibaren Rus dış politikasının önemli hedeflerinden biri hâline gelmişti. Rusya'nın sıcak denizlere ulaşma siyaseti, Osmanlı Devleti'nin toprak bütünlüğünü doğrudan tehdit etmekteydi.

1833 Hünkâr İskelesi Antlaşması Rusya'nın Boğazlar üzerindeki nüfuzunu önemli ölçüde artırmış, ancak 1841 Londra Boğazlar Sözleşmesi ile Boğazların barış zamanında savaş gemilerine kapalı tutulması ilkesi yeniden tesis edilmiştir. Böylece Boğazlar meselesi yalnızca Osmanlı-Rus ilişkilerinin değil, bütün Avrupa devletlerinin ortak meselesi hâline gelmiştir.



B. Mübarek Makamlar Meselesi

Kırım Savaşı'nın görünürdeki yakın nedenlerinden biri Kudüs ve çevresindeki Hristiyan kutsal mekânları üzerindeki haklar konusunda Rusya ile Fransa arasında ortaya çıkan rekabettir. Osmanlı Devleti, Katolik ve Ortodoks cemaatlerin kutsal mekânlara ilişkin talepleri arasında denge kurmaya çalışmıştır.

Rus Çarı I. Nikola ise bu meseleyi Osmanlı Devleti üzerindeki nüfuzunu artırmak için kullanmıştır. 1853 yılında Prens Aleksandr Mençikof'un İstanbul'a gönderilmesi ve Rusya'nın Osmanlı Devleti'nden Ortodoksların haklarını güvence altına alan geniş kapsamlı taleplerde bulunması, diplomatik krizi derinleştirmiştir. Rus taleplerinin Osmanlı Devleti tarafından kabul edilmemesi üzerine Rus ordusu Eflak ve Boğdan'ı işgal etmiştir.

Böylece başlangıçta dinî nitelikte görünen bir anlaşmazlık, kısa süre içerisinde egemenlik ve güç dengesi meselesine dönüşmüştür.

II. Osmanlı-Rus Savaşının Başlaması

Rusya'nın Eflak ve Boğdan'ı işgali Osmanlı Devleti açısından kabul edilemez bir gelişmeydi. Osmanlı yönetimi diplomatik yollarla sorunun çözülmesi için girişimlerde bulunmuş, ancak sonuç alınamayınca savaş kaçınılmaz hâle gelmiştir.

Osmanlı ordusunun Tuna cephesindeki harekâtı başlangıçta Rusya'nın ilerlemesini sınırlamayı amaçlamıştır. Ancak savaşın seyrini değiştiren en önemli olaylardan biri 30 Kasım 1853 tarihinde gerçekleşen Sinop Baskını olmuştur.

Rus donanmasının Sinop'ta Osmanlı filosunu imha etmesi, İngiltere ve Fransa kamuoyunda büyük tepki meydana getirmiştir. İngiltere ve Fransa, Rusya'nın Karadeniz'deki askerî üstünlüğünün Osmanlı Devleti'nin varlığı ve Avrupa güç dengesi açısından ciddi bir tehdit oluşturduğunu değerlendirmiştir. Sonuç olarak iki devlet 1854 yılında Osmanlı Devleti'nin yanında savaşa katılmıştır.

III. İngiltere ve Fransa'nın Savaşa Katılması

İngiltere'nin savaşa katılmasının temelinde Osmanlı Devleti'ne yönelik özel bir bağlılıktan ziyade Avrupa güç dengesi ve stratejik çıkarlar bulunmaktaydı. Rusya'nın Karadeniz'de güçlenmesi, Boğazlar üzerinde nüfuz kurması ve Akdeniz'e doğru ilerlemesi İngiltere açısından ciddi bir tehdit olarak görülüyordu.

Fransa'nın savaşa katılması ise III. Napolyon dönemindeki Avrupa politikasının bir sonucu olarak değerlendirilmelidir. Fransa, Kırım Savaşı vasıtasıyla Avrupa diplomasisinde yeniden etkili bir aktör hâline gelmek istemiştir. Osmanlı Devleti ile Fransa arasındaki tarihsel ilişkiler de bu yakınlaşmayı kolaylaştırmıştır. Nitekim savaşın ilerleyen dönemlerinde Osmanlı-Fransız ilişkilerinin yalnızca askerî alanda değil, diplomatik alanda da geliştiği görülmektedir.

Dolayısıyla Osmanlı Devleti, Rusya karşısında İngiltere ve Fransa'nın desteğini elde ederek savaşın başlangıcındaki diplomatik yalnızlığını önemli ölçüde ortadan kaldırmıştır.

IV. Kırım Cephesi ve Sivastopol Kuşatması

Kırım Savaşı'nın en önemli askerî harekâtı Kırım Yarımadası'nda gerçekleşmiştir. Müttefik kuvvetler, Rus Karadeniz filosunun en önemli üssü olan Sivastopol'u hedef almıştır.

1854 yılında Kırım'a çıkan müttefik orduları Alma Muharebesi'nde Rus ordusunu mağlup etmiş ve Sivastopol kuşatmasını başlatmıştır. Kuşatma yaklaşık bir yıl sürmüş ve savaşın kaderini belirleyen temel askerî olaylardan biri olmuştur.

Sivastopol'un düşmesi Rusya açısından ağır bir askerî ve stratejik darbe meydana getirmiştir. Bunun yanında Rusya'nın yalnızca Kırım'da değil, Baltık ve Pasifik bölgelerinde de baskı altında kalması savaşın Rusya açısından çok cepheli bir mücadeleye dönüşmesine yol açmıştır.

Kırım Savaşı'nın önemli özelliklerinden biri de modern savaş teknolojilerinin yoğun biçimde kullanılmasıdır. Telgraf, buharlı gemiler, demiryolları, modern topçuluk ve büyük miktarlarda askerî malzemenin uzak mesafelere taşınması savaşın karakterini değiştirmiştir. Bu nedenle Kırım Savaşı, modern endüstriyel savaşın erken örneklerinden biri olarak değerlendirilmektedir.

V. Kırım Savaşı ve Osmanlı Ordusu

Kırım Savaşı, Osmanlı ordusunun XIX. yüzyıldaki dönüşümünün de önemli bir sınavı olmuştur.

Tanzimat döneminde gerçekleştirilen askerî reformlara rağmen Osmanlı ordusu modern Avrupa orduları karşısında önemli sorunlarla karşılaşmıştır. Buna rağmen Osmanlı birlikleri özellikle Tuna ve Kafkasya cephelerinde Rusya'ya karşı mücadelede önemli başarılar elde etmiştir.

Kırım Savaşı'nın Osmanlı tarihindeki önemi yalnızca kazanılan veya kaybedilen muharebeler üzerinden değerlendirilemez. Savaş, Osmanlı askerî teşkilatının, lojistik sisteminin, mali yapısının ve merkezî yönetim kapasitesinin sınırlarını ortaya çıkarmıştır.

Savaşın finansmanı için dış kaynaklara başvurulması, Osmanlı Devleti'nin ekonomik bağımlılığını artıran gelişmelerin başlangıç noktalarından biri olmuştur. Candan Badem'in çalışması da savaşın Osmanlı ekonomisi, maliyesi ve toplumu üzerindeki etkilerini özellikle vurgulamaktadır.

VI. Avusturya'nın Tutumu ve Rusya'nın Diplomatik Yalnızlığı

Kırım Savaşı'nın yalnızca cephede kazanılmadığı, diplomasi alanında da önemli bir mücadele yürütüldüğü görülmektedir.

Avusturya savaş sırasında doğrudan Osmanlı Devleti'nin yanında savaşa katılmamış olmakla birlikte Rusya'nın karşısında konumlanmıştır. Özellikle Rusya'nın Eflak ve Boğdan'dan çekilmesi konusunda baskı uygulamış ve bu bölgelerin Avusturya tarafından geçici olarak denetlenmesini sağlamıştır.

Bu durum Rusya açısından önemli bir diplomatik sorun meydana getirmiştir. Rusya, geleneksel müttefiki Avusturya'nın desteğini kaybetmiş ve giderek Avrupa'da yalnızlaşmıştır.

Dolayısıyla Rusya'nın yenilgisi yalnızca Sivastopol'un düşüşünün sonucu değildir. Rusya'nın Avrupa diplomasi sisteminde giderek yalnızlaştırılması da savaşın sonucunu belirleyen temel faktörlerden biridir.

VII. Paris Antlaşması

Kırım Savaşı 30 Mart 1856 tarihinde Paris Antlaşması'nın imzalanmasıyla sona ermiştir. Antlaşmaya Osmanlı Devleti, Rusya, İngiltere, Fransa, Avusturya, Prusya ve Piyemonte-Sardinya katılmıştır.

Paris Antlaşması'nın Osmanlı Devleti açısından en önemli sonucu, Osmanlı Devleti'nin Avrupa devletler sisteminin bir parçası olarak kabul edilmesidir.

Antlaşmanın 7. maddesi Osmanlı Devleti'nin Avrupa kamu hukukundan ve Avrupa devletler ailesinden yararlanacağını ifade eden önemli bir düzenleme içermiştir. Böylece Osmanlı Devleti'nin Avrupa devletler sistemi içerisindeki statüsü güçlendirilmiştir.

Bunun yanında Karadeniz tarafsız hâle getirilmiş, Rusya ve Osmanlı Devleti'nin Karadeniz'de savaş gemisi bulundurması ve askerî tersaneler kurması sınırlandırılmıştır. Boğazların savaş gemilerine kapalılığı ilkesi de yeniden teyit edilmiştir.

Bu düzenlemeler, Rusya'nın Karadeniz'deki askerî üstünlüğünü önemli ölçüde sınırlandırmıştır.

VIII. Paris Antlaşması ve Uluslararası Hukuk

Kırım Savaşı'nın sonuçları uluslararası hukuk bakımından da dikkat çekicidir.

Paris Antlaşması, Avrupa devletler sisteminin kolektif biçimde Osmanlı Devleti'nin toprak bütünlüğüyle ilgilenmesinin önemli bir örneğini oluşturmuştur. Aynı zamanda Rusya'nın Osmanlı Devleti'ndeki Ortodoks Hristiyanlar üzerinde tek taraflı bir koruma veya müdahale hakkına sahip olduğu yönündeki iddiası reddedilmiştir.

Böylece Osmanlı Devleti'ndeki gayrimüslimlerin statüsü, Rusya'nın tek taraflı müdahale gerekçesi olmaktan çıkarılmaya çalışılmıştır.

Bu açıdan Kırım Savaşı, yalnızca bir askerî çatışma değil, aynı zamanda XIX. yüzyıl Avrupa'sında egemenlik, müdahale, devletlerin eşitliği ve uluslararası düzen meselelerinin yeniden tartışıldığı bir dönemdir.

IX. Kırım Savaşı ve Islahat Fermanı

Kırım Savaşı'nın Osmanlı Devleti bakımından en önemli siyasi sonuçlarından biri 1856 Islahat Fermanı'dır.

Savaş sırasında Osmanlı Devleti'nin yanında yer alan İngiltere ve Fransa, Osmanlı Devleti'nin gayrimüslim tebaasının statüsü konusunda reformlar yapılmasını istemişlerdir. Osmanlı yönetimi ise bu talepler doğrultusunda 1856 yılında Islahat Fermanı'nı ilan etmiştir.

Bununla birlikte Islahat Fermanı'nın yalnızca Avrupalı devletlerin baskısının ürünü olarak değerlendirilmesi eksik olacaktır. Tanzimat döneminde başlayan merkezîleşme ve hukuk reformları süreci zaten Osmanlı devlet yönetiminin temel gündemlerinden biriydi. Kırım Savaşı ise bu dönüşümü hızlandıran ve uluslararası bir boyuta taşıyan önemli bir faktör olmuştur.

Nitekim Kırım Savaşı'nın Osmanlı modernleşmesi üzerindeki etkisi, modern literatürde özellikle vurgulanan konulardan biridir. Badem'in çalışması savaşın Osmanlı devlet ve toplumunda modernleşme süreci bakımından önemli bir rol oynadığını ileri sürmektedir.

X. Kırım Savaşı'nın Osmanlı Maliyesi Üzerindeki Etkileri

Savaşın en ağır sonuçlarından biri mali alanda ortaya çıkmıştır.

Osmanlı Devleti savaşın yüksek maliyetlerini karşılamak amacıyla dış borçlanmaya başvurmuştur. Bu gelişme Osmanlı maliyesinin Avrupa finans piyasalarına daha fazla bağlanmasına yol açmıştır.

Kısa vadede savaşın finansmanını sağlayan dış borçlar, uzun vadede Osmanlı Devleti'nin mali bağımsızlığı açısından ciddi sorunlar meydana getirmiştir. Böylece Kırım Savaşı, 1870'li yıllarda ortaya çıkacak mali krizin ve nihayetinde Düyûn-ı Umûmiye sistemine uzanan sürecin önemli aşamalarından biri hâline gelmiştir.

Bu nedenle Kırım Savaşı'nın Osmanlı tarihi açısından paradoksal bir niteliği vardır: Osmanlı Devleti savaş sonunda diplomatik bakımdan güçlenmiş görünürken ekonomik bakımdan daha fazla dış bağımlılığa sürüklenmiştir.

XI. Kırım Savaşı'nın Avrupa Güç Dengesi Bakımından Sonuçları

Kırım Savaşı'nın en önemli sonuçlarından biri Rusya'nın Avrupa'daki nüfuzunun geçici olarak sınırlandırılmasıdır.

1815 Viyana Kongresi sonrasında Avrupa siyasetinde önemli bir ağırlığa sahip olan Rusya, Kırım Savaşı sonucunda ciddi bir diplomatik ve askerî prestij kaybına uğramıştır.

Paris Antlaşması, Rusya'nın Karadeniz'deki askerî gücünü sınırlarken Avrupa devletlerinin Osmanlı Devleti'nin geleceği üzerindeki ortak müdahale mekanizmasını güçlendirmiştir. Antlaşma, 1815 sonrasında oluşan Avrupa düzeninin önemli ölçüde yeniden şekillenmesine yol açan gelişmelerden biri olarak değerlendirilmektedir.

Bununla birlikte Kırım Savaşı'nın yarattığı düzen kalıcı olmamıştır. Rusya, 1870 yılında Paris Antlaşması'nın Karadeniz'e ilişkin hükümlerini tek taraflı olarak tanımadığını ilan etmiş ve Avrupa devletleri 1871 Londra Konferansı'nda bu değişikliği kabul etmek zorunda kalmıştır.

Dolayısıyla Kırım Savaşı Rusya'nın yayılmasını sona erdirmemiş, yalnızca belirli bir süre için sınırlandırmıştır.

XII. Kırım Savaşı'nın Modern Savaş Tarihindeki Yeri

Kırım Savaşı, askerî tarih bakımından da özel bir öneme sahiptir.

Savaş sırasında telgrafın kullanılması, demiryollarının askerî lojistikte etkin biçimde devreye sokulması, buharlı gemilerin yaygınlaşması ve modern savaş muhabirliğinin gelişmesi, savaşın kamuoyu tarafından daha yakından izlenmesini sağlamıştır.

Özellikle İngiliz gazetecilerin Kırım'dan gönderdikleri haberler, savaşın cephe gerisindeki koşullarının Avrupa kamuoyunda tartışılmasına yol açmıştır. Florence Nightingale'in hemşirelik faaliyetleri de savaşın toplumsal hafızasında kalıcı bir iz bırakmıştır.

Böylece Kırım Savaşı, geleneksel savaş anlayışından modern endüstriyel savaş anlayışına geçişin önemli örneklerinden biri hâline gelmiştir. Telgraf, demiryolu, buharlı ve zırhlı gemiler ile büyük ölçekli lojistik operasyonlar savaşın niteliğini değiştirmiştir.

XIII. Kırım Savaşı'nın Genel Değerlendirmesi

Kırım Savaşı'nın sonuçları Osmanlı Devleti bakımından tek yönlü değildir.

Bir taraftan Osmanlı Devleti, Rusya'nın askerî ve diplomatik baskısını kırmış; İngiltere ve Fransa gibi dönemin büyük güçlerinin desteğini kazanmış ve Paris Antlaşması ile Avrupa devletler sistemi içerisinde daha güçlü bir diplomatik statü elde etmiştir.

Diğer taraftan savaş, Osmanlı maliyesini ağır bir borç yükü altına sokmuş, Avrupa devletlerinin Osmanlı iç meselelerine müdahalesini artırmış ve Osmanlı Devleti'nin dış politikada büyük devletlerin desteğine daha fazla ihtiyaç duymasına neden olmuştur.

Bu nedenle Kırım Savaşı'nın Osmanlı Devleti açısından “zafer” olarak nitelendirilmesi kadar “bağımlılığın başlangıç noktalarından biri” olarak değerlendirilmesi de mümkündür.

Savaşın gerçek paradoksu burada ortaya çıkmaktadır: Osmanlı Devleti cephede Rusya'ya karşı galip gelen koalisyonun parçası olmuş, ancak savaş sonrasında ekonomik ve diplomatik açıdan Avrupa devletlerine daha fazla bağımlı hâle gelmiştir.

Sonuç

Kırım Savaşı, XIX. yüzyıl Osmanlı tarihinin en önemli kırılma noktalarından biridir. Savaşın ortaya çıkışında Mübarek Makamlar meselesi önemli bir tetikleyici olmakla birlikte, savaşın gerçek nedenleri çok daha derinde bulunmaktadır. Rusya'nın Karadeniz ve Boğazlar üzerinden sıcak denizlere ulaşma siyaseti, Osmanlı Devleti'nin zayıflaması, Şark Meselesi ve Avrupa güç dengesi savaşın temel dinamiklerini oluşturmuştur.

Savaşın İngiltere ve Fransa'nın Osmanlı Devleti yanında çatışmaya katılmasıyla Avrupa savaşına dönüşmesi, Osmanlı meselesinin artık yalnızca Osmanlı-Rus ilişkileri çerçevesinde çözülemeyeceğini göstermiştir. Osmanlı Devleti'nin toprak bütünlüğü Avrupa güç dengesi bakımından stratejik bir önem kazanmıştır.

1856 Paris Antlaşması ise savaşın diplomatik sonucunu oluşturmuştur. Karadeniz'in tarafsızlaştırılması, Boğazlar rejiminin yeniden teyit edilmesi ve Rusya'nın Osmanlı topraklarındaki tek taraflı koruma iddialarının sınırlandırılması, Avrupa devletler hukukunun gelişimi bakımından dikkat çekici sonuçlar doğurmuştur. Antlaşma aynı zamanda Osmanlı Devleti'ni Avrupa devletler sistemi içerisinde daha açık biçimde konumlandırmıştır.

Bununla birlikte Kırım Savaşı Osmanlı Devleti için uzun vadede ağır mali ve siyasi sonuçlar meydana getirmiştir. Savaşın finansmanı için başvurulan dış borçlanma, Osmanlı ekonomisinin Avrupa finans sistemine bağımlılığını artırmış; savaş sonrasında ilan edilen Islahat Fermanı ise Osmanlı Devleti'nin iç hukuk düzeninin uluslararası diplomasinin konusu hâline gelmesine katkıda bulunmuştur.

Sonuç olarak Kırım Savaşı, yalnızca 1853-1856 yılları arasında Osmanlı Devleti ile Rusya arasında meydana gelen bir savaş değildir. Bu savaş; Osmanlı Devleti'nin Avrupa devletler sistemine eklemlenmesi, Rusya'nın geçici olarak sınırlandırılması, Karadeniz ve Boğazlar rejiminin uluslararasılaştırılması, modern savaş teknolojilerinin ortaya çıkışı ve Osmanlı modernleşmesinin hızlanması bakımından XIX. yüzyılın en önemli dönüm noktalarından biridir.

Bu nedenle Kırım Savaşı'nı anlamak, yalnızca Osmanlı-Rus ilişkilerini değil, XIX. yüzyıl Avrupa'sının güç dengesi ve uluslararası düzeninin nasıl şekillendiğini anlamak bakımından da zorunludur.

Seçilmiş Kaynakça

Badem, Candan, The Ottoman Crimean War (1853–1856) (Brill 2010).

Beydılli, Kemal, ‘Paris Antlaşması’ (2007) TDV İslâm Ansiklopedisi.

Birbudak, Togay Seçkin, ‘1853-1856 Kırım Harbi’nde Osmanlı-Avusturya İlişkileri’ (2018) 82(293) Belleten.

Demiray, Sami, ‘Kırım Savaşı ve Sonrası Osmanlı-Rusya İlişkileri’ (2021) 71 Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi.

Şimşek, Eyyub, Osmanlı-Fransız diplomatik ilişkileri ve Kırım Savaşı (1853-1856) (Karadeniz Teknik Üniversitesi doktora tezi 2018).

Temperley, Harold, ‘The Treaty of Paris of 1856 and Its Execution’ (1932) 4(4) The Journal of Modern History.

16 Ağustos 2026 Pazar

Doğu Türkistan

 

DOĞU TÜRKİSTAN SORUNU: TARİHÎ ARKA PLAN, UYGUR KİMLİĞİ, ÇİN POLİTİKALARI VE İNSAN HAKLARI BOYUTU

Giriş

Doğu Türkistan sorunu, Çin Halk Cumhuriyeti'nin kuzeybatısında bulunan ve Çin tarafından Sincan Uygur Özerk Bölgesi olarak adlandırılan coğrafyanın siyasî statüsü, Uygurların ve diğer Türkî toplulukların kimlik, kültür ve din özgürlükleri ile Çin merkezi yönetiminin güvenlik, egemenlik ve bütünlük politikaları etrafında şekillenen çok boyutlu bir meseledir.








“Doğu Türkistan” ve “Sincan” kavramları yalnızca coğrafi isimlendirme farklılıkları değildir. “Sincan” Çin'in resmî idarî terminolojisini; “Doğu Türkistan” ise özellikle Uygur milliyetçiliği ve bağımsızlık hareketleri içerisinde tarihî vatan ve siyasî kimlik ifade eden bir kavramı karşılamaktadır. Bu nedenle kullanılan terminoloji, meselenin siyasî perspektifine ilişkin önemli ipuçları taşımaktadır.

Bölge, tarih boyunca Çin, Türk, Moğol ve Orta Asya devletleri arasında siyasî rekabet alanı olmuş; özellikle Kaşgar, Yarkent, Hoten, Turfan ve İli havzaları Orta Asya tarihinin önemli merkezleri hâline gelmiştir. Modern dönemde ise bölgenin Çin Halk Cumhuriyeti'ne dahil edilmesiyle birlikte Uygur kimliği, Çin vatandaşlığı ve bölgesel özerklik arasındaki ilişki giderek daha tartışmalı bir hâle gelmiştir.

Özellikle 2017 sonrasında yaşanan gelişmeler, Doğu Türkistan meselesini yalnızca Çin'in iç güvenlik politikası olmaktan çıkararak uluslararası insan hakları gündeminin önemli başlıklarından biri hâline getirmiştir. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği'nin 2022 tarihli değerlendirmesi, bölgede uygulanan politikaların ciddi insan hakları ihlallerine yol açtığını ve bunların “özellikle insanlığa karşı suçlar olmak üzere uluslararası suçlar” teşkil edebileceğini belirtmiştir.



I. Doğu Türkistan'ın Tarihî ve Coğrafi Konumu

Doğu Türkistan, Orta Asya'nın doğu kesiminde, tarih boyunca Çin ile Orta Asya arasındaki geçiş bölgesini oluşturan stratejik bir coğrafyadır.

Bölgenin tarihî önemi büyük ölçüde üç faktörden kaynaklanmaktadır.

Birincisi, İpek Yolu üzerindeki konumudur. Çin'den Orta Asya'ya ve oradan İran, Hindistan ve Avrupa'ya uzanan ticaret yollarının önemli bir bölümü bu coğrafyadan geçmiştir.

İkincisi, bölgenin Orta Asya Türk dünyası ile Çin medeniyet alanı arasında bir geçiş bölgesi olmasıdır.

Üçüncüsü ise doğal kaynakları ve jeopolitik konumudur. Günümüzde Sincan, Çin'in Orta Asya, Rusya ve Güney Asya'ya açılan kapılarından biri olduğu gibi enerji kaynakları ve kara ulaşım projeleri bakımından da stratejik öneme sahiptir.

Bu nedenle Doğu Türkistan meselesini yalnızca etnik veya dinî bir mesele olarak değerlendirmek yeterli değildir. Bölgenin jeopolitiği, Çin'in güvenlik politikaları bakımından belirleyici bir faktördür.

II. Uygurlar ve Türk Kimliği

Uygurlar, Orta Asya'nın önemli Türk halklarından biridir.

Uygur dili, Türk dilleri ailesinin Karluk grubunda yer almaktadır ve tarihsel olarak Çağatay Türkçesi ile yakın ilişkiler içerisindedir. Uygur kültürü ise Türk, İslam ve Orta Asya medeniyetlerinin uzun tarihsel etkileşiminin sonucunda şekillenmiştir.

Bu nedenle Uygur kimliği yalnızca etnik bir aidiyetten ibaret değildir. Dil, tarih, İslam dini, edebiyat, müzik, mutfak ve gelenekler Uygur toplumsal kimliğinin önemli unsurlarını oluşturmaktadır.

Bu durum, Çin'in bölgeye ilişkin politikalarının neden kültürel ve dilsel boyutlarının da büyük tartışmalara yol açtığını açıklamaktadır.






III. Çin Hâkimiyetinin Tarihî Gelişimi

Bölgenin Çin ile ilişkileri oldukça eski olmakla birlikte, Çin'in bugünkü Sincan coğrafyası üzerindeki hâkimiyetinin tarih boyunca kesintisiz ve aynı yoğunlukta olduğunu söylemek mümkün değildir.

Özellikle Qing Hanedanı döneminde XVIII. yüzyılda bölgenin önemli kısmı Çin imparatorluk sisteminin kontrolü altına girmiştir. XIX. yüzyıl boyunca çeşitli isyanlar ve siyasî hareketler ortaya çıkmıştır.

1860'lı yıllarda Yakup Bey'in Kaşgar merkezli siyasî hâkimiyet kurması, bölgenin modern tarihindeki önemli gelişmelerden biridir.





XX. yüzyılda ise iki önemli bağımsızlık teşebbüsü meydana gelmiştir.

1933 yılında Kaşgar merkezli Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti ilan edilmiştir. Bu devlet kısa ömürlü olmuş ve 1934'te ortadan kalkmıştır. 1933–34 hareketinin ideologları, yalnızca dinî bir devlet kurma düşüncesinden hareket etmemiş; modern ulusal kimlik, siyasî bağımsızlık, temsili hükümet ve modernleşme gibi düşünceleri de savunmuştur.

1944 yılında ise İli bölgesinde ikinci bir Doğu Türkistan Cumhuriyeti ortaya çıkmıştır. Bu devlet özellikle Sovyetler Birliği'nin bölgedeki etkisi ve Çin'deki iç savaş koşullarıyla bağlantılı olarak gelişmiş; 1949'da Çin Komünist Partisi'nin iktidarı ele geçirmesiyle bölgenin siyasî statüsü yeniden değişmiştir.

Dolayısıyla Doğu Türkistan'ın modern siyasî tarihinde bağımsızlık düşüncesinin XX. yüzyılın ortalarından çok daha önce ortaya çıktığı görülmektedir.





IV. 1949 Sonrası ve Sincan Uygur Özerk Bölgesi

1949 yılında Çin Halk Cumhuriyeti'nin kurulması ve Çin Komünist Partisi'nin Çin ana karasında iktidarı ele geçirmesinin ardından bölge Çin Halk Cumhuriyeti'nin kontrolüne girmiştir.

1955 yılında Sincan Uygur Özerk Bölgesi kurulmuştur.

“Özerk bölge” statüsü teorik olarak Uygurların ve diğer azınlıkların kültürel ve idarî haklarını güvence altına almayı amaçlayan bir anayasal ve idarî çerçeve sunmaktadır. Bununla birlikte uygulamada özerklik ile merkezi yönetimin güvenlik ve siyasî kontrol politikaları arasındaki gerilim sürekli devam etmiştir.

Mao dönemindeki Büyük İleri Atılım ve Kültür Devrimi de bölgenin toplumsal ve kültürel yapısı üzerinde ağır sonuçlar meydana getirmiştir.

Daha sonraki dönemlerde Çin yönetimi bir taraftan ekonomik kalkınma, altyapı ve eğitim yatırımlarını artırırken diğer taraftan özellikle dinî ve siyasî faaliyetler üzerindeki kontrolü genişletmiştir.

V. 1990'lı Yıllardan İtibaren Güvenlik Politikaları

Doğu Türkistan meselesinin günümüzdeki biçimini kazanmasında 1990'lı yıllar kritik bir dönüm noktasıdır.

Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla Orta Asya'da bağımsız Türk cumhuriyetlerinin ortaya çıkması, Çin'in Sincan'a ilişkin güvenlik algısını da etkilemiştir.

Çin yönetimi bölgedeki ayrılıkçı hareketleri, İslami radikalizmi ve terörizmi önemli güvenlik tehditleri olarak değerlendirmeye başlamıştır.

1990'lı ve 2000'li yıllarda çeşitli şiddet olayları meydana gelmiştir. Çin yönetimi bunların önemli bölümünü “terörizm”, “ayrılıkçılık” veya “dini aşırılık” kategorileri altında değerlendirmiştir.

Çin'in resmî anlatısına göre bölgedeki güvenlik politikalarının temel amacı terörizm ve dini aşırılıkla mücadele etmek, toplumsal istikrarı sağlamak ve bölgenin ekonomik gelişmesini güvence altına almaktır. Çin hükümeti, 2019 tarihli beyaz kitabında özellikle 1990–2016 arasında çok sayıda terör eylemi gerçekleştirildiğini ve bu nedenle kapsamlı bir “terörizm ve aşırılıkla mücadele” politikası uygulandığını savunmaktadır.

Bu nedenle Doğu Türkistan meselesinin incelenmesinde, bölgede gerçekten terör saldırılarının ve silahlı şiddet olaylarının meydana geldiği tarihsel olgusunu göz ardı etmek doğru değildir.

Ancak asıl tartışma, bu güvenlik tehdidine karşı alınan tedbirlerin kapsamı, niteliği, ölçülülüğü ve belirli bir etnik veya dinî topluluğa yönelik kolektif sonuçları üzerinde yoğunlaşmaktadır.

VI. 2017 Sonrası Dönem: “Mesleki Eğitim Merkezleri”

2017 sonrasında Çin'in Sincan'daki politikaları önemli ölçüde sertleşmiştir.

Çin yönetimi çok sayıda kişinin “mesleki eğitim ve öğretim merkezleri” olarak adlandırdığı kurumlarda eğitim gördüğünü açıklamıştır.

Çin'in resmî açıklamalarına göre bu merkezlerin amacı terörizm ve dini aşırılığın önlenmesi, kişilerin hukuk bilgisi ve Çince dil becerilerinin geliştirilmesi ve meslek edinmelerinin sağlanmasıdır. Çin hükümeti bu uygulamayı “eğitim ve rehabilitasyon” politikası olarak tanımlamaktadır.

Ancak uluslararası insan hakları kuruluşları ve BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği aynı uygulamaları farklı değerlendirmiştir.

BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği'nin 31 Ağustos 2022 tarihli değerlendirmesinde, 2017–2019 döneminde söz konusu merkezler ve diğer tesislerde Uygurlar ile diğer çoğunlukla Müslüman topluluklardan kişilerin büyük ölçekli ve keyfî biçimde özgürlüklerinden mahrum bırakıldığı sonucuna ulaşılmıştır. Rapora göre ilgili hukuk ve politika çerçevesinin önemli sorunları devam etmektedir.

Bu nedenle “mesleki eğitim merkezleri” meselesi, Doğu Türkistan sorununun merkezindeki en önemli tartışma başlıklarından biridir.

VII. İnsan Hakları İhlalleri İddiaları

BM değerlendirmesinde bölgede çok sayıda temel hak bakımından ciddi sorunlar tespit edilmiştir.

Bunlar arasında:

  • keyfî özgürlükten yoksun bırakma,

  • işkence ve kötü muamele iddiaları,

  • din özgürlüğüne yönelik ağır kısıtlamalar,

  • hareket özgürlüğünün sınırlandırılması,

  • mahremiyet ve kişisel yaşam alanına yönelik yoğun gözetim,

  • ailelerin birbirinden ayrılması,

  • kültürel ve dilsel haklara ilişkin kısıtlamalar,

  • doğum kontrolü ve üreme hakları bakımından zorlayıcı uygulama iddiaları,

  • çalışma ve istihdam programlarında zorlama ve ayrımcılık iddiaları

olarak sıralanabilir.

BM raporu, söz konusu uygulamaların özellikle Uygurlar ve diğer çoğunlukla Müslüman topluluklar üzerinde ayrımcı sonuçlar doğurduğunu belirtmektedir. Ayrıca uygulamaların “özellikle insanlığa karşı suçlar olmak üzere uluslararası suçlar” teşkil edebileceği değerlendirilmiştir.

Burada hukuken önemli bir ayrım yapılmalıdır: “insanlığa karşı suç” ifadesinin kullanılması, otomatik olarak bir uluslararası mahkeme tarafından kesinleşmiş suçluluk kararı verildiği anlamına gelmez. BM raporu, mevcut bulguların uluslararası suçlar bakımından oluşturabileceği hukuki niteliği değerlendirmektedir.

VIII. Kültürel Asimilasyon Tartışması

Doğu Türkistan sorununda yalnızca fiziksel özgürlüklerin kısıtlanması değil, kültürel kimliğin korunması da önemli bir tartışma alanıdır.

Uygur dili, edebiyatı, dinî hayatı ve gelenekleri Uygur kimliğinin temel unsurlarıdır.

Çin yönetimi ise eğitim sisteminde standart Çince kullanımının artırılmasını, bunun ekonomik ve sosyal entegrasyon açısından gerekli olduğunu savunmaktadır. Çin'in resmî belgelerinde Uygurca ve diğer azınlık dillerinin hukuken korunmaya devam ettiği ileri sürülmektedir.

Buna karşılık insan hakları kuruluşları, özellikle eğitim ve kamu hayatında Çincenin ağırlığının artırılmasının Uygur dilinin kullanım alanını daralttığını ve bunun kültürel asimilasyon sürecine katkı sağladığını savunmaktadır. Amnesty International da son yıllardaki değerlendirmelerinde Uygurların hareket özgürlüğü, kültürel ifade ve dilsel hakları bakımından ciddi kısıtlamalar bulunduğunu belirtmektedir.

Dolayısıyla tartışmanın merkezinde şu soru bulunmaktadır:

Devletin ortak bir resmî dil ve eğitim politikası uygulama yetkisi nerede sona ermekte, azınlıkların kendi dilini ve kültürünü koruma hakkı nerede başlamaktadır?

Bu soru yalnızca Çin bakımından değil, çok uluslu bütün devletler bakımından önem taşıyan bir hukuk sorusudur.

IX. Gözetim Devleti ve Teknoloji

Doğu Türkistan'daki uygulamaların en dikkat çekici özelliklerinden biri de teknolojik gözetim sistemlerinin yaygın kullanımıdır.

Yüz tanıma sistemleri, kamera ağları, dijital veri toplama, telefon ve internet faaliyetlerinin izlenmesi ve çeşitli güvenlik uygulamaları bölgede geniş biçimde kullanılmıştır.

Bu sistemlerin amacı Çin açısından terörizm ve suçla mücadele iken, insan hakları kuruluşları bunların özellikle etnik ve dinî kimlik temelinde ayrımcı gözetim mekanizmasına dönüşmesinden endişe etmektedir.

Human Rights Watch, 2025 ve 2026 raporlarında keyfî tutuklama ve hapis, kitlesel gözetim, zorla çalıştırma, kültürel ve dinî baskı ile ailelerin ayrılması gibi uygulamaların devam ettiğini bildirmektedir.

Bu durum Doğu Türkistan'ı aynı zamanda modern teknolojinin insan hakları üzerindeki etkileri bakımından önemli bir laboratuvar hâline getirmektedir.

X. Zorla Çalıştırma İddiaları

Bölgedeki bir başka tartışma konusu çalışma politikalarıdır.

Çin yönetimi, bölgedeki istihdam programlarını yoksulluğun azaltılması ve ekonomik kalkınmanın sağlanması çerçevesinde açıklamaktadır.

Buna karşılık BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği, yoksulluğun azaltılması ve “aşırılığın önlenmesi” amacıyla uygulandığı belirtilen bazı iş ve istihdam programlarının zorlama ve dinî/etnik ayrımcılık unsurları içerebileceğine ilişkin göstergeler bulunduğunu belirtmiştir.

Human Rights Watch da 2026 Dünya Raporu'nda Uygurlara yönelik devlet destekli işgücü transfer programlarının zorla çalıştırma bakımından ciddi sorunlar doğurduğuna ilişkin araştırmaların devam ettiğini bildirmektedir.

Bu nedenle mesele yalnızca bölgesel insan hakları sorunu olmaktan çıkıp uluslararası tedarik zincirleri ve şirketlerin insan hakları sorumluluklarıyla da ilişkilendirilmiştir.

XI. Doğu Türkistan Sorununda Uluslararası Hukuk

Doğu Türkistan sorunu uluslararası hukuk açısından birkaç farklı düzlemde incelenebilir.

1. Devletlerin egemenliği

Çin, Sincan'ı kendi ülkesinin ayrılmaz bir parçası olarak kabul etmektedir. Uluslararası toplumun büyük bölümü de bölgenin Çin Halk Cumhuriyeti'nin egemenliği altında bulunduğunu kabul etmektedir.

Bu nedenle Doğu Türkistan'ın bağımsızlığı meselesi ile Uygurların insan haklarının korunması meselesi birbirinden ayrılmalıdır.

Bir kişinin veya topluluğun insan haklarının ihlal edildiğini ileri sürmek, zorunlu olarak belirli bir bağımsızlık hareketinin siyasî programının kabul edilmesini gerektirmez.

2. Kendi kaderini tayin hakkı

Uygurlar açısından en karmaşık hukukî meselelerden biri kendi kaderini tayin hakkıdır.

Uluslararası hukukta halkların kendi kaderini tayin hakkı temel bir ilke olarak kabul edilmekle birlikte, bunun her durumda tek taraflı bağımsızlık hakkına dönüştüğü söylenemez.

Özellikle sömürgecilik bağlamındaki dışsal kendi kaderini tayin hakkı ile mevcut devletler içerisinde siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel katılımı ifade eden içsel kendi kaderini tayin hakkı birbirinden ayrılmaktadır.

Bu nedenle Doğu Türkistan meselesinde uluslararası hukuk bakımından yalnızca “bağımsızlık hakkı” üzerinden hareket etmek yerine, Uygurların siyasal katılım, kültürel kimlik, dil, din ve eşitlik haklarının kapsamı da incelenmelidir.

3. İnsanlığa karşı suçlar

BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği'nin 2022 raporu, bölgede gerçekleştirilen bazı uygulamaların insanlığa karşı suç teşkil edebileceğini belirtmiştir.

Burada özellikle Roma Statüsü'nde düzenlenen insanlığa karşı suçlar bakımından sistematik veya yaygın saldırı, sivil nüfusa yönelme ve failin gerekli kastı gibi unsurların ayrıca incelenmesi gerekir.

Ancak Çin Roma Statüsü'ne taraf değildir. Bu durum Uluslararası Ceza Mahkemesi bakımından doğrudan yargı yetkisi sorunlarını gündeme getirmektedir.

XII. Çin'in Savunması

Doğu Türkistan sorununu akademik olarak ele alan bir çalışma Çin hükümetinin tezlerine de yer vermelidir.

Çin yönetiminin temel argümanları birkaç başlık altında toplanabilir.

İlk olarak Çin, bölgede uzun yıllar boyunca terörizm ve dinî aşırılıktan kaynaklanan ciddi güvenlik sorunları yaşandığını ileri sürmektedir.

İkinci olarak, eğitim ve meslek merkezlerinin tutuklama kampları değil, kişilerin eğitim aldığı ve topluma yeniden kazandırıldığı kurumlar olduğunu savunmaktadır.

Üçüncü olarak Çin, uyguladığı politikaların bölgenin ekonomik kalkınmasını hızlandırdığını ve toplumsal istikrarı sağladığını belirtmektedir.

Dördüncü olarak Çin, Batılı devletlerin ve insan hakları kuruluşlarının bölgeye ilişkin değerlendirmelerini siyasî önyargı ve “Çin karşıtlığı” ile ilişkilendirmektedir.

Çin'in 2019 tarihli beyaz kitabı, mesleki eğitim merkezlerinin hukuk bilgisi, standart Çince, meslekî beceriler ve aşırılıktan uzaklaştırma eğitimi verdiğini ve bu programların terörizmi azaltmada başarılı olduğunu savunmaktadır.

Bu tezler, Doğu Türkistan meselesinin yalnızca tek taraflı bir insan hakları anlatısı üzerinden değil, güvenlik-haklar dengesi çerçevesinde de incelenmesini gerekli kılmaktadır.

XIII. Çin'in Güvenlik Argümanının Sınırları

Bununla birlikte terörizmle mücadele, devletlere sınırsız yetki tanıyan bir hukuk alanı değildir.

Uluslararası insan hakları hukukunda terörizmle mücadele meşru bir devlet amacı olmakla birlikte, alınan tedbirlerin kanuna dayanması, meşru bir amaç taşıması, gerekli ve ölçülü olması ve ayrımcı nitelik taşımaması gerekir.

Dolayısıyla bölgede gerçekten terör saldırılarının meydana gelmiş olması, bütün bir etnik veya dinî topluluğun kolektif olarak şüpheli kabul edilmesini hukuken meşrulaştırmaz.

Bu nokta Doğu Türkistan tartışmasının en önemli hukukî sorunlarından biridir:

Terörizmle mücadele ile etnik ve dinî kimliğin bastırılması arasındaki sınır nerede çizilecektir?

BM'nin 2022 değerlendirmesinin önemi de burada ortaya çıkmaktadır. Rapora göre Çin'in terörizm ve aşırılıkla mücadele için oluşturduğu hukukî çerçeve geniş ve belirsiz kavramlara dayanmakta, bunun sonucunda yetkililere geniş takdir yetkisi tanınmakta ve yeterli bağımsız denetim bulunmamaktadır.

XIV. Türkiye ve Doğu Türkistan Meselesi

Doğu Türkistan meselesi Türkiye açısından ayrı bir önem taşımaktadır.

Bunun temelinde iki toplum arasındaki tarihî, kültürel ve dilsel yakınlık bulunmaktadır. Uygurlar Türk dilleri ailesine mensup bir dil konuşmakta ve tarihsel olarak Orta Asya Türk-İslam kültürünün önemli bir parçasını oluşturmaktadır.

Türkiye'de önemli bir Uygur diasporası da bulunmaktadır.

Bununla birlikte Türkiye'nin Çin ile ekonomik ve diplomatik ilişkileri, Doğu Türkistan konusunda izleyeceği politika bakımından karmaşık bir denge yaratmaktadır.

Türkiye'nin önündeki temel mesele, bir taraftan Çin ile diplomatik ilişkilerini sürdürürken diğer taraftan Uygurların kültürel, dinî ve insan haklarının korunmasına yönelik hassasiyetleri nasıl ifade edeceğidir.

Bu nedenle Türkiye bakımından en makul yaklaşımın, meseleyi yalnızca etnik dayanışma perspektifinden değil, uluslararası insan hakları hukuku ve diplomasi çerçevesinde ele almak olduğu söylenebilir.

Nitekim 1933–35 döneminde Türkiye'nin Doğu Türkistan'daki ilk cumhuriyet teşebbüsüne yaklaşımının dahi basit bir “Türk dayanışması” çerçevesinde gerçekleşmediği; dönemin Türk dış politikasının laik cumhuriyetin ideolojik yapısı ve bölgedeki uluslararası güç dengeleri tarafından şekillendirildiği yeni akademik çalışmalarla ortaya konulmaktadır.

XV. Doğu Türkistan Meselesinin Günümüzdeki Boyutu

Doğu Türkistan meselesinin günümüzde üç temel düzeyde devam ettiği söylenebilir.

Birinci düzey siyasîdir.** Uygur hareketlerinin bir bölümü bağımsızlık talep ederken, bazı kesimler Çin sınırları içerisinde daha geniş kültürel ve siyasî haklar talep etmektedir.

İkinci düzey insan haklarıdır. Özellikle keyfî tutuklama, hapis, gözetim, din özgürlüğü, aile birleşimi, kültürel ifade ve zorla çalıştırma iddiaları uluslararası gündemdeki yerini korumaktadır.

Üçüncü düzey diasporadır. Çin dışında yaşayan Uygurlar, aileleriyle iletişim kurma, Çin'e seyahat etme, siyasî faaliyet yürütme ve kültürel kimliklerini koruma bakımından çeşitli sorunlarla karşılaştıklarını bildirmektedir.

BM İnsan Hakları Ofisi'nin değerlendirmesi sonrasında da sorun tamamen ortadan kalkmış değildir. Amnesty International, sonraki değerlendirmelerinde Uygurların hareket özgürlüğü ve kültürel ifade alanlarında ciddi kısıtlamaların devam ettiğini ve BM'nin 2022 tavsiyelerinin uygulanması konusunda kaygıların sürdüğünü belirtmektedir.

Sonuç

Doğu Türkistan sorunu, tek bir kavramla açıklanamayacak kadar karmaşık bir meseledir.

Sorunun bir tarafında Çin Halk Cumhuriyeti'nin toprak bütünlüğü, ulusal güvenlik ve terörizmle mücadele politikaları bulunmaktadır. Diğer tarafında ise Uygurların etnik ve kültürel kimliklerini koruma, din ve dil özgürlüğü, kişi özgürlüğü, aile hayatı ve siyasal katılım hakları bulunmaktadır.

Tarihsel bakımdan Doğu Türkistan'ın Çin ile ilişkileri oldukça eski olmakla birlikte, bölgenin tarihini kesintisiz bir Çin egemenliği anlatısına indirgemek de, bütün tarihini kesintisiz bir “Türk devleti” tarihi şeklinde sunmak da bilimsel açıdan yeterli değildir. Bölge tarih boyunca Türk, Moğol, Çin, Tibet ve Orta Asya siyasî güçlerinin kesişme alanı olmuştur.

Bununla birlikte XX. yüzyılda 1933 ve 1944 yıllarında ortaya çıkan Doğu Türkistan Cumhuriyeti deneyimleri, bölgede modern siyasî bağımsızlık düşüncesinin tarihsel bir gerçekliğe sahip olduğunu göstermektedir. 1933–34 hareketi üzerine yapılan akademik çalışmalar, dönemin hareketinin yalnızca dinî değil, aynı zamanda milliyetçi, modernleşmeci ve siyasî temsil arayışlarını içeren bir karakter taşıdığını göstermektedir.

Günümüzde ise meselenin en ağır boyutu insan haklarıdır. BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği, 2022 yılında bölgede ciddi insan hakları ihlallerinin gerçekleştirildiği ve bunların insanlığa karşı suç teşkil edebileceği sonucuna ulaşmıştır.

Çin ise bu değerlendirmeyi reddetmekte ve bölgedeki politikalarını terörizmle mücadele, ekonomik kalkınma ve mesleki eğitim bağlamında savunmaktadır.

Bu iki yaklaşım arasındaki temel uyuşmazlık, güvenlik ile özgürlük arasındaki sınırın nerede çizileceği sorusudur.

Hukuk devleti bakımından ise temel ilke açıktır: Terörizmle mücadele meşru olmakla birlikte, hiçbir güvenlik politikası etnik veya dinî kimlik nedeniyle kişilerin topluca şüpheli kabul edilmesini, keyfî biçimde özgürlüklerinden mahrum bırakılmasını veya temel haklarının ölçüsüz biçimde sınırlandırılmasını meşru hâle getirmez.

Bu sebeple Doğu Türkistan meselesinin sağlıklı biçimde anlaşılması için Çin'in güvenlik kaygılarının, Uygurların tarihsel ve kültürel kimliğinin, bölgenin jeopolitik öneminin ve uluslararası insan hakları hukukunun aynı anda dikkate alınması gerekir.

Doğu Türkistan sorununun geleceği de büyük ölçüde bu dört unsur arasındaki dengenin nasıl kurulacağına bağlı olacaktır.



Pakistan Türkleri

 

PAKİSTAN TÜRKLERİ: GÜNEY ASYA’DA TÜRK VARLIĞININ TARİHÎ KÖKLERİ VE KÜLTÜREL MİRASI

Giriş

Pakistan denildiğinde akla öncelikle Güney Asya'nın kadim medeniyetleri, İslamlaşma süreci, Babürler, İngiliz sömürge dönemi ve 1947 yılında kurulan Pakistan Devleti gelir. Bununla birlikte bugünkü Pakistan topraklarının siyasî, askerî ve kültürel tarihinde Türklerin oynadığı rol çoğu zaman yeterince dikkate alınmaz. Oysa Orta Asya'dan İran ve Afganistan üzerinden Hindistan alt kıtasına yönelen Türk toplulukları, özellikle milattan sonra X. yüzyıldan itibaren bölgenin tarihini derinden değiştirmiştir.

Bugünkü Pakistan'ın özellikle Pencap, Sind, Hayber Pahtunhva ve İslamabad çevresindeki tarihî gelişimi incelendiğinde, Gaznelilerden Delhi Türk Sultanlığı'na, daha sonra Babürlere kadar uzanan geniş bir Türk siyasî ve kültürel mirasıyla karşılaşılır. Pakistan tarihine ilişkin resmî tarih anlatılarında da Gazneliler ve Gurluların Orta Asya kökenli oldukları ve bugünkü Pakistan topraklarının önemli bölümünü kapsayan sahalarda hüküm sürdükleri belirtilmektedir.

Ancak burada önemli bir metodolojik ayrım yapılmalıdır. Tarihî Pakistan coğrafyasında hüküm süren bütün Müslüman hanedanları “Türk” olarak nitelendirmek doğru değildir. Gurluların etnik kökeni tartışmalıdır; Lodi hanedanı ise Afgan/Paştun kökenlidir. Buna karşılık Gazneliler ve Delhi Sultanlığı'nın erken dönemindeki Memlük hükümdarları gibi birçok siyasî yapı doğrudan Türk veya Türkî askerî elitlerin hâkimiyetindedir. Bu nedenle “Pakistan Türkleri” kavramı, modern anlamdaki etnik Türk topluluğu ile tarihî Türk siyasî ve kültürel varlığını birbirinden ayırarak ele alınmalıdır.

I. Pakistan Coğrafyasının Türklerle İlk Büyük Teması

Türklerin Güney Asya'ya yönelişi, İslam dünyasının Orta Asya'ya doğru genişlemesiyle yakından ilişkilidir. VIII. ve IX. yüzyıllarda Türk topluluklarının İslam dünyasıyla ilişkilerinin yoğunlaşması sonucunda Türk savaşçı ve devlet adamları İslam devletlerinin askerî ve idarî yapıları içerisinde önemli mevkilere yükselmeye başladılar.

Bu süreçte özellikle Karluklar, Çiğiller ve Yağmalar gibi Türk boyları Orta Asya'daki siyasî gelişmelerin merkezinde yer aldı. Karahanlıların kuruluşunda Karlukların önemli bir rolü bulunmaktaydı. Türklerin İslamiyet'i kabul etmeleriyle birlikte Orta Asya'da Türk-İslam sentezinin temelleri atıldı.

Bu gelişmeler yalnızca Orta Asya'nın siyasî yapısını değiştirmedi. Afganistan ve Hindistan yönünde ilerleyen Türk askerî ve siyasî unsurları, zamanla İndus havzasına ulaştılar. Böylece bugünkü Pakistan'ın kuzeybatısı, Orta Asya ile Hindistan arasında hareket eden Türk orduları ve devletleri bakımından stratejik bir bölge hâline geldi.

Pakistan coğrafyasının Türk tarihindeki önemi de tam olarak burada ortaya çıkar: İndus Nehri, Orta Asya'dan Hindistan'a uzanan askerî ve ticari yolların en önemli güzergâhlarından biriydi.

II. Gazneliler: Pakistan'daki Türk Hâkimiyetinin Temel Taşlarından Biri

Pakistan tarihindeki Türk varlığından söz edildiğinde ilk büyük siyasî yapı Gazneliler Devleti'dir.

Gaznelilerin temelleri Sebük Tigin tarafından atılmış, oğlu Gazneli Mahmud döneminde devlet büyük bir siyasî ve askerî güç hâline gelmiştir. Gaznelilerin merkezi bugünkü Afganistan'daki Gazne olmakla birlikte devletin siyasî hâkimiyeti bugünkü Pakistan topraklarının önemli bir bölümüne yayılmıştır. Gazneliler 976-1148 arasında bölgede etkili olmuş, daha sonra güçlerinin merkezi özellikle Pencap'a kaymıştır.

Gazneli Mahmud'un Hindistan seferleri, Güney Asya tarihinin en tartışmalı olayları arasında yer almakla birlikte, bu seferlerin Pakistan coğrafyasının siyasî ve kültürel tarihinde yarattığı sonuç inkâr edilemez.

Gaznelilerin bölgedeki en önemli merkezlerinden biri Lahor'du. Gazne'nin batıda Selçuklular karşısında gerilemesinden sonra Gazneli Devleti'nin ağırlık merkezi Pencap'a kaymış ve Lahor devletin önemli bir merkezi hâline gelmiştir. Encyclopaedia Iranica'ya göre sonraki Gazneliler etnik bakımdan Türk olmakla birlikte yüksek derecede Farslaşmışlardı; saray dili Farsçaydı ve Lahor, Gazneli döneminde önemli bir İranî kültür merkezi niteliği kazanmıştı.

Bu durum Türk tarihinin önemli bir özelliğini ortaya koymaktadır: Türk siyasî hâkimiyeti ile Türk dili ve kültürünün yayılması her zaman aynı şey değildir. Gazneliler Türk kökenli bir hanedan olmakla birlikte devlet teşkilatında ve yüksek kültürde Farsçanın büyük ağırlığı bulunmaktaydı.

III. Lahor: Türk-İslam Tarihinin Güney Asya'daki Büyük Merkezlerinden Biri

Lahor, Pakistan'daki Türk tarihinin belki de en önemli şehirlerinden biridir.

Şehir, Gazneliler döneminde yalnızca askerî bir merkez değil, aynı zamanda edebiyat, tasavvuf ve bilim merkezi hâline geldi. Gazneli hükümdarların Lahor'u geliştirmesi, şehrin daha sonraki yüzyıllarda Güney Asya'nın en önemli siyasî ve kültürel merkezlerinden biri olmasının önünü açtı.

Lahor'da yetişen veya burada faaliyet gösteren isimler arasında özellikle Ali b. Osman el-Hücvîrî, yani Data Ganj Bakhsh, dikkat çeker. Onun Keşfü'l-Mahcûb adlı eseri Farsça tasavvuf literatürünün en erken ve önemli eserlerinden biri kabul edilir.

Dolayısıyla Gazneli dönemi yalnızca “Türklerin Hindistan'ı fethetmesi” şeklinde açıklanamaz. Bu dönem aynı zamanda Orta Asya, İran, Afganistan ve Pencap arasında yoğun bir kültürel etkileşim dönemidir.

IV. Gurlular ve Delhi Türk Sultanlığı

Gaznelilerin ardından bölgedeki siyasî dengeler değişti. Gurluların yükselişiyle birlikte Lahor yeniden büyük mücadelelerin merkezine dönüştü.

1186 yılında Lahor'un Gurlular tarafından ele geçirilmesi Gazneli hâkimiyetinin sona ermesine yol açtı. Ardından Gurlu hükümdarı Muizzeddin Muhammed'in Hindistan'daki fetihleri, Delhi merkezli yeni bir siyasî düzenin ortaya çıkmasına zemin hazırladı.

Burada tarih açısından son derece önemli bir gelişme yaşandı.

Muizzeddin Muhammed'in ölümünden sonra onun Türk kökenli askerî kumandanlarından Kutbüddin Aybek, Hindistan'da bağımsız bir siyasî yapı oluşturdu. Böylece Delhi Türk Sultanlığı'nın temelleri atıldı.

Ankara Üniversitesi DTCF Dergisi'nde yayımlanan bir çalışmada, Orta Asya'dan Hindistan'a getirilen ve askerî eğitim alan kölelerin zaman içerisinde devlet adamı ve hükümdar konumuna kadar yükseldikleri; Kutbüddin Aybek ile başlayan süreçte Türklerin Hindistan alt kıtasında siyasî hâkimiyet kurdukları belirtilmektedir.

Bu sistem modern anlamdaki kölelik kavramıyla doğrudan özdeşleştirilmemelidir. İslam dünyasındaki memlük sistemi, askerî kökenli kölelerin eğitimden geçirilerek devletin askerî ve idarî elitine yükselmesini mümkün kılan özgün bir kurumdu.

V. Delhi Türk Sultanlığı ve Bugünkü Pakistan

Delhi Sultanlığı'nın hâkimiyet alanı yalnızca Hindistan'ın bugünkü sınırları içerisinde kalmadı. İndus havzası, Pencap ve bugünkü Pakistan'ın kuzey bölgeleri bu siyasî sistemin önemli parçaları hâline geldi.

Delhi Sultanlığı döneminde sırasıyla Memlükler, Halaçlar, Tuğluklar, Seyyidler ve Lodiler hüküm sürdü. Bunların hepsinin Türk olduğu söylenemez. Özellikle Lodi hanedanı Afgan kökenlidir. Ancak Sultanlığın erken döneminde Türk kökenli askerî aristokrasinin ağırlığı son derece büyüktü.

Memlükler döneminde Kutbüddin Aybek, Şemseddin İltutmuş ve Gıyaseddin Balaban gibi Türk kökenli hükümdarlar ortaya çıktı. Bu hükümdarlar, Güney Asya'da merkezi devlet yapısının güçlenmesinde önemli rol oynadılar.

İltutmuş'un kurduğu siyasî sistem, Delhi Sultanlığı'nın kurumsallaşmasında belirleyici oldu. Balaban ise merkezî otoriteyi ve hükümdarlık anlayışını güçlendirdi.

Bu dönem, Pakistan'ın daha sonraki siyasî ve kültürel tarihinde kalıcı izler bırakmıştır. Türklerin askerî teşkilatlanma, saray kültürü, mimari ve devlet yönetimi alanlarındaki etkileri, Güney Asya'da yüzyıllar boyunca devam etmiştir.

VI. Tuğluklar ve Pencap

Tuğluk Hanedanı da Türk tarihinin Güney Asya'daki önemli safhalarından biridir.

Gıyaseddin Tuğluk Şah tarafından kurulan hanedanlık, Delhi Sultanlığı'nın en geniş sınırlarına ulaştığı dönemlerden birini oluşturdu. Tuğlukların siyasî hâkimiyeti Pencap ve İndus havzasını da kapsıyordu.

Tuğluklar yalnızca askerî fetihlerle değil, şehirleşme ve devlet teşkilatıyla da dikkat çektiler. Tuğlukâbâd, Firuzâbâd ve diğer yeni şehirlerin kurulması, dönemin şehircilik anlayışının önemli örneklerindendir.

Dolayısıyla Pakistan coğrafyasındaki Türk etkisi sadece hükümdarların etnik kökeninden ibaret değildir. Devlet örgütlenmesi, şehircilik, askerî teşkilat ve saray kültürü de bu etkinin parçalarıdır.

VII. Babürler: Türk-Moğol Mirasının Pakistan'daki Son Büyük Safhası

Pakistan'daki Türk tarihinden söz ederken Babür İmparatorluğu'nu göz ardı etmek mümkün değildir.

Babürler, Timurlu ve Çağatay mirasını taşıyan bir hanedan olarak ortaya çıktılar. Babür'ün babası Timur'un soyundan, annesi ise Cengiz Han'ın soyundan gelmekteydi. Babür'ün siyasî ve kültürel kimliğinde Türkçe ve Çağatay edebiyatının önemli bir yeri vardı.

Babür'ün kendi hatıralarını kaleme aldığı Bâbürnâme, Çağatay Türkçesinin en önemli edebî eserlerinden biridir.

Babürlülerin Pakistan topraklarında bıraktığı miras özellikle Pencap, Lahor ve çevresinde belirgindir. Lahor Kalesi, Badşahi Camii ve Babürlü şehircilik geleneğinin diğer unsurları, Türkistan, İran ve Güney Asya kültürlerinin birleşmesinden meydana gelen bir medeniyetin izlerini taşır.

Burada da kavramsal dikkat gerekir: Babürlüleri basitçe “Türk devleti” olarak tanımlamak kadar onları yalnızca “Moğol” olarak nitelendirmek de eksik kalır. Hanedan, Timurlu-Çağatay, Moğol ve İranî kültürlerin birleştiği çok katmanlı bir siyasî yapıydı.

VIII. Türkler ve Urdu Dilinin Ortaya Çıkışı

Pakistan'ın kültürel tarihinde Türklerin en önemli dolaylı miraslarından biri dil alanındadır.

Türk askerleri, yöneticileri, tüccarları ve çeşitli Orta Asya toplulukları Hindistan alt kıtasına geldiklerinde yerel dillerle Farsça, Arapça ve Türkçe arasında yoğun bir etkileşim başladı.

Bu etkileşim sonucunda zaman içerisinde Urdu dili ortaya çıktı. Urdu'nun oluşumunda tek bir dilin belirleyici olduğunu söylemek mümkün değildir. Farsça, Arapça, Türkçe ve yerel Hint dillerinin uzun süreli etkileşimi bu sürecin temelini oluşturdu.

Dolayısıyla bugün Pakistan'ın millî dillerinden biri olan Urdu'nun tarihsel oluşumunda Türk siyasî ve askerî çevrelerinin de önemli bir payı bulunmaktadır. Delhi Sultanlığı dönemindeki çok kültürlü şehir ve askerî ortam, bu dilsel etkileşimin gelişmesi açısından özellikle önemlidir.

IX. Pakistan'daki Modern Türk Topluluğu

Tarihî Türk hâkimiyeti ile günümüzde Pakistan'da yaşayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını birbirinden ayırmak gerekir.

Bugünkü Pakistan'da Türkiye kökenli Türk vatandaşları ve aileleri bulunmaktadır. Bunların önemli bir kısmı eğitim, diplomasi, ticaret ve çeşitli meslekler nedeniyle Pakistan'da yaşamaktadır.

Bunun yanında Pakistan toplumunda kendisini Türkî kökenlerle ilişkilendiren farklı topluluklar da bulunmaktadır. Özellikle Orta Asya ve Afganistan üzerinden Pakistan'a ulaşan Özbek, Türkmen ve diğer Türkî toplulukların varlığı önem taşımaktadır.

Ancak Pakistan'daki bütün bu grupları tek bir “Pakistan Türkleri” etnik kategorisi altında toplamak bilimsel açıdan doğru değildir. Çünkü Pakistan son derece karmaşık bir etnik ve dilsel yapıya sahiptir.

X. Hazara Meselesi ve Türk Kimliği

Pakistan bağlamında “Türk” tartışmasının en karmaşık konularından biri Hazara topluluklarıdır.

Burada “Hazara” kelimesinin iki farklı kullanımına dikkat etmek gerekir. Pakistan'ın Hayber Pahtunhva bölgesindeki Hazara Bölgesi ile Afganistan ve Pakistan'da yaşayan Hazara halkı aynı şey değildir.

Özellikle Afganistan ve Pakistan'daki Hazara halkının tarihsel kökenleri konusunda farklı görüşler bulunmaktadır. Hazara topluluğunun kökeninde Moğol unsurlarının önemli bir rol oynadığı kabul edilmekle birlikte, yüzyıllar boyunca Türkî ve İranî topluluklarla gerçekleşen karışmalar nedeniyle kimlik meselesi oldukça karmaşıktır.

Bu nedenle bütün Hazaraları “Türk” olarak nitelendirmek bilimsel açıdan aşırı basitleştirme olur.

XI. Türkiye-Pakistan İlişkilerinin Tarihî Arka Planı

Türkiye ile Pakistan arasındaki modern ilişkiler, Pakistan'ın 14 Ağustos 1947'de bağımsızlığını kazanmasından hemen sonra kurumsallaşmıştır.

Bununla birlikte iki toplum arasındaki ilişkilerin kökleri daha eskiye gitmektedir. Osmanlı Devleti'nin son döneminde Hindistan Müslümanlarının Osmanlı Devleti ve hilafet meselesine gösterdiği ilgi, Türk Kurtuluş Savaşı sırasında Hindistan alt kıtasından gelen destekle yeni bir boyut kazanmıştır.

Türkiye Dışişleri Bakanlığı da alt kıta Müslümanlarının Türk Kurtuluş Savaşı'na verdiği desteği Türkiye-Pakistan ilişkilerinin tarihsel hafızasının önemli unsurlarından biri olarak değerlendirmektedir.

Pakistan'ın kurulmasından sonra ilişkiler hızla kurumsallaşmış; 1947'de diplomatik ilişkiler kurulmuş ve Yahya Kemal Beyatlı 1948'in başında Pakistan'ın o zamanki başkenti Karaçi'ye ilk Türk büyükelçisi olarak atanmıştır.

Bu tarihsel bağlar zaman içerisinde eğitim, kültür, savunma, ticaret ve diplomasi alanlarına yayılmıştır.

XII. Türk Kültürünün Pakistan'daki Güncel Görünümü

Türkiye'nin Pakistan'daki kültürel varlığı günümüzde yalnızca tarihsel hatıralardan ibaret değildir.

Türk Maarif Vakfı'nın faaliyetleri, İslamabad'daki NUML bünyesindeki Türkçe eğitimi ve Lahor ile Karaçi'deki Yunus Emre Türk Kültür Merkezleri, iki ülke arasındaki kültürel ilişkilerin güncel kurumlarını oluşturmaktadır.

Özellikle son yıllarda Türk televizyon dizilerinin Pakistan'daki popülerliği, Türkiye'ye yönelik kültürel ilgiyi daha da artırmıştır.

Böylece Pakistan'daki Türkiye algısı yalnızca Osmanlı tarihi veya Türk Kurtuluş Savaşı ile sınırlı olmaktan çıkmış; Türk dili, dizileri, turizmi, mutfağı ve modern Türk kültürü de bu ilişkinin parçaları hâline gelmiştir.

XIII. Pakistan'daki Türk Mirasının Önemi

Pakistan'ın tarihini yalnızca Hint, İslam veya İngiliz sömürge tarihi üzerinden okumak eksik bir yaklaşım olacaktır.

Pakistan'ın özellikle kuzeybatı ve Pencap bölgelerinin tarihsel gelişiminde Orta Asya'nın etkisi son derece büyüktür. Gazneliler, Gurlular, Delhi Sultanlığı ve Babürler arasında doğrudan bir hanedan devamlılığı bulunmasa da bunların tamamı Orta Asya ile Güney Asya arasındaki siyasî ve kültürel etkileşim alanında ortaya çıkmıştır.

Türklerin bu süreçteki rolü üç temel düzeyde değerlendirilebilir:

Birincisi, siyasî roldür. Türk kökenli hükümdarlar ve askerî elitler Güney Asya'da güçlü merkezî devletlerin kurulmasına katkıda bulunmuştur.

İkincisi, askerî roldür. Atlı savaş teknolojisi, askerî teşkilat ve profesyonel askerî elitlerin oluşumu bölgenin siyasî yapısını değiştirmiştir.

Üçüncüsü, kültürel roldür. Türk, İranî, Arap ve Hint unsurlarının birleşmesi sonucunda Güney Asya'nın kendine özgü İslam medeniyeti ortaya çıkmıştır.

Sonuç

Pakistan'daki Türk varlığı, yalnızca bugün Pakistan'da yaşayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının sayısıyla ölçülebilecek bir olgu değildir. Bu mesele çok daha geniş bir tarihsel çerçevede değerlendirilmelidir.

Bugünkü Pakistan toprakları, Orta Asya'dan Güney Asya'ya uzanan büyük tarihî koridorun önemli bir bölümünü oluşturmuştur. Gazneliler döneminde Lahor'un yükselişi, Delhi Türk Sultanlığı'nın Pencap ve İndus havzasındaki hâkimiyeti, Tuğlukların siyasî mirası ve Babürlerin Timurlu-Çağatay kültürünü Güney Asya'ya taşıması, Türklerin Pakistan tarihindeki yerinin temel aşamalarını oluşturur.



İKİ BAYRAK, BİR YÜREK

Mefâîlün / Mefâîlün / Feûlün

Türkiye bir güneştir, Pakistan nûr-i îmândır,
İki kalb-i azîz amma bir aşk ile revândır.

Hilâl altında bir millet, bir ülfet, bir muhabbet var,
İki bayrak semâlarda, gönüllerde bir cihândır.

Anadolu'dan İkbal'e uzanır sevdanın yolu,
Bu yol tarih-i kadîmdir, bu yol ruhlarda beyândır.

Çanakkale'den yükseldi nice Pakistan nefesi,
Bu vefâ sînesi temiz, bu sadâ kalpte nişândır.

Lahor'dan Ankara'ya dek bir duâdır her nefeste,
İki ülke, iki devlet, fakat özde bir lisândır.

Ne mesafe mâni olur, ne zaman söndürebilir,
Muhabbet köprüsü varsa iki yürek bir mekândır.

Pakistan dost Türkiye'ye, Türkiye dost Pakistan'a,
Bu kardeşlik bir emanettir, ebedî bir ahd ü peymândır.

Hilâl ile ay-yıldızın gölgesinde dostluk olsun,
Bu iki bayrak altında nice yarınlar şâdândır.

Türkiye Pakistan ile, Pakistan Türkiye ile,
Kardeşlik denen o sevda iki millette nihândır.


Orta Asya'dan esen yellerle,
Türk atları indi İndus illerine,
Gazne'den Lahor'a uzandı yollar,
Tarih mühür vurdu iki gönüle.

Lahor'da Türklerin izi kaldı hep,
Sultanlar kuruldu Pencap ilinde,
Babür'ün çağından gelen bir miras,
Çağatay türküsü kaldı dilinde.

İkbal'in kalbinde Anadolu vardı,
İstiklâl sesine selâm gönderdi,
Çanakkale'ye dualar yükseldi,
Türk'ün istiklâline gönül verdi.

Zor gününde Anadolu yalnızken,
Hint Müslümanları sesini duydu,
Hilâfet sevdası, vatan aşkıyla,
Pakistan'ın kalbi Türkiye oldu.

Sonra yeni bir devlet doğdu doğuda,
Pakistan yükseldi yeşil hilâlle,
Ankara el verdi dostluk adına,
İki millet yürüdü aynı yolda.

Bir yanda ay yıldız, bir yanda hilâl,
İki bayrak fakat tek gönül gibi,
İstanbul'dan Lahor'a uzanan bağ,
Asırlık bir sevda, sönmez kor gibi.

Gazneli çağından bugüne kadar,
Nice tarih geçti bu dostluklardan,
Türkistan rüzgârı, İndus suları,
Bir türkü söyledi iki vatandan.

Ne sınırlar böler gönül bağını,
Ne uzaklık söndürür eski ateşi,
Türkiye Pakistan kardeş kalacak,
Tarihten geleceğe taşıyıp eşi.

Ey Ankara, selâm Lahor'a olsun,
Ey Lahor, selâmın Ankara'ya var,
İki ülke değil, iki kardeş yurt,
Bir gönülde sonsuz yeriniz var.

Hilâl ile ay yıldız gökteyken,
Dostluk türkümüzü çağlar söyleyecek,
Tarihin bağından doğan kardeşlik,
Yarına el ele böyle gidecek.




Bununla birlikte “Pakistan Türkleri” kavramının dikkatli kullanılması gerekir. Tarihî Türk devletleri ile günümüz Pakistan'ındaki etnik Türk toplulukları aynı kategoride değerlendirilmemelidir. Aynı şekilde Pakistan'daki bütün Müslüman toplulukları Türk kökenli kabul etmek de tarihsel gerçeklikle bağdaşmaz.

Daha doğru bir yaklaşım, Pakistan tarihini Orta Asya, İran ve Güney Asya arasındaki uzun süreli etkileşimin ürünü olan çok katmanlı bir tarih olarak değerlendirmektir. Bu tarih içerisinde Türkler, özellikle askerî ve siyasî elitler bakımından belirleyici bir rol üstlenmişlerdir.

Bu nedenle Pakistan'ın tarihî mirasında Türklerin yeri, birkaç hükümdarın veya birkaç savaşın hikâyesinden ibaret değildir. Lahor'un tarihinden Urdu dilinin oluşumuna, askerî teşkilattan şehir mimarisine, Gaznelilerden Babürlere kadar uzanan geniş bir medeniyet çizgisinin önemli bir parçasıdır.

Modern dönemde ise bu tarihsel miras, Türkiye ile Pakistan arasındaki güçlü diplomatik ve toplumsal ilişkilerle yeni bir anlam kazanmıştır. İki ülke arasındaki diplomatik ilişkiler 1947'den beri kesintisiz biçimde gelişmiş; 2009'da kurulan Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi daha sonra Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi'ne dönüştürülerek ilişkiler kurumsal bir zemine taşınmıştır.

Sonuç olarak, Pakistan ile Türk dünyası arasındaki ilişkiyi yalnızca “iki kardeş ülke” şeklindeki modern diplomatik söylemle açıklamak yetersizdir. Bu ilişkinin arkasında Orta Asya'dan İndus havzasına uzanan yaklaşık bin yıllık siyasî, askerî ve kültürel temasların oluşturduğu derin bir tarih bulunmaktadır.

BOXER ayaklanması

  Pekin’de 55 Gün: 1900 Boxer Ayaklanması ve Elçilikler Kuşatması Giriş 1900 yazında Çin’in başkenti Pekin, XIX. yüzyılın sonundaki emperyal...

TIBBİ ETİK