1. Abate
— The tension between the two parties gradually abated after the agreement was
signed.
İki taraf arasındaki gerilim, anlaşmanın imzalanmasından sonra yavaş yavaş
azaldı.
2. Aberration
— The unusually high temperature was regarded as a temporary climatic
aberration.
Alışılmadık derecede yüksek sıcaklık, geçici bir iklimsel sapma olarak
değerlendirildi.
3. Abhor
— She abhors any form of discrimination in the workplace.
İş yerindeki her türlü ayrımcılıktan nefret eder.
4. Abolish
— The government decided to abolish the outdated regulation.
Hükümet, yürürlükten kalkması gereken eski düzenlemeyi kaldırmaya karar verdi.
5. Abrogate
— The parliament voted to abrogate the controversial treaty.
Parlamento tartışmalı anlaşmayı feshetmek için oy kullandı.
6. Abscond
— The suspect attempted to abscond before the authorities could arrest him.
Şüpheli, yetkililer kendisini tutuklayamadan kaçmaya çalıştı.
7. Abstain
— Several delegates chose to abstain from the final vote.
Birkaç delege nihai oylamada çekimser kalmayı seçti.
8. Abstruse
— The professor's explanation was so abstruse that only a few students
understood it.
Profesörün açıklaması o kadar anlaşılması güçtü ki yalnızca birkaç öğrenci onu
anlayabildi.
9. Accolade
— The scientist received numerous accolades for her groundbreaking research.
Bilim insanı çığır açıcı araştırmaları nedeniyle çok sayıda ödül ve övgü aldı.
10. Acquiesce
— After prolonged negotiations, the company finally acquiesced to the workers'
demands.
Uzun süren müzakerelerin ardından şirket sonunda işçilerin taleplerini kabul
etti.
11. Acrimonious
— The divorce proceedings became increasingly acrimonious.
Boşanma yargılaması giderek daha sert ve çekişmeli bir hâle geldi.
12. Admonish
— The judge admonished the witness for repeatedly interrupting the proceedings.
Hâkim, duruşmayı sürekli kesmesi nedeniyle tanığı uyardı.
13. Adroit
— She is remarkably adroit at negotiating complex commercial agreements.
Karmaşık ticari anlaşmaları müzakere etme konusunda son derece ustadır.
14. Adversity
— He demonstrated remarkable resilience in the face of adversity.
Sıkıntılar karşısında dikkate değer bir dayanıklılık gösterdi.
15. Advocate
— Many scholars advocate greater transparency in public administration.
Birçok akademisyen kamu yönetiminde daha fazla şeffaflığı savunmaktadır.
16. Aesthetic
— The architect carefully considered both the structural and aesthetic aspects
of the building.
Mimar binanın hem yapısal hem de estetik yönlerini dikkatle değerlendirdi.
17. Alacrity
— The assistant accepted the additional responsibility with alacrity.
Asistan ek sorumluluğu büyük bir istekle kabul etti.
18. Alleviate
— The new policy is intended to alleviate the financial burden on low-income
families.
Yeni politika düşük gelirli ailelerin mali yükünü hafifletmeyi amaçlamaktadır.
19. Ambiguous
— The wording of the provision is sufficiently ambiguous to permit several
interpretations.
Hükmün ifadesi birden fazla yoruma izin verecek ölçüde belirsizdir.
20. Ambivalent
— She remains ambivalent about accepting the proposed position.
Önerilen görevi kabul etme konusunda hâlâ kararsızdır.
21. Ameliorate
— The reforms were designed to ameliorate conditions in overcrowded prisons.
Reformlar, aşırı kalabalık cezaevlerindeki koşulları iyileştirmek amacıyla
tasarlanmıştır.
22. Anachronistic
— Some of the regulations appear increasingly anachronistic in the digital age.
Düzenlemelerin bazıları dijital çağda giderek daha fazla çağdışı görünmektedir.
23. Anomaly
— The researchers detected an anomaly in the statistical data.
Araştırmacılar istatistiksel verilerde bir anormallik tespit etti.
24. Antagonistic
— The two groups have traditionally maintained an antagonistic relationship.
İki grup geleneksel olarak düşmanca bir ilişki sürdürmüştür.
25. Antipathy
— His antipathy toward bureaucratic procedures was well known.
Bürokratik işlemlere karşı antipatisi iyi biliniyordu.
26. Apposite
— The lawyer's reference to the earlier judgment was particularly apposite.
Avukatın önceki karara yaptığı atıf özellikle yerindeydi.
27. Arbitrary
— The court rejected the argument that the administrative decision was
arbitrary.
Mahkeme, idari kararın keyfî olduğu yönündeki iddiayı reddetti.
28. Arcane
— The legislation contains several arcane provisions that are difficult to
interpret.
Mevzuat, yorumlanması güç birçok anlaşılması zor hüküm içermektedir.
29. Arduous
— Completing the research required an arduous examination of thousands of
documents.
Araştırmayı tamamlamak binlerce belgenin zahmetli bir şekilde incelenmesini
gerektirdi.
30. Articulate
— The witness was able to articulate her concerns with remarkable precision.
Tanık endişelerini dikkate değer bir açıklıkla ifade edebildi.
31. Ascertain
— The investigators attempted to ascertain the exact cause of the accident.
Soruşturmacılar kazanın kesin nedenini belirlemeye çalıştı.
32. Assiduous
— His assiduous efforts eventually resulted in a significant improvement.
Onun titiz ve gayretli çabaları sonunda önemli bir gelişmeyle sonuçlandı.
33. Astute
— The negotiator made an astute assessment of the opposing party's position.
Müzakereci karşı tarafın konumuna ilişkin isabetli bir değerlendirme yaptı.
34. Atrophy
— Without regular use, certain cognitive abilities may gradually atrophy.
Düzenli kullanılmadığında bazı bilişsel yetenekler zamanla körelebilir.
35. Audacious
— The company made an audacious attempt to enter an already saturated market.
Şirket hâlihazırda doymuş bir pazara girmek için cesur bir girişimde bulundu.
36. Augment
— The university plans to augment its research budget next year.
Üniversite gelecek yıl araştırma bütçesini artırmayı planlıyor.
37. Austere
— The courtroom had an austere atmosphere that discouraged unnecessary
conversation.
Mahkeme salonu gereksiz konuşmaları caydıran sade ve ciddi bir atmosfere
sahipti.
38. Avarice
— The investigation revealed that personal avarice had motivated the fraudulent
transactions.
Soruşturma, sahte işlemlerin kişisel açgözlülükten kaynaklandığını ortaya
koydu.
39. Aversion
— He has a strong aversion to unnecessary bureaucratic formalities.
Gereksiz bürokratik formalitelere karşı güçlü bir isteksizliği vardır.
40. Banal
— The article offers little more than banal observations about modern society.
Makale modern toplum hakkında sıradan gözlemlerden fazlasını sunmamaktadır.
41. Bellicose
— The minister's bellicose rhetoric alarmed neighboring countries.
Bakanın savaşçı söylemi komşu ülkeleri alarma geçirdi.
42. Benevolent
— The foundation was established by a benevolent philanthropist.
Vakıf hayırsever bir kişi tarafından kurulmuştur.
43. Benign
— The committee concluded that the apparent irregularity was benign.
Komite görünürdeki usulsüzlüğün zararsız olduğu sonucuna vardı.
44. Bolster
— The new evidence may bolster the prosecution's argument.
Yeni delil savcılığın iddiasını güçlendirebilir.
45. Bombastic
— His bombastic speech contained numerous claims but little substantive
evidence.
Onun tumturaklı konuşması çok sayıda iddia içeriyor ancak önemli ölçüde somut
delil içermiyordu.
46. Brazen
— The defendant's brazen disregard for the court's order was heavily
criticized.
Sanığın mahkeme kararını küstahça hiçe sayması ağır biçimde eleştirildi.
47. Brevity
— The judge emphasized the importance of brevity in written submissions.
Hâkim yazılı sunumlarda özlüğün önemini vurguladı.
48. Cacophony
— The construction site produced a cacophony of machinery and traffic noise.
İnşaat alanı makinelerden ve trafik gürültüsünden oluşan kakofonik bir ses
çıkardı.
49. Cajole
— The manager tried to cajole the employee into accepting the proposal.
Müdür çalışanı öneriyi kabul etmeye ikna etmek için tatlı dille etkilemeye
çalıştı.
50. Candor
— The witness was appreciated for her candor during the investigation.
Tanık soruşturma sırasındaki açık sözlülüğü nedeniyle takdir edildi.
51. Capricious
— The defendant argued that the administrative decision was capricious and
irrational.
Davalı, idari kararın keyfî ve mantıksız olduğunu ileri sürdü.
52. Castigate
— Several newspapers castigated the authorities for their inadequate response.
Birkaç gazete yetkilileri yetersiz tepkileri nedeniyle ağır biçimde eleştirdi.
53. Causality
— The study found insufficient evidence to establish a direct causal
relationship.
Çalışma doğrudan bir nedensellik ilişkisi kurmak için yeterli delil
bulunmadığını ortaya koydu.
54. Circumspect
— The judge remained circumspect when assessing the unverified allegations.
Hâkim doğrulanmamış iddiaları değerlendirirken ihtiyatlı davrandı.
55. Clandestine
— The authorities uncovered a clandestine network operating across several
countries.
Yetkililer birkaç ülkede faaliyet gösteren gizli bir ağı ortaya çıkardı.
56. Coerce
— The prosecution alleged that the suspect had attempted to coerce the witness.
Savcılık şüphelinin tanığı zorlamaya çalıştığını ileri sürdü.
57. Cogent
— The defendant failed to provide a cogent explanation for the discrepancy.
Davalı tutarsızlık için ikna edici bir açıklama sunamadı.
58. Coherent
— The report presents a coherent account of the events.
Rapor olayların tutarlı bir anlatımını sunmaktadır.
59. Commensurate
— The penalty should be commensurate with the seriousness of the offense.
Ceza, suçun ağırlığıyla orantılı olmalıdır.
60. Compelling
— The prosecution presented compelling evidence of the defendant's involvement.
Savcılık sanığın olaya katılımını gösteren güçlü deliller sundu.
61. Complacent
— The recent success made the organization dangerously complacent.
Son başarı örgütün tehlikeli ölçüde rehavete kapılmasına yol açtı.
62. Concede
— The defendant eventually conceded that the document had been signed by him.
Sanık sonunda belgenin kendisi tarafından imzalandığını kabul etti.
63. Concomitant
— Economic growth often brings concomitant changes in social structures.
Ekonomik büyüme çoğu zaman toplumsal yapılarda buna eşlik eden değişiklikler
getirir.
64. Conjecture
— The conclusion remains a matter of conjecture rather than established fact.
Sonuç, kanıtlanmış bir gerçek olmaktan ziyade bir varsayım olarak kalmaktadır.
65. Conscientious
— She is a conscientious researcher who carefully verifies every source.
Her kaynağı dikkatle doğrulayan titiz bir araştırmacıdır.
66. Conspicuous
— The absence of any explanation was conspicuous.
Herhangi bir açıklamanın bulunmaması dikkat çekiciydi.
67. Constrain
— Financial limitations constrained the scope of the investigation.
Mali sınırlamalar soruşturmanın kapsamını daralttı.
68. Contingent
— The agreement is contingent upon the approval of the regulatory authority.
Anlaşma düzenleyici makamın onayına bağlıdır.
69. Contentious
— The interpretation of this provision remains highly contentious.
Bu hükmün yorumu hâlâ son derece tartışmalıdır.
70. Contravene
— The proposed measure may contravene several constitutional principles.
Önerilen tedbir çeşitli anayasal ilkelere aykırı olabilir.
71. Conundrum
— The court faced a difficult conundrum when the two pieces of evidence
conflicted.
Mahkeme iki delil birbiriyle çeliştiğinde zor bir açmazla karşılaştı.
72. Convoluted
— The contract was drafted in such a convoluted manner that its meaning was
unclear.
Sözleşme anlamı belirsiz olacak kadar karmaşık bir biçimde hazırlanmıştı.
73. Copious
— The investigators collected copious amounts of documentary evidence.
Soruşturmacılar çok miktarda belgesel delil topladı.
74. Corroborate
— The witness's account was corroborated by independent evidence.
Tanığın anlatımı bağımsız delillerle doğrulandı.
75. Culpable
— The court concluded that the defendant was culpable for the resulting damage.
Mahkeme ortaya çıkan zarardan davalının sorumlu olduğu sonucuna vardı.
76. Cursory
— The report was based on a cursory examination of the relevant documents.
Rapor ilgili belgelerin yüzeysel bir incelemesine dayanıyordu.
77. Daunting
— The prospect of reviewing thousands of pages was daunting.
Binlerce sayfayı inceleme ihtimali göz korkutucuydu.
78. Debilitate
— The prolonged illness severely debilitated the patient.
Uzun süren hastalık hastayı ciddi biçimde güçsüz düşürdü.
79. Decorum
— The judge reminded everyone to maintain proper decorum in the courtroom.
Hâkim herkese mahkeme salonunda uygun nezaket ve ciddiyeti korumalarını
hatırlattı.
80. Deference
— The lower court showed considerable deference to the constitutional court's
interpretation.
Alt mahkeme anayasa mahkemesinin yorumuna büyük ölçüde saygı gösterdi.
81. Defunct
— The company has been defunct for more than a decade.
Şirket on yıldan uzun süredir faal değildir.
82. Deliberate
— The committee took a deliberate approach to the controversial proposal.
Komite tartışmalı öneriye bilinçli ve ölçülü bir yaklaşım benimsedi.
83. Delineate
— The judgment clearly delineates the limits of administrative discretion.
Karar idarenin takdir yetkisinin sınırlarını açıkça belirlemektedir.
84. Demagogue
— The speaker was accused of using demagogic rhetoric to manipulate public
opinion.
Konuşmacı kamuoyunu yönlendirmek için demagojik söylem kullanmakla suçlandı.
85. Denigrate
— Critics accused the author of attempting to denigrate his opponents.
Eleştirmenler yazarı rakiplerini küçük düşürmeye çalışmakla suçladı.
86. Deride
— The columnist was criticized for deriding the concerns of ordinary citizens.
Köşe yazarı sıradan vatandaşların endişeleriyle alay ettiği için eleştirildi.
87. Desultory
— The negotiations proceeded in a desultory fashion without producing any
agreement.
Müzakereler herhangi bir anlaşma sağlamadan dağınık ve amaçsız bir şekilde
ilerledi.
88. Detrimental
— Excessive screen time can be detrimental to children's concentration.
Aşırı ekran süresi çocukların dikkat yoğunlaştırma yeteneği açısından zararlı
olabilir.
89. Diatribe
— The article turned into a lengthy diatribe against the judicial system.
Makale yargı sistemine yönelik uzun bir saldırı yazısına dönüştü.
90. Dichotomy
— The issue cannot be reduced to a simple dichotomy between freedom and
security.
Mesele özgürlük ile güvenlik arasındaki basit bir ikili karşıtlığa
indirgenemez.
91. Didactic
— The book adopts a didactic tone that may discourage critical readers.
Kitap eleştirel okuyucuları uzaklaştırabilecek öğretici bir üslup
benimsemektedir.
92. Diffident
— Despite his expertise, he remained diffident during the conference.
Uzmanlığına rağmen konferans sırasında çekingen kaldı.
93. Digress
— The lecturer occasionally digressed from the main subject.
Öğretim görevlisi zaman zaman ana konudan saptı.
94. Diligent
— The diligent attorney reviewed every piece of evidence before the hearing.
Titiz avukat duruşmadan önce her delili inceledi.
95. Discerning
— A discerning reader can distinguish reliable evidence from speculation.
Seçici ve dikkatli bir okuyucu güvenilir delili spekülasyondan ayırt edebilir.
96. Discrepancy
— The auditor discovered a significant discrepancy between the accounts.
Denetçi hesaplar arasında önemli bir tutarsızlık keşfetti.
97. Disseminate
— The institution uses digital platforms to disseminate academic research.
Kurum akademik araştırmaları yaymak için dijital platformları kullanmaktadır.
98. Dogmatic
— The professor rejected the dogmatic assumption that one theory could explain
everything.
Profesör tek bir teorinin her şeyi açıklayabileceği yönündeki dogmatik
varsayımı reddetti.
99. Dubious
— The reliability of the witness's statement was highly dubious.
Tanığın ifadesinin güvenilirliği son derece şüpheliydi.
100.
Egregious — The court described the
violation as an egregious breach of fundamental rights.
Mahkeme ihlali temel hakların ağır bir ihlali olarak nitelendirdi.
101.
Elucidate — The judgment attempts to
elucidate the relationship between the two provisions.
Karar iki hüküm arasındaki ilişkiyi açıklığa kavuşturmaya çalışmaktadır.
102.
Empirical — The argument lacks
sufficient empirical support.
İddia yeterli ampirik destekten yoksundur.
103.
Enigmatic — The witness gave an
enigmatic answer to the investigator's question.
Tanık soruşturmacının sorusuna anlaşılması güç bir cevap verdi.
104.
Ephemeral — Public enthusiasm for the
reform proved to be ephemeral.
Reforma yönelik kamuoyu heyecanının geçici olduğu ortaya çıktı.
105.
Equivocal — The minister's response
was deliberately equivocal.
Bakanın cevabı kasıtlı olarak muğlaktı.
106.
Eradicate — The government launched a
campaign to eradicate corruption from public institutions.
Hükümet kamu kurumlarındaki yolsuzluğu ortadan kaldırmak için bir kampanya başlattı.
107.
Esoteric — The article discusses an
esoteric branch of constitutional theory.
Makale anayasa teorisinin oldukça özel ve az bilinen bir dalını ele almaktadır.
108.
Exacerbate — Poor communication can
exacerbate an already difficult conflict.
Kötü iletişim zaten zor olan bir çatışmayı daha da kötüleştirebilir.
109.
Exculpate — The newly discovered
evidence may exculpate the accused.
Yeni keşfedilen delil sanığı aklayabilir.
110.
Exorbitant — The company was
criticized for charging exorbitant fees.
Şirket fahiş ücretler talep ettiği için eleştirildi.
111.
Expedite — The court ordered the
authorities to expedite the administrative procedure.
Mahkeme yetkililere idari işlemi hızlandırmaları talimatını verdi.
112.
Extant — The earliest extant
manuscript dates back to the fourteenth century.
Günümüze ulaşan en eski el yazması on dördüncü yüzyıla kadar uzanmaktadır.
113.
Fallacious — The argument rests on the
fallacious assumption that correlation proves causation.
İddia korelasyonun nedenselliği kanıtladığı şeklindeki hatalı varsayıma
dayanmaktadır.
114.
Fastidious — The editor is notoriously
fastidious about grammatical accuracy.
Editör dilbilgisel doğruluk konusunda titizliğiyle tanınmaktadır.
115.
Feasible — The committee concluded
that the proposed solution was financially feasible.
Komite önerilen çözümün mali açıdan uygulanabilir olduğu sonucuna vardı.
116.
Fervent — She is a fervent supporter
of academic freedom.
O, akademik özgürlüğün ateşli bir destekçisidir.
117.
Fluctuate — Exchange rates tend to
fluctuate considerably during periods of uncertainty.
Döviz kurları belirsizlik dönemlerinde önemli ölçüde dalgalanma eğilimindedir.
118.
Fortuitous — Their meeting was
entirely fortuitous but ultimately transformative.
Karşılaşmaları tamamen tesadüfiydi ancak sonunda dönüştürücü oldu.
119.
Frivolous — The court dismissed the
claim as frivolous and unsupported by evidence.
Mahkeme davayı dayanaksız ve ciddiyetsiz bularak reddetti.
120.
Garrulous — The normally garrulous
witness became unusually silent during cross-examination.
Normalde çok konuşkan olan tanık çapraz sorgu sırasında alışılmadık biçimde
sessizleşti.
121.
Grandiose — The proposal contains
grandiose promises that are difficult to implement.
Öneri uygulanması zor, görkemli ve abartılı vaatler içermektedir.
122.
Gratuitous — The report contained
several gratuitous accusations that were irrelevant to the case.
Rapor dava açısından ilgisiz olan birkaç gereksiz suçlama içeriyordu.
123.
Gregarious — Although he is highly
gregarious, he prefers to work alone when conducting research.
Son derece sosyal olmasına rağmen araştırma yaparken yalnız çalışmayı tercih
eder.
124.
Hackneyed — The essay relies on
several hackneyed expressions.
Deneme birkaç basmakalıp ifadeye dayanmaktadır.
125.
Haphazard — The documents had been
stored in a haphazard manner.
Belgeler gelişigüzel bir şekilde saklanmıştı.
126.
Heinous — The court characterized the
offense as particularly heinous.
Mahkeme suçu özellikle vahim olarak nitelendirdi.
127.
Heretical — His interpretation was
considered heretical by the dominant school of thought.
Onun yorumu hâkim düşünce ekolü tarafından aykırı kabul edildi.
128.
Iconoclast — The scholar became known
as an iconoclast who challenged established assumptions.
Akademisyen yerleşik varsayımlara meydan okuyan bir gelenek yıkıcı olarak
tanındı.
129.
Immutable — The constitution does not
treat every provision as immutable.
Anayasa her hükmü değiştirilemez olarak kabul etmemektedir.
130.
Impeccable — The researcher maintained
an impeccable record of academic integrity.
Araştırmacı akademik dürüstlük konusunda kusursuz bir sicil sürdürdü.
131.
Impetuous — His impetuous decision
created unnecessary legal complications.
Onun düşüncesizce verdiği karar gereksiz hukuki sorunlara yol açtı.
132.
Inadvertent — The disclosure was the
result of an inadvertent error.
Açıklama yanlışlıkla yapılan bir hatanın sonucuydu.
133.
Incongruous — The modern structure
looked incongruous beside the historic buildings.
Modern yapı tarihî binaların yanında uyumsuz görünüyordu.
134.
Indefatigable — Her indefatigable
efforts eventually transformed the research project.
Onun yorulmak bilmeyen çabaları sonunda araştırma projesini dönüştürdü.
135.
Abate — The tension between the two
parties gradually abated after the agreement was signed.
İki taraf arasındaki gerilim, anlaşmanın imzalanmasından sonra yavaş yavaş
azaldı.
136.
Aberration — The unusually high
temperature was regarded as a temporary climatic aberration.
Alışılmadık derecede yüksek sıcaklık, geçici bir iklimsel sapma olarak
değerlendirildi.
137.
Abhor — She abhors any form of
discrimination in the workplace.
İş yerindeki her türlü ayrımcılıktan nefret eder.
138.
Abolish — The government decided to
abolish the outdated regulation.
Hükümet, yürürlükten kalkması gereken eski düzenlemeyi kaldırmaya karar verdi.
139.
Abrogate — The parliament voted to
abrogate the controversial treaty.
Parlamento tartışmalı anlaşmayı feshetmek için oy kullandı.
140.
Abscond — The suspect attempted to
abscond before the authorities could arrest him.
Şüpheli, yetkililer kendisini tutuklayamadan kaçmaya çalıştı.
141.
Abstain — Several delegates chose to
abstain from the final vote.
Birkaç delege nihai oylamada çekimser kalmayı seçti.
142.
Abstruse — The professor's explanation
was so abstruse that only a few students understood it.
Profesörün açıklaması o kadar anlaşılması güçtü ki yalnızca birkaç öğrenci onu
anlayabildi.
143.
Accolade — The scientist received numerous
accolades for her groundbreaking research.
Bilim insanı çığır açıcı araştırmaları nedeniyle çok sayıda ödül ve övgü aldı.
144.
Acquiesce — After prolonged
negotiations, the company finally acquiesced to the workers' demands.
Uzun süren müzakerelerin ardından şirket sonunda işçilerin taleplerini kabul
etti.
145.
Acrimonious — The divorce proceedings
became increasingly acrimonious.
Boşanma yargılaması giderek daha sert ve çekişmeli bir hâle geldi.
146.
Admonish — The judge admonished the
witness for repeatedly interrupting the proceedings.
Hâkim, duruşmayı sürekli kesmesi nedeniyle tanığı uyardı.
147.
Adroit — She is remarkably adroit at
negotiating complex commercial agreements.
Karmaşık ticari anlaşmaları müzakere etme konusunda son derece ustadır.
148.
Adversity — He demonstrated remarkable
resilience in the face of adversity.
Sıkıntılar karşısında dikkate değer bir dayanıklılık gösterdi.
149.
Advocate — Many scholars advocate
greater transparency in public administration.
Birçok akademisyen kamu yönetiminde daha fazla şeffaflığı savunmaktadır.
150.
Aesthetic — The architect carefully
considered both the structural and aesthetic aspects of the building.
Mimar binanın hem yapısal hem de estetik yönlerini dikkatle değerlendirdi.
151.
Alacrity — The assistant accepted the
additional responsibility with alacrity.
Asistan ek sorumluluğu büyük bir istekle kabul etti.
152.
Alleviate — The new policy is intended
to alleviate the financial burden on low-income families.
Yeni politika düşük gelirli ailelerin mali yükünü hafifletmeyi amaçlamaktadır.
153.
Ambiguous — The wording of the
provision is sufficiently ambiguous to permit several interpretations.
Hükmün ifadesi birden fazla yoruma izin verecek ölçüde belirsizdir.
154.
Ambivalent — She remains ambivalent
about accepting the proposed position.
Önerilen görevi kabul etme konusunda hâlâ kararsızdır.
155.
Ameliorate — The reforms were designed
to ameliorate conditions in overcrowded prisons.
Reformlar, aşırı kalabalık cezaevlerindeki koşulları iyileştirmek amacıyla
tasarlanmıştır.
156.
Anachronistic — Some of the
regulations appear increasingly anachronistic in the digital age.
Düzenlemelerin bazıları dijital çağda giderek daha fazla çağdışı görünmektedir.
157.
Anomaly — The researchers detected an
anomaly in the statistical data.
Araştırmacılar istatistiksel verilerde bir anormallik tespit etti.
158.
Antagonistic — The two groups have
traditionally maintained an antagonistic relationship.
İki grup geleneksel olarak düşmanca bir ilişki sürdürmüştür.
159.
Antipathy — His antipathy toward
bureaucratic procedures was well known.
Bürokratik işlemlere karşı antipatisi iyi biliniyordu.
160.
Apposite — The lawyer's reference to
the earlier judgment was particularly apposite.
Avukatın önceki karara yaptığı atıf özellikle yerindeydi.
161.
Arbitrary — The court rejected the
argument that the administrative decision was arbitrary.
Mahkeme, idari kararın keyfî olduğu yönündeki iddiayı reddetti.
162.
Arcane — The legislation contains
several arcane provisions that are difficult to interpret.
Mevzuat, yorumlanması güç birçok anlaşılması zor hüküm içermektedir.
163.
Arduous — Completing the research
required an arduous examination of thousands of documents.
Araştırmayı tamamlamak binlerce belgenin zahmetli bir şekilde incelenmesini
gerektirdi.
164.
Articulate — The witness was able to
articulate her concerns with remarkable precision.
Tanık endişelerini dikkate değer bir açıklıkla ifade edebildi.
165.
Ascertain — The investigators
attempted to ascertain the exact cause of the accident.
Soruşturmacılar kazanın kesin nedenini belirlemeye çalıştı.
166.
Assiduous — His assiduous efforts
eventually resulted in a significant improvement.
Onun titiz ve gayretli çabaları sonunda önemli bir gelişmeyle sonuçlandı.
167.
Astute — The negotiator made an astute
assessment of the opposing party's position.
Müzakereci karşı tarafın konumuna ilişkin isabetli bir değerlendirme yaptı.
168.
Atrophy — Without regular use, certain
cognitive abilities may gradually atrophy.
Düzenli kullanılmadığında bazı bilişsel yetenekler zamanla körelebilir.
169.
Audacious — The company made an
audacious attempt to enter an already saturated market.
Şirket hâlihazırda doymuş bir pazara girmek için cesur bir girişimde bulundu.
170.
Augment — The university plans to
augment its research budget next year.
Üniversite gelecek yıl araştırma bütçesini artırmayı planlıyor.
171.
Austere — The courtroom had an austere
atmosphere that discouraged unnecessary conversation.
Mahkeme salonu gereksiz konuşmaları caydıran sade ve ciddi bir atmosfere
sahipti.
172.
Avarice — The investigation revealed
that personal avarice had motivated the fraudulent transactions.
Soruşturma, sahte işlemlerin kişisel açgözlülükten kaynaklandığını ortaya
koydu.
173.
Aversion — He has a strong aversion to
unnecessary bureaucratic formalities.
Gereksiz bürokratik formalitelere karşı güçlü bir isteksizliği vardır.
174.
Banal — The article offers little more
than banal observations about modern society.
Makale modern toplum hakkında sıradan gözlemlerden fazlasını sunmamaktadır.
175.
Bellicose — The minister's bellicose
rhetoric alarmed neighboring countries.
Bakanın savaşçı söylemi komşu ülkeleri alarma geçirdi.
176.
Benevolent — The foundation was
established by a benevolent philanthropist.
Vakıf hayırsever bir kişi tarafından kurulmuştur.
177.
Benign — The committee concluded that
the apparent irregularity was benign.
Komite görünürdeki usulsüzlüğün zararsız olduğu sonucuna vardı.
178.
Bolster — The new evidence may bolster
the prosecution's argument.
Yeni delil savcılığın iddiasını güçlendirebilir.
179.
Bombastic — His bombastic speech
contained numerous claims but little substantive evidence.
Onun tumturaklı konuşması çok sayıda iddia içeriyor ancak önemli ölçüde somut
delil içermiyordu.
180.
Brazen — The defendant's brazen
disregard for the court's order was heavily criticized.
Sanığın mahkeme kararını küstahça hiçe sayması ağır biçimde eleştirildi.
181.
Brevity — The judge emphasized the
importance of brevity in written submissions.
Hâkim yazılı sunumlarda özlüğün önemini vurguladı.
182.
Cacophony — The construction site
produced a cacophony of machinery and traffic noise.
İnşaat alanı makinelerden ve trafik gürültüsünden oluşan kakofonik bir ses
çıkardı.
183.
Cajole — The manager tried to cajole
the employee into accepting the proposal.
Müdür çalışanı öneriyi kabul etmeye ikna etmek için tatlı dille etkilemeye
çalıştı.
184.
Candor — The witness was appreciated
for her candor during the investigation.
Tanık soruşturma sırasındaki açık sözlülüğü nedeniyle takdir edildi.
185.
Capricious — The defendant argued that
the administrative decision was capricious and irrational.
Davalı, idari kararın keyfî ve mantıksız olduğunu ileri sürdü.
186.
Castigate — Several newspapers
castigated the authorities for their inadequate response.
Birkaç gazete yetkilileri yetersiz tepkileri nedeniyle ağır biçimde eleştirdi.
187.
Causality — The study found
insufficient evidence to establish a direct causal relationship.
Çalışma doğrudan bir nedensellik ilişkisi kurmak için yeterli delil
bulunmadığını ortaya koydu.
188.
Circumspect — The judge remained
circumspect when assessing the unverified allegations.
Hâkim doğrulanmamış iddiaları değerlendirirken ihtiyatlı davrandı.
189.
Clandestine — The authorities
uncovered a clandestine network operating across several countries.
Yetkililer birkaç ülkede faaliyet gösteren gizli bir ağı ortaya çıkardı.
190.
Coerce — The prosecution alleged that
the suspect had attempted to coerce the witness.
Savcılık şüphelinin tanığı zorlamaya çalıştığını ileri sürdü.
191.
Cogent — The defendant failed to
provide a cogent explanation for the discrepancy.
Davalı tutarsızlık için ikna edici bir açıklama sunamadı.
192.
Coherent — The report presents a
coherent account of the events.
Rapor olayların tutarlı bir anlatımını sunmaktadır.
193.
Commensurate — The penalty should be
commensurate with the seriousness of the offense.
Ceza, suçun ağırlığıyla orantılı olmalıdır.
194.
Compelling — The prosecution presented
compelling evidence of the defendant's involvement.
Savcılık sanığın olaya katılımını gösteren güçlü deliller sundu.
195.
Complacent — The recent success made
the organization dangerously complacent.
Son başarı örgütün tehlikeli ölçüde rehavete kapılmasına yol açtı.
196.
Concede — The defendant eventually
conceded that the document had been signed by him.
Sanık sonunda belgenin kendisi tarafından imzalandığını kabul etti.
197.
Concomitant — Economic growth often
brings concomitant changes in social structures.
Ekonomik büyüme çoğu zaman toplumsal yapılarda buna eşlik eden değişiklikler
getirir.
198.
Conjecture — The conclusion remains a
matter of conjecture rather than established fact.
Sonuç, kanıtlanmış bir gerçek olmaktan ziyade bir varsayım olarak kalmaktadır.
199.
Conscientious — She is a conscientious
researcher who carefully verifies every source.
Her kaynağı dikkatle doğrulayan titiz bir araştırmacıdır.
200.
Conspicuous — The absence of any
explanation was conspicuous.
Herhangi bir açıklamanın bulunmaması dikkat çekiciydi.
201.
Constrain — Financial limitations
constrained the scope of the investigation.
Mali sınırlamalar soruşturmanın kapsamını daralttı.
202.
Contingent — The agreement is
contingent upon the approval of the regulatory authority.
Anlaşma düzenleyici makamın onayına bağlıdır.
203.
Contentious — The interpretation of
this provision remains highly contentious.
Bu hükmün yorumu hâlâ son derece tartışmalıdır.
204.
Contravene — The proposed measure may
contravene several constitutional principles.
Önerilen tedbir çeşitli anayasal ilkelere aykırı olabilir.
205.
Conundrum — The court faced a
difficult conundrum when the two pieces of evidence conflicted.
Mahkeme iki delil birbiriyle çeliştiğinde zor bir açmazla karşılaştı.
206.
Convoluted — The contract was drafted
in such a convoluted manner that its meaning was unclear.
Sözleşme anlamı belirsiz olacak kadar karmaşık bir biçimde hazırlanmıştı.
207.
Copious — The investigators collected
copious amounts of documentary evidence.
Soruşturmacılar çok miktarda belgesel delil topladı.
208.
Corroborate — The witness's account
was corroborated by independent evidence.
Tanığın anlatımı bağımsız delillerle doğrulandı.
209.
Culpable — The court concluded that
the defendant was culpable for the resulting damage.
Mahkeme ortaya çıkan zarardan davalının sorumlu olduğu sonucuna vardı.
210.
Cursory — The report was based on a
cursory examination of the relevant documents.
Rapor ilgili belgelerin yüzeysel bir incelemesine dayanıyordu.
211.
Daunting — The prospect of reviewing
thousands of pages was daunting.
Binlerce sayfayı inceleme ihtimali göz korkutucuydu.
212.
Debilitate — The prolonged illness
severely debilitated the patient.
Uzun süren hastalık hastayı ciddi biçimde güçsüz düşürdü.
213.
Decorum — The judge reminded everyone
to maintain proper decorum in the courtroom.
Hâkim herkese mahkeme salonunda uygun nezaket ve ciddiyeti korumalarını
hatırlattı.
214.
Deference — The lower court showed
considerable deference to the constitutional court's interpretation.
Alt mahkeme anayasa mahkemesinin yorumuna büyük ölçüde saygı gösterdi.
215.
Defunct — The company has been defunct
for more than a decade.
Şirket on yıldan uzun süredir faal değildir.
216.
Deliberate — The committee took a
deliberate approach to the controversial proposal.
Komite tartışmalı öneriye bilinçli ve ölçülü bir yaklaşım benimsedi.
217.
Delineate — The judgment clearly
delineates the limits of administrative discretion.
Karar idarenin takdir yetkisinin sınırlarını açıkça belirlemektedir.
218.
Demagogue — The speaker was accused of
using demagogic rhetoric to manipulate public opinion.
Konuşmacı kamuoyunu yönlendirmek için demagojik söylem kullanmakla suçlandı.
219.
Denigrate — Critics accused the author
of attempting to denigrate his opponents.
Eleştirmenler yazarı rakiplerini küçük düşürmeye çalışmakla suçladı.
220.
Deride — The columnist was criticized
for deriding the concerns of ordinary citizens.
Köşe yazarı sıradan vatandaşların endişeleriyle alay ettiği için eleştirildi.
221.
Desultory — The negotiations proceeded
in a desultory fashion without producing any agreement.
Müzakereler herhangi bir anlaşma sağlamadan dağınık ve amaçsız bir şekilde
ilerledi.
222.
Detrimental — Excessive screen time
can be detrimental to children's concentration.
Aşırı ekran süresi çocukların dikkat yoğunlaştırma yeteneği açısından zararlı
olabilir.
223.
Diatribe — The article turned into a
lengthy diatribe against the judicial system.
Makale yargı sistemine yönelik uzun bir saldırı yazısına dönüştü.
224.
Dichotomy — The issue cannot be
reduced to a simple dichotomy between freedom and security.
Mesele özgürlük ile güvenlik arasındaki basit bir ikili karşıtlığa
indirgenemez.
225.
Didactic — The book adopts a didactic
tone that may discourage critical readers.
Kitap eleştirel okuyucuları uzaklaştırabilecek öğretici bir üslup
benimsemektedir.
226.
Diffident — Despite his expertise, he
remained diffident during the conference.
Uzmanlığına rağmen konferans sırasında çekingen kaldı.
227.
Digress — The lecturer occasionally
digressed from the main subject.
Öğretim görevlisi zaman zaman ana konudan saptı.
228.
Diligent — The diligent attorney
reviewed every piece of evidence before the hearing.
Titiz avukat duruşmadan önce her delili inceledi.
229.
Discerning — A discerning reader can
distinguish reliable evidence from speculation.
Seçici ve dikkatli bir okuyucu güvenilir delili spekülasyondan ayırt edebilir.
230.
Discrepancy — The auditor discovered a
significant discrepancy between the accounts.
Denetçi hesaplar arasında önemli bir tutarsızlık keşfetti.
231.
Disseminate — The institution uses
digital platforms to disseminate academic research.
Kurum akademik araştırmaları yaymak için dijital platformları kullanmaktadır.
232.
Dogmatic — The professor rejected the
dogmatic assumption that one theory could explain everything.
Profesör tek bir teorinin her şeyi açıklayabileceği yönündeki dogmatik
varsayımı reddetti.
233.
Dubious — The reliability of the
witness's statement was highly dubious.
Tanığın ifadesinin güvenilirliği son derece şüpheliydi.
234.
Egregious — The court described the
violation as an egregious breach of fundamental rights.
Mahkeme ihlali temel hakların ağır bir ihlali olarak nitelendirdi.
235.
Elucidate — The judgment attempts to
elucidate the relationship between the two provisions.
Karar iki hüküm arasındaki ilişkiyi açıklığa kavuşturmaya çalışmaktadır.
236.
Empirical — The argument lacks
sufficient empirical support.
İddia yeterli ampirik destekten yoksundur.
237.
Enigmatic — The witness gave an
enigmatic answer to the investigator's question.
Tanık soruşturmacının sorusuna anlaşılması güç bir cevap verdi.
238.
Ephemeral — Public enthusiasm for the
reform proved to be ephemeral.
Reforma yönelik kamuoyu heyecanının geçici olduğu ortaya çıktı.
239.
Equivocal — The minister's response
was deliberately equivocal.
Bakanın cevabı kasıtlı olarak muğlaktı.
240.
Eradicate — The government launched a
campaign to eradicate corruption from public institutions.
Hükümet kamu kurumlarındaki yolsuzluğu ortadan kaldırmak için bir kampanya
başlattı.
241.
Esoteric — The article discusses an
esoteric branch of constitutional theory.
Makale anayasa teorisinin oldukça özel ve az bilinen bir dalını ele almaktadır.
242.
Exacerbate — Poor communication can
exacerbate an already difficult conflict.
Kötü iletişim zaten zor olan bir çatışmayı daha da kötüleştirebilir.
243.
Exculpate — The newly discovered
evidence may exculpate the accused.
Yeni keşfedilen delil sanığı aklayabilir.
244.
Exorbitant — The company was
criticized for charging exorbitant fees.
Şirket fahiş ücretler talep ettiği için eleştirildi.
245.
Expedite — The court ordered the
authorities to expedite the administrative procedure.
Mahkeme yetkililere idari işlemi hızlandırmaları talimatını verdi.
246.
Extant — The earliest extant manuscript
dates back to the fourteenth century.
Günümüze ulaşan en eski el yazması on dördüncü yüzyıla kadar uzanmaktadır.
247.
Fallacious — The argument rests on the
fallacious assumption that correlation proves causation.
İddia korelasyonun nedenselliği kanıtladığı şeklindeki hatalı varsayıma
dayanmaktadır.
248.
Fastidious — The editor is notoriously
fastidious about grammatical accuracy.
Editör dilbilgisel doğruluk konusunda titizliğiyle tanınmaktadır.
249.
Feasible — The committee concluded
that the proposed solution was financially feasible.
Komite önerilen çözümün mali açıdan uygulanabilir olduğu sonucuna vardı.
250.
Fervent — She is a fervent supporter
of academic freedom.
O, akademik özgürlüğün ateşli bir destekçisidir.
251.
Fluctuate — Exchange rates tend to
fluctuate considerably during periods of uncertainty.
Döviz kurları belirsizlik dönemlerinde önemli ölçüde dalgalanma eğilimindedir.
252.
Fortuitous — Their meeting was
entirely fortuitous but ultimately transformative.
Karşılaşmaları tamamen tesadüfiydi ancak sonunda dönüştürücü oldu.
253.
Frivolous — The court dismissed the
claim as frivolous and unsupported by evidence.
Mahkeme davayı dayanaksız ve ciddiyetsiz bularak reddetti.
254.
Garrulous — The normally garrulous
witness became unusually silent during cross-examination.
Normalde çok konuşkan olan tanık çapraz sorgu sırasında alışılmadık biçimde
sessizleşti.
255.
Grandiose — The proposal contains
grandiose promises that are difficult to implement.
Öneri uygulanması zor, görkemli ve abartılı vaatler içermektedir.
256.
Gratuitous — The report contained
several gratuitous accusations that were irrelevant to the case.
Rapor dava açısından ilgisiz olan birkaç gereksiz suçlama içeriyordu.
257.
Gregarious — Although he is highly
gregarious, he prefers to work alone when conducting research.
Son derece sosyal olmasına rağmen araştırma yaparken yalnız çalışmayı tercih
eder.
258.
Hackneyed — The essay relies on
several hackneyed expressions.
Deneme birkaç basmakalıp ifadeye dayanmaktadır.
259.
Haphazard — The documents had been
stored in a haphazard manner.
Belgeler gelişigüzel bir şekilde saklanmıştı.
260.
Heinous — The court characterized the
offense as particularly heinous.
Mahkeme suçu özellikle vahim olarak nitelendirdi.
261.
Heretical — His interpretation was
considered heretical by the dominant school of thought.
Onun yorumu hâkim düşünce ekolü tarafından aykırı kabul edildi.
262.
Iconoclast — The scholar became known
as an iconoclast who challenged established assumptions.
Akademisyen yerleşik varsayımlara meydan okuyan bir gelenek yıkıcı olarak tanındı.
263.
Immutable — The constitution does not
treat every provision as immutable.
Anayasa her hükmü değiştirilemez olarak kabul etmemektedir.
264.
Impeccable — The researcher maintained
an impeccable record of academic integrity.
Araştırmacı akademik dürüstlük konusunda kusursuz bir sicil sürdürdü.
265.
Impetuous — His impetuous decision
created unnecessary legal complications.
Onun düşüncesizce verdiği karar gereksiz hukuki sorunlara yol açtı.
266.
Inadvertent — The disclosure was the
result of an inadvertent error.
Açıklama yanlışlıkla yapılan bir hatanın sonucuydu.
267.
Incongruous — The modern structure
looked incongruous beside the historic buildings.
Modern yapı tarihî binaların yanında uyumsuz görünüyordu.
268.
Indefatigable — Her indefatigable
efforts eventually transformed the research project.
Onun yorulmak bilmeyen çabaları sonunda araştırma projesini dönüştürdü.
269.
Perspicuity — The perspicuity of the
judgment makes its reasoning accessible to non-specialists.
Kararın açıklığı, muhakemesini uzman olmayan kişilerin de anlayabilmesini
sağlamaktadır.
270.
Precedent — The court relied heavily
on established precedent.
Mahkeme yerleşik içtihada büyük ölçüde dayandı.
271.
Prescriptive — The article takes a
prescriptive approach to judicial reform.
Makale yargı reformuna yönelik kural koyucu bir yaklaşım benimsemektedir.
272.
Proportionality — The principle of
proportionality requires a careful balance between competing interests.
Orantılılık ilkesi çatışan menfaatler arasında dikkatli bir denge kurulmasını
gerektirir.
273.
Retrospective — The statute should not
have retrospective effect unless expressly authorized.
Kanun açıkça izin verilmedikçe geriye dönük etkiye sahip olmamalıdır.
274.
Salient — The judgment identifies the
most salient features of the dispute.
Karar uyuşmazlığın en belirgin özelliklerini ortaya koymaktadır.
275.
Scrutiny — Public expenditure is
subject to parliamentary scrutiny.
Kamu harcamaları parlamenter denetime tabidir.
276.
Subsidiary — The subsidiary issue need
not be addressed once the primary claim fails.
Asıl talep reddedildiğinde tali meselenin ayrıca ele alınmasına gerek yoktur.
277.
Substantive — The amendment introduced
substantive changes to the legal framework.
Değişiklik hukuki çerçevede esaslı değişiklikler getirdi.
278.
Taciturn — The normally taciturn
defendant unexpectedly provided a detailed statement.
Normalde suskun olan sanık beklenmedik biçimde ayrıntılı bir ifade verdi.
279.
Transcend — The principles of justice
should transcend narrow political interests.
Adalet ilkeleri dar siyasi çıkarların ötesine geçmelidir.
280.
Unwarranted — The criticism was
considered unwarranted because it ignored the available evidence.
Eleştiri mevcut delilleri göz ardı ettiği için haksız bulundu.
281.
Utilitarian — The proposal was
defended on utilitarian grounds.
Öneri faydacı gerekçelerle savunuldu.
282.
Abysmal — The report revealed abysmal
conditions in several public facilities.
Rapor çeşitli kamu tesislerindeki son derece kötü koşulları ortaya çıkardı.
283.
Acumen — Her financial acumen helped
the company survive the crisis.
Onun mali zekâsı şirketin krizden kurtulmasına yardımcı oldu.
284.
Altruistic — His decision was
motivated by altruistic rather than financial considerations.
Onun kararı mali kaygılardan ziyade özgeci düşüncelerle motive edildi.
285.
Ambivalence — The public's ambivalence
toward the reform became increasingly apparent.
Kamuoyunun reforma yönelik ikircikli tutumu giderek daha belirgin hâle geldi.
286.
Animosity — Long-standing animosity
prevented the two communities from cooperating.
Uzun süredir devam eden düşmanlık iki toplumun iş birliği yapmasını engelledi.
287.
Antithetical — The proposed measure is
antithetical to the principle of equality.
Önerilen tedbir eşitlik ilkesine tamamen aykırıdır.
288.
Apathy — Political apathy can weaken
democratic institutions over time.
Siyasi ilgisizlik zamanla demokratik kurumları zayıflatabilir.
289.
Assuage — The government introduced
the measure to assuage public concerns.
Hükümet kamuoyunun endişelerini yatıştırmak için tedbiri uygulamaya koydu.
290.
Belligerent — The defendant adopted an
increasingly belligerent attitude during the hearing.
Sanık duruşma sırasında giderek daha saldırgan bir tutum benimsedi.
291.
Beneficent — The organization
undertook several beneficent projects for disadvantaged communities.
Örgüt dezavantajlı topluluklar için çeşitli hayır amaçlı projeler
gerçekleştirdi.
292.
Capriciousness — The court criticized
the administration for the capriciousness of its decisions.
Mahkeme idareyi kararlarındaki keyfîlik nedeniyle eleştirdi.
293.
Censure — The committee voted to
censure the official for violating procedural rules.
Komite usul kurallarını ihlal ettiği için yetkiliyi kınama kararı aldı.
294.
Circumstantial — The prosecution's
case relied largely on circumstantial evidence.
Savcılığın davası büyük ölçüde dolaylı delillere dayanıyordu.
295.
Commensurability — The court examined
the commensurability of the punishment with the offense.
Mahkeme cezanın suçla orantılı olup olmadığını inceledi.
296.
Concomitant — The reform brought
concomitant changes in administrative practice.
Reform idari uygulamada buna eşlik eden değişiklikler getirdi.
297.
Conflagration — The massive
conflagration destroyed several historic buildings.
Büyük yangın birçok tarihî binayı yok etti.
298.
Contentiousness — The contentiousness
of the issue has increased over the past decade.
Meselenin tartışmalı niteliği son on yılda artmıştır.
299.
Corroboration — The witness's
testimony lacked independent corroboration.
Tanığın beyanı bağımsız doğrulamadan yoksundu.
300.
Credibility — The court carefully
assessed the credibility of each witness.
Mahkeme her tanığın güvenilirliğini dikkatle değerlendirdi.
301.
Deference — Excessive deference to
administrative authorities may weaken judicial oversight.
İdari makamlara aşırı saygı gösterilmesi yargısal denetimi zayıflatabilir.
302.
Deteriorate — Relations between the
parties continued to deteriorate after the dispute.
Uyuşmazlıktan sonra taraflar arasındaki ilişkiler kötüleşmeye devam etti.
303.
Dispassionate — The judgment adopts a
dispassionate analysis of the competing arguments.
Karar karşıt iddiaların tarafsız bir analizini yapmaktadır.
304.
Dissemination — The rapid dissemination
of false information can cause serious social harm.
Yanlış bilgilerin hızla yayılması ciddi toplumsal zarara yol açabilir.
305.
Eclectic — The researcher adopts an
eclectic methodology combining several disciplines.
Araştırmacı çeşitli disiplinleri birleştiren eklektik bir yöntem
benimsemektedir.
306.
Effrontery — The defendant had the
effrontery to deny facts established by documentary evidence.
Sanık belgesel delillerle ortaya konulan gerçekleri inkâr edecek kadar küstah
davrandı.
307.
Emphatic — The court was emphatic that
procedural safeguards must be respected.
Mahkeme usul güvencelerine uyulması gerektiğini kesin biçimde vurguladı.
308.
Enervate — Prolonged administrative
delays can enervate public confidence.
Uzun süren idari gecikmeler kamuoyu güvenini zayıflatabilir.
309.
Equanimity — The judge handled the
highly emotional hearing with remarkable equanimity.
Hâkim son derece duygusal duruşmayı dikkate değer bir soğukkanlılıkla yönetti.
310.
Exigent — The authorities argued that
exigent circumstances justified the immediate intervention.
Yetkililer acil koşulların derhâl müdahaleyi haklı kıldığını ileri sürdü.
311.
Extenuating — The court considered
several extenuating circumstances when determining the sentence.
Mahkeme cezayı belirlerken çeşitli hafifletici koşulları dikkate aldı.
312.
Foment — The report accused several
groups of attempting to foment unrest.
Rapor bazı grupları huzursuzluğu kışkırtmaya çalışmakla suçladı.
313.
Fortitude — She demonstrated
remarkable fortitude during the prolonged proceedings.
Uzun süren yargılama sırasında dikkate değer bir metanet gösterdi.
314.
Furtive — The suspect made a furtive
attempt to leave the building.
Şüpheli binadan gizlice çıkmaya çalıştı.
315.
Grievous — The accident caused
grievous injuries to several passengers.
Kaza birkaç yolcuda ağır yaralanmalara neden oldu.
316.
Implacable — The victim's family
remained implacable in demanding accountability.
Mağdurun ailesi hesap verilmesi talebinden vazgeçmedi.
317.
Incontrovertible — The documentary
evidence provided incontrovertible proof of ownership.
Belgesel delil mülkiyetin tartışmasız kanıtını sağladı.
318.
Incumbent — It is incumbent upon
public officials to comply with the law.
Kamu görevlilerinin kanuna uyması onların görevidir.
319.
Indolent — The report criticized the
administration for its indolent response to repeated warnings.
Rapor idarenin tekrarlanan uyarılara karşı ilgisiz tepkisini eleştirdi.
320.
Innuendo — The politician's statement
contained an unmistakable innuendo about his opponent.
Siyasetçinin açıklaması rakibine yönelik açık bir ima içeriyordu.
321.
Inscrutable — The witness's motives
remained inscrutable throughout the investigation.
Tanığın amaçları soruşturma boyunca anlaşılmaz kaldı.
322.
Insolent — The witness's insolent
response irritated the judge.
Tanığın küstah cevabı hâkimi rahatsız etti.
323.
Intractable — The dispute proved
intractable despite several mediation attempts.
Uyuşmazlık birkaç arabuluculuk girişimine rağmen çözülemez olduğunu gösterdi.
324.
Irrefutable — The evidence was
considered irrefutable.
Delil çürütülemez kabul edildi.
325.
Lethargic — The economy remained
lethargic despite substantial investment.
Önemli yatırımlara rağmen ekonomi durgun kaldı.
326.
Mendacious — The court found the
witness's account demonstrably mendacious.
Mahkeme tanığın anlatımını açıkça yalan olarak değerlendirdi.
327.
Multifarious — The legislation
addresses multifarious aspects of digital commerce.
Mevzuat dijital ticaretin çok çeşitli yönlerini ele almaktadır.
328.
Obsequious — The official was
criticized for his obsequious attitude toward powerful individuals.
Yetkili güçlü kişilere karşı dalkavukça tutumu nedeniyle eleştirildi.
329.
Onerous — The new requirements impose
onerous obligations on small businesses.
Yeni şartlar küçük işletmelere ağır yükümlülükler getirmektedir.
330.
Ostentation — The building's excessive
ostentation attracted considerable criticism.
Binanın aşırı gösterişi önemli ölçüde eleştiri çekti.
331.
Perfidious — The agreement collapsed
after one party was accused of perfidious conduct.
Taraflardan biri haince davranmakla suçlandıktan sonra anlaşma çöktü.
332.
Pertinent — The lawyer raised several
pertinent questions during the hearing.
Avukat duruşma sırasında konuyla doğrudan ilgili birkaç soru yöneltti.
333.
Platitude — The speech consisted
largely of political platitudes.
Konuşma büyük ölçüde siyasi basmakalıp sözlerden oluşuyordu.
334.
Polemic — The book sparked a heated
polemic among constitutional scholars.
Kitap anayasa hukukçuları arasında hararetli bir tartışma başlattı.
335.
Precariousness — The precariousness of
the economic situation became increasingly obvious.
Ekonomik durumun istikrarsızlığı giderek daha belirgin hâle geldi.
336.
Prolific — The prolific scholar has
published extensively on comparative law.
Üretken akademisyen karşılaştırmalı hukuk alanında çok sayıda yayın yapmıştır.
337.
Quixotic — The proposal was dismissed
as quixotic because it ignored practical constraints.
Öneri pratik sınırlamaları göz ardı ettiği için gerçekçilikten uzak bulundu.
338.
Reticence — His reticence raised
questions about the completeness of his testimony.
Onun suskunluğu ifadesinin eksiksizliği konusunda soru işaretleri doğurdu.
339.
Sanguine — The minister remained
sanguine about the prospects of the negotiations.
Bakan müzakerelerin geleceği konusunda iyimserliğini korudu.
340.
Specious — The defendant relied on a
specious distinction to avoid liability.
Davalı sorumluluktan kaçınmak için görünüşte makul ancak gerçekte yanıltıcı bir
ayrıma dayandı.
341.
Surreptitious — The employee made a
surreptitious copy of the confidential document.
Çalışan gizli belgenin gizlice bir kopyasını çıkardı.
342.
Taciturnity — His taciturnity made it
difficult for investigators to establish the facts.
Onun suskunluğu soruşturmacıların gerçekleri belirlemesini zorlaştırdı.
343.
Temerity — He had the temerity to
challenge the established interpretation without providing evidence.
Yerleşik yoruma delil sunmadan meydan okuma cüretini gösterdi.
344.
Tenacity — Her tenacity eventually led
to the discovery of new evidence.
Onun azmi sonunda yeni delillerin keşfedilmesini sağladı.
345.
Trepidation — The witness entered the
courtroom with considerable trepidation.
Tanık mahkeme salonuna büyük bir endişeyle girdi.
346.
Untenable — The defendant's
interpretation became untenable after the documents were disclosed.
Belgeler ortaya çıkarıldıktan sonra davalının yorumu savunulamaz hâle geldi.
347.
Veritable — The archive proved to be a
veritable treasure trove of historical documents.
Arşivin tarihî belgeler bakımından gerçek bir hazine olduğu ortaya çıktı.
348.
Vicissitude — The institution survived
numerous political vicissitudes.
Kurum çok sayıda siyasi değişim ve sıkıntıdan sağ çıktı.
349.
Vitriolic — The debate descended into
vitriolic personal attacks.
Tartışma sert ve zehirli kişisel saldırılara dönüştü.
350.
Wistful — She gave a wistful account
of the city before its rapid transformation.
Şehrin hızlı dönüşümünden önceki hâlini hüzünlü bir özlemle anlattı.
351.
Zealotry — Excessive zealotry can
undermine otherwise legitimate causes.
Aşırı bağnazlık aksi hâlde meşru olan amaçları zayıflatabilir.
352.
Accentuate — The lighting was designed
to accentuate the building's historical features.
Aydınlatma binanın tarihî özelliklerini vurgulayacak şekilde tasarlanmıştı.
353.
Acumen — His intellectual acumen was
evident in the sophistication of his analysis.
Onun entelektüel keskinliği analizinin derinliğinde açıkça görülüyordu.
354.
Adversarial — The adversarial nature
of litigation can make settlement difficult.
Yargılamanın çekişmeli niteliği uzlaşmayı zorlaştırabilir.
355.
Affable — Despite his senior position,
the professor remained remarkably affable.
Üst düzey konumuna rağmen profesör son derece cana yakın kaldı.
356.
Alleviation — The policy was
introduced for the alleviation of poverty.
Politika yoksulluğun hafifletilmesi amacıyla uygulamaya konuldu.
357.
Amalgamate — The two institutions
decided to amalgamate their research departments.
İki kurum araştırma bölümlerini birleştirmeye karar verdi.
358.
Annihilate — The fire nearly
annihilated the entire archive.
Yangın arşivin neredeyse tamamını yok etti.
359.
Apprehensive — Investors became
increasingly apprehensive about the economic outlook.
Yatırımcılar ekonomik görünüm konusunda giderek daha endişeli hâle geldi.
360.
Assimilate — New employees need time
to assimilate the organization's culture.
Yeni çalışanların kurum kültürünü benimsemeleri için zamana ihtiyaçları vardır.
361.
Benevolence — The foundation is widely
recognized for its benevolence toward disadvantaged families.
Vakıf dezavantajlı ailelere yönelik hayırseverliğiyle geniş ölçüde
tanınmaktadır.
362.
Censure — The disciplinary board
issued a formal censure against the official.
Disiplin kurulu yetkili hakkında resmî bir kınama kararı verdi.
363.
Coalesce — Several small organizations
eventually coalesced into a national movement.
Birkaç küçük örgüt sonunda ulusal bir hareket hâline geldi.
364.
Conjectural — The theory remains
conjectural because it lacks experimental verification.
Teori deneysel doğrulamadan yoksun olduğu için varsayımsal olarak kalmaktadır.
365.
Contingency — The contract includes a
contingency clause covering unforeseen circumstances.
Sözleşme öngörülemeyen durumları kapsayan bir şart içermektedir.
366.
Corroborative — The police discovered
corroborative evidence supporting the witness's statement.
Polis tanığın ifadesini destekleyen doğrulayıcı delil keşfetti.
367.
Deleterious — Prolonged exposure to
pollution has deleterious effects on public health.
Kirliliğe uzun süre maruz kalmanın kamu sağlığı üzerinde zararlı etkileri
vardır.
368.
Derogatory — The article contained
several derogatory remarks about the defendant.
Makale davalı hakkında aşağılayıcı birkaç ifade içeriyordu.
369.
Discerning — A discerning scholar
should question unsupported generalizations.
Dikkatli bir akademisyen desteklenmeyen genellemeleri sorgulamalıdır.
370.
Disparity — The study revealed a
substantial disparity between urban and rural incomes.
Çalışma kentsel ve kırsal gelirler arasında önemli bir eşitsizlik ortaya koydu.
371.
Eloquent — The advocate delivered an
eloquent defense of freedom of expression.
Avukat ifade özgürlüğünü etkili ve güzel bir biçimde savundu.
372.
Encompass — The reform is intended to
encompass all branches of the judiciary.
Reform yargının bütün kollarını kapsayacak şekilde tasarlanmıştır.
373.
Exacerbation — The policy led to an
exacerbation of existing social tensions.
Politika mevcut toplumsal gerilimlerin artmasına yol açtı.
374.
Expound — The professor was invited to
expound his theory at the conference.
Profesör teorisini konferansta ayrıntılı biçimde açıklamak üzere davet edildi.
375.
Fallacy — The assumption that
popularity guarantees correctness is a common fallacy.
Popülerliğin doğruluğu garanti ettiği varsayımı yaygın bir safsatadır.
376.
Fidelity — The translation was praised
for its fidelity to the original text.
Çeviri özgün metne sadakati nedeniyle övgü aldı.
377.
Formidable — The opposing counsel
presented a formidable legal argument.
Karşı taraf avukatı güçlü ve ciddi bir hukuki argüman sundu.
378.
Impetus — The judgment provided fresh
impetus for legislative reform.
Karar yasama reformu için yeni bir ivme sağladı.
379.
Incisive — The journalist asked
several incisive questions about the investigation.
Gazeteci soruşturma hakkında son derece isabetli ve keskin sorular sordu.
380.
Incongruity — The incongruity between
the evidence and the official account was striking.
Deliller ile resmî anlatım arasındaki uyumsuzluk dikkat çekiciydi.
381.
Indiscriminate — Indiscriminate use of
surveillance technology may threaten privacy.
Gözetim teknolojisinin ayrım gözetmeden kullanılması özel hayatı tehdit
edebilir.
382.
Inevitable — Some degree of
uncertainty is inevitable in complex litigation.
Karmaşık yargılamalarda belirli ölçüde belirsizlik kaçınılmazdır.
383.
Insidious — Institutional
discrimination can be particularly insidious because it is difficult to detect.
Kurumsal ayrımcılık tespit edilmesi zor olduğu için özellikle sinsi olabilir.
384.
Intermittent — The region experienced
intermittent power failures throughout the winter.
Bölge kış boyunca aralıklı elektrik kesintileri yaşadı.
385.
Intricate — The case involves an
intricate network of contractual relationships.
Dava karmaşık bir sözleşmesel ilişkiler ağı içermektedir.
386.
Irreconcilable — The parties presented
two apparently irreconcilable interpretations of the agreement.
Taraflar anlaşmanın görünüşte bağdaştırılamaz iki yorumunu sundular.
387.
Lamentable — The lack of adequate
archival preservation is lamentable.
Yeterli arşiv korumasının bulunmaması üzüntü vericidir.
388.
Lucidity — The author's lucidity makes
a difficult subject remarkably accessible.
Yazarın açıklığı zor bir konuyu son derece anlaşılır hâle getirmektedir.
389.
Magnanimity — His magnanimity
prevented the dispute from escalating further.
Onun hoşgörüsü uyuşmazlığın daha fazla büyümesini engelledi.
390.
Meticulousness — The investigation was
conducted with exceptional meticulousness.
Soruşturma olağanüstü bir titizlikle yürütüldü.
391.
Nuance — The judgment captures an
important nuance that earlier decisions overlooked.
Karar önceki kararların gözden kaçırdığı önemli bir ince ayrıntıyı ortaya
koymaktadır.
392.
Omnipotent — No institution should be
regarded as omnipotent within a constitutional democracy.
Anayasal demokraside hiçbir kurum her şeye kadir kabul edilmemelidir.
393.
Perennial — The allocation of judicial
resources remains a perennial problem.
Yargısal kaynakların dağıtımı sürekli varlığını koruyan bir sorun olmaya devam
etmektedir.
394.
Pertinacious — The lawyer was
pertinacious in challenging the administrative decision.
Avukat idari karara itiraz etme konusunda son derece ısrarlıydı.
395.
Pragmatism — Successful reform often
requires a degree of pragmatism.
Başarılı reform çoğu zaman belirli ölçüde pragmatizm gerektirir.
396.
Reciprocal — The agreement establishes
reciprocal obligations for both parties.
Anlaşma her iki taraf için karşılıklı yükümlülükler getirmektedir.
397.
Repercussion — The decision may have
significant repercussions for future cases.
Kararın gelecekteki davalar bakımından önemli sonuçları olabilir.
398.
Scrupulousness — Academic research
demands scrupulousness in the use of sources.
Akademik araştırma kaynakların kullanımında son derece titiz olmayı gerektirir.
399.
Substantiate — Every significant
allegation should be substantiated by reliable evidence.
Her önemli iddia güvenilir delillerle desteklenmelidir.
400.
Transitory — The economic recovery
proved transitory rather than permanent.
Ekonomik toparlanmanın kalıcı olmaktan ziyade geçici olduğu ortaya çıktı.
401.
Unambiguous — The statute provides an
unambiguous answer to the legal question.
Kanun hukuki soruya açık ve hiçbir belirsizlik içermeyen bir cevap vermektedir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder