27 Eylül 2026 Pazar

400 advanced vocabulary

 

1.     Abate — The tension between the two parties gradually abated after the agreement was signed.
İki taraf arasındaki gerilim, anlaşmanın imzalanmasından sonra yavaş yavaş azaldı.

2.     Aberration — The unusually high temperature was regarded as a temporary climatic aberration.
Alışılmadık derecede yüksek sıcaklık, geçici bir iklimsel sapma olarak değerlendirildi.

3.     Abhor — She abhors any form of discrimination in the workplace.
İş yerindeki her türlü ayrımcılıktan nefret eder.

4.     Abolish — The government decided to abolish the outdated regulation.
Hükümet, yürürlükten kalkması gereken eski düzenlemeyi kaldırmaya karar verdi.

5.     Abrogate — The parliament voted to abrogate the controversial treaty.
Parlamento tartışmalı anlaşmayı feshetmek için oy kullandı.

6.     Abscond — The suspect attempted to abscond before the authorities could arrest him.
Şüpheli, yetkililer kendisini tutuklayamadan kaçmaya çalıştı.

7.     Abstain — Several delegates chose to abstain from the final vote.
Birkaç delege nihai oylamada çekimser kalmayı seçti.

8.     Abstruse — The professor's explanation was so abstruse that only a few students understood it.
Profesörün açıklaması o kadar anlaşılması güçtü ki yalnızca birkaç öğrenci onu anlayabildi.

9.     Accolade — The scientist received numerous accolades for her groundbreaking research.
Bilim insanı çığır açıcı araştırmaları nedeniyle çok sayıda ödül ve övgü aldı.

10.  Acquiesce — After prolonged negotiations, the company finally acquiesced to the workers' demands.
Uzun süren müzakerelerin ardından şirket sonunda işçilerin taleplerini kabul etti.

11.  Acrimonious — The divorce proceedings became increasingly acrimonious.
Boşanma yargılaması giderek daha sert ve çekişmeli bir hâle geldi.

12.  Admonish — The judge admonished the witness for repeatedly interrupting the proceedings.
Hâkim, duruşmayı sürekli kesmesi nedeniyle tanığı uyardı.

13.  Adroit — She is remarkably adroit at negotiating complex commercial agreements.
Karmaşık ticari anlaşmaları müzakere etme konusunda son derece ustadır.

14.  Adversity — He demonstrated remarkable resilience in the face of adversity.
Sıkıntılar karşısında dikkate değer bir dayanıklılık gösterdi.

15.  Advocate — Many scholars advocate greater transparency in public administration.
Birçok akademisyen kamu yönetiminde daha fazla şeffaflığı savunmaktadır.

16.  Aesthetic — The architect carefully considered both the structural and aesthetic aspects of the building.
Mimar binanın hem yapısal hem de estetik yönlerini dikkatle değerlendirdi.

17.  Alacrity — The assistant accepted the additional responsibility with alacrity.
Asistan ek sorumluluğu büyük bir istekle kabul etti.

18.  Alleviate — The new policy is intended to alleviate the financial burden on low-income families.
Yeni politika düşük gelirli ailelerin mali yükünü hafifletmeyi amaçlamaktadır.

19.  Ambiguous — The wording of the provision is sufficiently ambiguous to permit several interpretations.
Hükmün ifadesi birden fazla yoruma izin verecek ölçüde belirsizdir.

20.  Ambivalent — She remains ambivalent about accepting the proposed position.
Önerilen görevi kabul etme konusunda hâlâ kararsızdır.

21.  Ameliorate — The reforms were designed to ameliorate conditions in overcrowded prisons.
Reformlar, aşırı kalabalık cezaevlerindeki koşulları iyileştirmek amacıyla tasarlanmıştır.

22.  Anachronistic — Some of the regulations appear increasingly anachronistic in the digital age.
Düzenlemelerin bazıları dijital çağda giderek daha fazla çağdışı görünmektedir.

23.  Anomaly — The researchers detected an anomaly in the statistical data.
Araştırmacılar istatistiksel verilerde bir anormallik tespit etti.

24.  Antagonistic — The two groups have traditionally maintained an antagonistic relationship.
İki grup geleneksel olarak düşmanca bir ilişki sürdürmüştür.

25.  Antipathy — His antipathy toward bureaucratic procedures was well known.
Bürokratik işlemlere karşı antipatisi iyi biliniyordu.

26.  Apposite — The lawyer's reference to the earlier judgment was particularly apposite.
Avukatın önceki karara yaptığı atıf özellikle yerindeydi.

27.  Arbitrary — The court rejected the argument that the administrative decision was arbitrary.
Mahkeme, idari kararın keyfî olduğu yönündeki iddiayı reddetti.

28.  Arcane — The legislation contains several arcane provisions that are difficult to interpret.
Mevzuat, yorumlanması güç birçok anlaşılması zor hüküm içermektedir.

29.  Arduous — Completing the research required an arduous examination of thousands of documents.
Araştırmayı tamamlamak binlerce belgenin zahmetli bir şekilde incelenmesini gerektirdi.

30.  Articulate — The witness was able to articulate her concerns with remarkable precision.
Tanık endişelerini dikkate değer bir açıklıkla ifade edebildi.

31.  Ascertain — The investigators attempted to ascertain the exact cause of the accident.
Soruşturmacılar kazanın kesin nedenini belirlemeye çalıştı.

32.  Assiduous — His assiduous efforts eventually resulted in a significant improvement.
Onun titiz ve gayretli çabaları sonunda önemli bir gelişmeyle sonuçlandı.

33.  Astute — The negotiator made an astute assessment of the opposing party's position.
Müzakereci karşı tarafın konumuna ilişkin isabetli bir değerlendirme yaptı.

34.  Atrophy — Without regular use, certain cognitive abilities may gradually atrophy.
Düzenli kullanılmadığında bazı bilişsel yetenekler zamanla körelebilir.

35.  Audacious — The company made an audacious attempt to enter an already saturated market.
Şirket hâlihazırda doymuş bir pazara girmek için cesur bir girişimde bulundu.

36.  Augment — The university plans to augment its research budget next year.
Üniversite gelecek yıl araştırma bütçesini artırmayı planlıyor.

37.  Austere — The courtroom had an austere atmosphere that discouraged unnecessary conversation.
Mahkeme salonu gereksiz konuşmaları caydıran sade ve ciddi bir atmosfere sahipti.

38.  Avarice — The investigation revealed that personal avarice had motivated the fraudulent transactions.
Soruşturma, sahte işlemlerin kişisel açgözlülükten kaynaklandığını ortaya koydu.

39.  Aversion — He has a strong aversion to unnecessary bureaucratic formalities.
Gereksiz bürokratik formalitelere karşı güçlü bir isteksizliği vardır.

40.  Banal — The article offers little more than banal observations about modern society.
Makale modern toplum hakkında sıradan gözlemlerden fazlasını sunmamaktadır.

41.  Bellicose — The minister's bellicose rhetoric alarmed neighboring countries.
Bakanın savaşçı söylemi komşu ülkeleri alarma geçirdi.

42.  Benevolent — The foundation was established by a benevolent philanthropist.
Vakıf hayırsever bir kişi tarafından kurulmuştur.

43.  Benign — The committee concluded that the apparent irregularity was benign.
Komite görünürdeki usulsüzlüğün zararsız olduğu sonucuna vardı.

44.  Bolster — The new evidence may bolster the prosecution's argument.
Yeni delil savcılığın iddiasını güçlendirebilir.

45.  Bombastic — His bombastic speech contained numerous claims but little substantive evidence.
Onun tumturaklı konuşması çok sayıda iddia içeriyor ancak önemli ölçüde somut delil içermiyordu.

46.  Brazen — The defendant's brazen disregard for the court's order was heavily criticized.
Sanığın mahkeme kararını küstahça hiçe sayması ağır biçimde eleştirildi.

47.  Brevity — The judge emphasized the importance of brevity in written submissions.
Hâkim yazılı sunumlarda özlüğün önemini vurguladı.

48.  Cacophony — The construction site produced a cacophony of machinery and traffic noise.
İnşaat alanı makinelerden ve trafik gürültüsünden oluşan kakofonik bir ses çıkardı.

49.  Cajole — The manager tried to cajole the employee into accepting the proposal.
Müdür çalışanı öneriyi kabul etmeye ikna etmek için tatlı dille etkilemeye çalıştı.

50.  Candor — The witness was appreciated for her candor during the investigation.
Tanık soruşturma sırasındaki açık sözlülüğü nedeniyle takdir edildi.

51.  Capricious — The defendant argued that the administrative decision was capricious and irrational.
Davalı, idari kararın keyfî ve mantıksız olduğunu ileri sürdü.

52.  Castigate — Several newspapers castigated the authorities for their inadequate response.
Birkaç gazete yetkilileri yetersiz tepkileri nedeniyle ağır biçimde eleştirdi.

53.  Causality — The study found insufficient evidence to establish a direct causal relationship.
Çalışma doğrudan bir nedensellik ilişkisi kurmak için yeterli delil bulunmadığını ortaya koydu.

54.  Circumspect — The judge remained circumspect when assessing the unverified allegations.
Hâkim doğrulanmamış iddiaları değerlendirirken ihtiyatlı davrandı.

55.  Clandestine — The authorities uncovered a clandestine network operating across several countries.
Yetkililer birkaç ülkede faaliyet gösteren gizli bir ağı ortaya çıkardı.

56.  Coerce — The prosecution alleged that the suspect had attempted to coerce the witness.
Savcılık şüphelinin tanığı zorlamaya çalıştığını ileri sürdü.

57.  Cogent — The defendant failed to provide a cogent explanation for the discrepancy.
Davalı tutarsızlık için ikna edici bir açıklama sunamadı.

58.  Coherent — The report presents a coherent account of the events.
Rapor olayların tutarlı bir anlatımını sunmaktadır.

59.  Commensurate — The penalty should be commensurate with the seriousness of the offense.
Ceza, suçun ağırlığıyla orantılı olmalıdır.

60.  Compelling — The prosecution presented compelling evidence of the defendant's involvement.
Savcılık sanığın olaya katılımını gösteren güçlü deliller sundu.

61.  Complacent — The recent success made the organization dangerously complacent.
Son başarı örgütün tehlikeli ölçüde rehavete kapılmasına yol açtı.

62.  Concede — The defendant eventually conceded that the document had been signed by him.
Sanık sonunda belgenin kendisi tarafından imzalandığını kabul etti.

63.  Concomitant — Economic growth often brings concomitant changes in social structures.
Ekonomik büyüme çoğu zaman toplumsal yapılarda buna eşlik eden değişiklikler getirir.

64.  Conjecture — The conclusion remains a matter of conjecture rather than established fact.
Sonuç, kanıtlanmış bir gerçek olmaktan ziyade bir varsayım olarak kalmaktadır.

65.  Conscientious — She is a conscientious researcher who carefully verifies every source.
Her kaynağı dikkatle doğrulayan titiz bir araştırmacıdır.

66.  Conspicuous — The absence of any explanation was conspicuous.
Herhangi bir açıklamanın bulunmaması dikkat çekiciydi.

67.  Constrain — Financial limitations constrained the scope of the investigation.
Mali sınırlamalar soruşturmanın kapsamını daralttı.

68.  Contingent — The agreement is contingent upon the approval of the regulatory authority.
Anlaşma düzenleyici makamın onayına bağlıdır.

69.  Contentious — The interpretation of this provision remains highly contentious.
Bu hükmün yorumu hâlâ son derece tartışmalıdır.

70.  Contravene — The proposed measure may contravene several constitutional principles.
Önerilen tedbir çeşitli anayasal ilkelere aykırı olabilir.

71.  Conundrum — The court faced a difficult conundrum when the two pieces of evidence conflicted.
Mahkeme iki delil birbiriyle çeliştiğinde zor bir açmazla karşılaştı.

72.  Convoluted — The contract was drafted in such a convoluted manner that its meaning was unclear.
Sözleşme anlamı belirsiz olacak kadar karmaşık bir biçimde hazırlanmıştı.

73.  Copious — The investigators collected copious amounts of documentary evidence.
Soruşturmacılar çok miktarda belgesel delil topladı.

74.  Corroborate — The witness's account was corroborated by independent evidence.
Tanığın anlatımı bağımsız delillerle doğrulandı.

75.  Culpable — The court concluded that the defendant was culpable for the resulting damage.
Mahkeme ortaya çıkan zarardan davalının sorumlu olduğu sonucuna vardı.

76.  Cursory — The report was based on a cursory examination of the relevant documents.
Rapor ilgili belgelerin yüzeysel bir incelemesine dayanıyordu.

77.  Daunting — The prospect of reviewing thousands of pages was daunting.
Binlerce sayfayı inceleme ihtimali göz korkutucuydu.

78.  Debilitate — The prolonged illness severely debilitated the patient.
Uzun süren hastalık hastayı ciddi biçimde güçsüz düşürdü.

79.  Decorum — The judge reminded everyone to maintain proper decorum in the courtroom.
Hâkim herkese mahkeme salonunda uygun nezaket ve ciddiyeti korumalarını hatırlattı.

80.  Deference — The lower court showed considerable deference to the constitutional court's interpretation.
Alt mahkeme anayasa mahkemesinin yorumuna büyük ölçüde saygı gösterdi.

81.  Defunct — The company has been defunct for more than a decade.
Şirket on yıldan uzun süredir faal değildir.

82.  Deliberate — The committee took a deliberate approach to the controversial proposal.
Komite tartışmalı öneriye bilinçli ve ölçülü bir yaklaşım benimsedi.

83.  Delineate — The judgment clearly delineates the limits of administrative discretion.
Karar idarenin takdir yetkisinin sınırlarını açıkça belirlemektedir.

84.  Demagogue — The speaker was accused of using demagogic rhetoric to manipulate public opinion.
Konuşmacı kamuoyunu yönlendirmek için demagojik söylem kullanmakla suçlandı.

85.  Denigrate — Critics accused the author of attempting to denigrate his opponents.
Eleştirmenler yazarı rakiplerini küçük düşürmeye çalışmakla suçladı.

86.  Deride — The columnist was criticized for deriding the concerns of ordinary citizens.
Köşe yazarı sıradan vatandaşların endişeleriyle alay ettiği için eleştirildi.

87.  Desultory — The negotiations proceeded in a desultory fashion without producing any agreement.
Müzakereler herhangi bir anlaşma sağlamadan dağınık ve amaçsız bir şekilde ilerledi.

88.  Detrimental — Excessive screen time can be detrimental to children's concentration.
Aşırı ekran süresi çocukların dikkat yoğunlaştırma yeteneği açısından zararlı olabilir.

89.  Diatribe — The article turned into a lengthy diatribe against the judicial system.
Makale yargı sistemine yönelik uzun bir saldırı yazısına dönüştü.

90.  Dichotomy — The issue cannot be reduced to a simple dichotomy between freedom and security.
Mesele özgürlük ile güvenlik arasındaki basit bir ikili karşıtlığa indirgenemez.

91.  Didactic — The book adopts a didactic tone that may discourage critical readers.
Kitap eleştirel okuyucuları uzaklaştırabilecek öğretici bir üslup benimsemektedir.

92.  Diffident — Despite his expertise, he remained diffident during the conference.
Uzmanlığına rağmen konferans sırasında çekingen kaldı.

93.  Digress — The lecturer occasionally digressed from the main subject.
Öğretim görevlisi zaman zaman ana konudan saptı.

94.  Diligent — The diligent attorney reviewed every piece of evidence before the hearing.
Titiz avukat duruşmadan önce her delili inceledi.

95.  Discerning — A discerning reader can distinguish reliable evidence from speculation.
Seçici ve dikkatli bir okuyucu güvenilir delili spekülasyondan ayırt edebilir.

96.  Discrepancy — The auditor discovered a significant discrepancy between the accounts.
Denetçi hesaplar arasında önemli bir tutarsızlık keşfetti.

97.  Disseminate — The institution uses digital platforms to disseminate academic research.
Kurum akademik araştırmaları yaymak için dijital platformları kullanmaktadır.

98.  Dogmatic — The professor rejected the dogmatic assumption that one theory could explain everything.
Profesör tek bir teorinin her şeyi açıklayabileceği yönündeki dogmatik varsayımı reddetti.

99.  Dubious — The reliability of the witness's statement was highly dubious.
Tanığın ifadesinin güvenilirliği son derece şüpheliydi.

100.                  Egregious — The court described the violation as an egregious breach of fundamental rights.
Mahkeme ihlali temel hakların ağır bir ihlali olarak nitelendirdi.

101.                  Elucidate — The judgment attempts to elucidate the relationship between the two provisions.
Karar iki hüküm arasındaki ilişkiyi açıklığa kavuşturmaya çalışmaktadır.

102.                  Empirical — The argument lacks sufficient empirical support.
İddia yeterli ampirik destekten yoksundur.

103.                  Enigmatic — The witness gave an enigmatic answer to the investigator's question.
Tanık soruşturmacının sorusuna anlaşılması güç bir cevap verdi.

104.                  Ephemeral — Public enthusiasm for the reform proved to be ephemeral.
Reforma yönelik kamuoyu heyecanının geçici olduğu ortaya çıktı.

105.                  Equivocal — The minister's response was deliberately equivocal.
Bakanın cevabı kasıtlı olarak muğlaktı.

106.                  Eradicate — The government launched a campaign to eradicate corruption from public institutions.
Hükümet kamu kurumlarındaki yolsuzluğu ortadan kaldırmak için bir kampanya başlattı.

107.                  Esoteric — The article discusses an esoteric branch of constitutional theory.
Makale anayasa teorisinin oldukça özel ve az bilinen bir dalını ele almaktadır.

108.                  Exacerbate — Poor communication can exacerbate an already difficult conflict.
Kötü iletişim zaten zor olan bir çatışmayı daha da kötüleştirebilir.

109.                  Exculpate — The newly discovered evidence may exculpate the accused.
Yeni keşfedilen delil sanığı aklayabilir.

110.                  Exorbitant — The company was criticized for charging exorbitant fees.
Şirket fahiş ücretler talep ettiği için eleştirildi.

111.                  Expedite — The court ordered the authorities to expedite the administrative procedure.
Mahkeme yetkililere idari işlemi hızlandırmaları talimatını verdi.

112.                  Extant — The earliest extant manuscript dates back to the fourteenth century.
Günümüze ulaşan en eski el yazması on dördüncü yüzyıla kadar uzanmaktadır.

113.                  Fallacious — The argument rests on the fallacious assumption that correlation proves causation.
İddia korelasyonun nedenselliği kanıtladığı şeklindeki hatalı varsayıma dayanmaktadır.

114.                  Fastidious — The editor is notoriously fastidious about grammatical accuracy.
Editör dilbilgisel doğruluk konusunda titizliğiyle tanınmaktadır.

115.                  Feasible — The committee concluded that the proposed solution was financially feasible.
Komite önerilen çözümün mali açıdan uygulanabilir olduğu sonucuna vardı.

116.                  Fervent — She is a fervent supporter of academic freedom.
O, akademik özgürlüğün ateşli bir destekçisidir.

117.                  Fluctuate — Exchange rates tend to fluctuate considerably during periods of uncertainty.
Döviz kurları belirsizlik dönemlerinde önemli ölçüde dalgalanma eğilimindedir.

118.                  Fortuitous — Their meeting was entirely fortuitous but ultimately transformative.
Karşılaşmaları tamamen tesadüfiydi ancak sonunda dönüştürücü oldu.

119.                  Frivolous — The court dismissed the claim as frivolous and unsupported by evidence.
Mahkeme davayı dayanaksız ve ciddiyetsiz bularak reddetti.

120.                  Garrulous — The normally garrulous witness became unusually silent during cross-examination.
Normalde çok konuşkan olan tanık çapraz sorgu sırasında alışılmadık biçimde sessizleşti.

121.                  Grandiose — The proposal contains grandiose promises that are difficult to implement.
Öneri uygulanması zor, görkemli ve abartılı vaatler içermektedir.

122.                  Gratuitous — The report contained several gratuitous accusations that were irrelevant to the case.
Rapor dava açısından ilgisiz olan birkaç gereksiz suçlama içeriyordu.

123.                  Gregarious — Although he is highly gregarious, he prefers to work alone when conducting research.
Son derece sosyal olmasına rağmen araştırma yaparken yalnız çalışmayı tercih eder.

124.                  Hackneyed — The essay relies on several hackneyed expressions.
Deneme birkaç basmakalıp ifadeye dayanmaktadır.

125.                  Haphazard — The documents had been stored in a haphazard manner.
Belgeler gelişigüzel bir şekilde saklanmıştı.

126.                  Heinous — The court characterized the offense as particularly heinous.
Mahkeme suçu özellikle vahim olarak nitelendirdi.

127.                  Heretical — His interpretation was considered heretical by the dominant school of thought.
Onun yorumu hâkim düşünce ekolü tarafından aykırı kabul edildi.

128.                  Iconoclast — The scholar became known as an iconoclast who challenged established assumptions.
Akademisyen yerleşik varsayımlara meydan okuyan bir gelenek yıkıcı olarak tanındı.

129.                  Immutable — The constitution does not treat every provision as immutable.
Anayasa her hükmü değiştirilemez olarak kabul etmemektedir.

130.                  Impeccable — The researcher maintained an impeccable record of academic integrity.
Araştırmacı akademik dürüstlük konusunda kusursuz bir sicil sürdürdü.

131.                  Impetuous — His impetuous decision created unnecessary legal complications.
Onun düşüncesizce verdiği karar gereksiz hukuki sorunlara yol açtı.

132.                  Inadvertent — The disclosure was the result of an inadvertent error.
Açıklama yanlışlıkla yapılan bir hatanın sonucuydu.

133.                  Incongruous — The modern structure looked incongruous beside the historic buildings.
Modern yapı tarihî binaların yanında uyumsuz görünüyordu.

134.                  Indefatigable — Her indefatigable efforts eventually transformed the research project.
Onun yorulmak bilmeyen çabaları sonunda araştırma projesini dönüştürdü.

135.                  Abate — The tension between the two parties gradually abated after the agreement was signed.
İki taraf arasındaki gerilim, anlaşmanın imzalanmasından sonra yavaş yavaş azaldı.

136.                  Aberration — The unusually high temperature was regarded as a temporary climatic aberration.
Alışılmadık derecede yüksek sıcaklık, geçici bir iklimsel sapma olarak değerlendirildi.

137.                  Abhor — She abhors any form of discrimination in the workplace.
İş yerindeki her türlü ayrımcılıktan nefret eder.

138.                  Abolish — The government decided to abolish the outdated regulation.
Hükümet, yürürlükten kalkması gereken eski düzenlemeyi kaldırmaya karar verdi.

139.                  Abrogate — The parliament voted to abrogate the controversial treaty.
Parlamento tartışmalı anlaşmayı feshetmek için oy kullandı.

140.                  Abscond — The suspect attempted to abscond before the authorities could arrest him.
Şüpheli, yetkililer kendisini tutuklayamadan kaçmaya çalıştı.

141.                  Abstain — Several delegates chose to abstain from the final vote.
Birkaç delege nihai oylamada çekimser kalmayı seçti.

142.                  Abstruse — The professor's explanation was so abstruse that only a few students understood it.
Profesörün açıklaması o kadar anlaşılması güçtü ki yalnızca birkaç öğrenci onu anlayabildi.

143.                  Accolade — The scientist received numerous accolades for her groundbreaking research.
Bilim insanı çığır açıcı araştırmaları nedeniyle çok sayıda ödül ve övgü aldı.

144.                  Acquiesce — After prolonged negotiations, the company finally acquiesced to the workers' demands.
Uzun süren müzakerelerin ardından şirket sonunda işçilerin taleplerini kabul etti.

145.                  Acrimonious — The divorce proceedings became increasingly acrimonious.
Boşanma yargılaması giderek daha sert ve çekişmeli bir hâle geldi.

146.                  Admonish — The judge admonished the witness for repeatedly interrupting the proceedings.
Hâkim, duruşmayı sürekli kesmesi nedeniyle tanığı uyardı.

147.                  Adroit — She is remarkably adroit at negotiating complex commercial agreements.
Karmaşık ticari anlaşmaları müzakere etme konusunda son derece ustadır.

148.                  Adversity — He demonstrated remarkable resilience in the face of adversity.
Sıkıntılar karşısında dikkate değer bir dayanıklılık gösterdi.

149.                  Advocate — Many scholars advocate greater transparency in public administration.
Birçok akademisyen kamu yönetiminde daha fazla şeffaflığı savunmaktadır.

150.                  Aesthetic — The architect carefully considered both the structural and aesthetic aspects of the building.
Mimar binanın hem yapısal hem de estetik yönlerini dikkatle değerlendirdi.

151.                  Alacrity — The assistant accepted the additional responsibility with alacrity.
Asistan ek sorumluluğu büyük bir istekle kabul etti.

152.                  Alleviate — The new policy is intended to alleviate the financial burden on low-income families.
Yeni politika düşük gelirli ailelerin mali yükünü hafifletmeyi amaçlamaktadır.

153.                  Ambiguous — The wording of the provision is sufficiently ambiguous to permit several interpretations.
Hükmün ifadesi birden fazla yoruma izin verecek ölçüde belirsizdir.

154.                  Ambivalent — She remains ambivalent about accepting the proposed position.
Önerilen görevi kabul etme konusunda hâlâ kararsızdır.

155.                  Ameliorate — The reforms were designed to ameliorate conditions in overcrowded prisons.
Reformlar, aşırı kalabalık cezaevlerindeki koşulları iyileştirmek amacıyla tasarlanmıştır.

156.                  Anachronistic — Some of the regulations appear increasingly anachronistic in the digital age.
Düzenlemelerin bazıları dijital çağda giderek daha fazla çağdışı görünmektedir.

157.                  Anomaly — The researchers detected an anomaly in the statistical data.
Araştırmacılar istatistiksel verilerde bir anormallik tespit etti.

158.                  Antagonistic — The two groups have traditionally maintained an antagonistic relationship.
İki grup geleneksel olarak düşmanca bir ilişki sürdürmüştür.

159.                  Antipathy — His antipathy toward bureaucratic procedures was well known.
Bürokratik işlemlere karşı antipatisi iyi biliniyordu.

160.                  Apposite — The lawyer's reference to the earlier judgment was particularly apposite.
Avukatın önceki karara yaptığı atıf özellikle yerindeydi.

161.                  Arbitrary — The court rejected the argument that the administrative decision was arbitrary.
Mahkeme, idari kararın keyfî olduğu yönündeki iddiayı reddetti.

162.                  Arcane — The legislation contains several arcane provisions that are difficult to interpret.
Mevzuat, yorumlanması güç birçok anlaşılması zor hüküm içermektedir.

163.                  Arduous — Completing the research required an arduous examination of thousands of documents.
Araştırmayı tamamlamak binlerce belgenin zahmetli bir şekilde incelenmesini gerektirdi.

164.                  Articulate — The witness was able to articulate her concerns with remarkable precision.
Tanık endişelerini dikkate değer bir açıklıkla ifade edebildi.

165.                  Ascertain — The investigators attempted to ascertain the exact cause of the accident.
Soruşturmacılar kazanın kesin nedenini belirlemeye çalıştı.

166.                  Assiduous — His assiduous efforts eventually resulted in a significant improvement.
Onun titiz ve gayretli çabaları sonunda önemli bir gelişmeyle sonuçlandı.

167.                  Astute — The negotiator made an astute assessment of the opposing party's position.
Müzakereci karşı tarafın konumuna ilişkin isabetli bir değerlendirme yaptı.

168.                  Atrophy — Without regular use, certain cognitive abilities may gradually atrophy.
Düzenli kullanılmadığında bazı bilişsel yetenekler zamanla körelebilir.

169.                  Audacious — The company made an audacious attempt to enter an already saturated market.
Şirket hâlihazırda doymuş bir pazara girmek için cesur bir girişimde bulundu.

170.                  Augment — The university plans to augment its research budget next year.
Üniversite gelecek yıl araştırma bütçesini artırmayı planlıyor.

171.                  Austere — The courtroom had an austere atmosphere that discouraged unnecessary conversation.
Mahkeme salonu gereksiz konuşmaları caydıran sade ve ciddi bir atmosfere sahipti.

172.                  Avarice — The investigation revealed that personal avarice had motivated the fraudulent transactions.
Soruşturma, sahte işlemlerin kişisel açgözlülükten kaynaklandığını ortaya koydu.

173.                  Aversion — He has a strong aversion to unnecessary bureaucratic formalities.
Gereksiz bürokratik formalitelere karşı güçlü bir isteksizliği vardır.

174.                  Banal — The article offers little more than banal observations about modern society.
Makale modern toplum hakkında sıradan gözlemlerden fazlasını sunmamaktadır.

175.                  Bellicose — The minister's bellicose rhetoric alarmed neighboring countries.
Bakanın savaşçı söylemi komşu ülkeleri alarma geçirdi.

176.                  Benevolent — The foundation was established by a benevolent philanthropist.
Vakıf hayırsever bir kişi tarafından kurulmuştur.

177.                  Benign — The committee concluded that the apparent irregularity was benign.
Komite görünürdeki usulsüzlüğün zararsız olduğu sonucuna vardı.

178.                  Bolster — The new evidence may bolster the prosecution's argument.
Yeni delil savcılığın iddiasını güçlendirebilir.

179.                  Bombastic — His bombastic speech contained numerous claims but little substantive evidence.
Onun tumturaklı konuşması çok sayıda iddia içeriyor ancak önemli ölçüde somut delil içermiyordu.

180.                  Brazen — The defendant's brazen disregard for the court's order was heavily criticized.
Sanığın mahkeme kararını küstahça hiçe sayması ağır biçimde eleştirildi.

181.                  Brevity — The judge emphasized the importance of brevity in written submissions.
Hâkim yazılı sunumlarda özlüğün önemini vurguladı.

182.                  Cacophony — The construction site produced a cacophony of machinery and traffic noise.
İnşaat alanı makinelerden ve trafik gürültüsünden oluşan kakofonik bir ses çıkardı.

183.                  Cajole — The manager tried to cajole the employee into accepting the proposal.
Müdür çalışanı öneriyi kabul etmeye ikna etmek için tatlı dille etkilemeye çalıştı.

184.                  Candor — The witness was appreciated for her candor during the investigation.
Tanık soruşturma sırasındaki açık sözlülüğü nedeniyle takdir edildi.

185.                  Capricious — The defendant argued that the administrative decision was capricious and irrational.
Davalı, idari kararın keyfî ve mantıksız olduğunu ileri sürdü.

186.                  Castigate — Several newspapers castigated the authorities for their inadequate response.
Birkaç gazete yetkilileri yetersiz tepkileri nedeniyle ağır biçimde eleştirdi.

187.                  Causality — The study found insufficient evidence to establish a direct causal relationship.
Çalışma doğrudan bir nedensellik ilişkisi kurmak için yeterli delil bulunmadığını ortaya koydu.

188.                  Circumspect — The judge remained circumspect when assessing the unverified allegations.
Hâkim doğrulanmamış iddiaları değerlendirirken ihtiyatlı davrandı.

189.                  Clandestine — The authorities uncovered a clandestine network operating across several countries.
Yetkililer birkaç ülkede faaliyet gösteren gizli bir ağı ortaya çıkardı.

190.                  Coerce — The prosecution alleged that the suspect had attempted to coerce the witness.
Savcılık şüphelinin tanığı zorlamaya çalıştığını ileri sürdü.

191.                  Cogent — The defendant failed to provide a cogent explanation for the discrepancy.
Davalı tutarsızlık için ikna edici bir açıklama sunamadı.

192.                  Coherent — The report presents a coherent account of the events.
Rapor olayların tutarlı bir anlatımını sunmaktadır.

193.                  Commensurate — The penalty should be commensurate with the seriousness of the offense.
Ceza, suçun ağırlığıyla orantılı olmalıdır.

194.                  Compelling — The prosecution presented compelling evidence of the defendant's involvement.
Savcılık sanığın olaya katılımını gösteren güçlü deliller sundu.

195.                  Complacent — The recent success made the organization dangerously complacent.
Son başarı örgütün tehlikeli ölçüde rehavete kapılmasına yol açtı.

196.                  Concede — The defendant eventually conceded that the document had been signed by him.
Sanık sonunda belgenin kendisi tarafından imzalandığını kabul etti.

197.                  Concomitant — Economic growth often brings concomitant changes in social structures.
Ekonomik büyüme çoğu zaman toplumsal yapılarda buna eşlik eden değişiklikler getirir.

198.                  Conjecture — The conclusion remains a matter of conjecture rather than established fact.
Sonuç, kanıtlanmış bir gerçek olmaktan ziyade bir varsayım olarak kalmaktadır.

199.                  Conscientious — She is a conscientious researcher who carefully verifies every source.
Her kaynağı dikkatle doğrulayan titiz bir araştırmacıdır.

200.                  Conspicuous — The absence of any explanation was conspicuous.
Herhangi bir açıklamanın bulunmaması dikkat çekiciydi.

201.                  Constrain — Financial limitations constrained the scope of the investigation.
Mali sınırlamalar soruşturmanın kapsamını daralttı.

202.                  Contingent — The agreement is contingent upon the approval of the regulatory authority.
Anlaşma düzenleyici makamın onayına bağlıdır.

203.                  Contentious — The interpretation of this provision remains highly contentious.
Bu hükmün yorumu hâlâ son derece tartışmalıdır.

204.                  Contravene — The proposed measure may contravene several constitutional principles.
Önerilen tedbir çeşitli anayasal ilkelere aykırı olabilir.

205.                  Conundrum — The court faced a difficult conundrum when the two pieces of evidence conflicted.
Mahkeme iki delil birbiriyle çeliştiğinde zor bir açmazla karşılaştı.

206.                  Convoluted — The contract was drafted in such a convoluted manner that its meaning was unclear.
Sözleşme anlamı belirsiz olacak kadar karmaşık bir biçimde hazırlanmıştı.

207.                  Copious — The investigators collected copious amounts of documentary evidence.
Soruşturmacılar çok miktarda belgesel delil topladı.

208.                  Corroborate — The witness's account was corroborated by independent evidence.
Tanığın anlatımı bağımsız delillerle doğrulandı.

209.                  Culpable — The court concluded that the defendant was culpable for the resulting damage.
Mahkeme ortaya çıkan zarardan davalının sorumlu olduğu sonucuna vardı.

210.                  Cursory — The report was based on a cursory examination of the relevant documents.
Rapor ilgili belgelerin yüzeysel bir incelemesine dayanıyordu.

211.                  Daunting — The prospect of reviewing thousands of pages was daunting.
Binlerce sayfayı inceleme ihtimali göz korkutucuydu.

212.                  Debilitate — The prolonged illness severely debilitated the patient.
Uzun süren hastalık hastayı ciddi biçimde güçsüz düşürdü.

213.                  Decorum — The judge reminded everyone to maintain proper decorum in the courtroom.
Hâkim herkese mahkeme salonunda uygun nezaket ve ciddiyeti korumalarını hatırlattı.

214.                  Deference — The lower court showed considerable deference to the constitutional court's interpretation.
Alt mahkeme anayasa mahkemesinin yorumuna büyük ölçüde saygı gösterdi.

215.                  Defunct — The company has been defunct for more than a decade.
Şirket on yıldan uzun süredir faal değildir.

216.                  Deliberate — The committee took a deliberate approach to the controversial proposal.
Komite tartışmalı öneriye bilinçli ve ölçülü bir yaklaşım benimsedi.

217.                  Delineate — The judgment clearly delineates the limits of administrative discretion.
Karar idarenin takdir yetkisinin sınırlarını açıkça belirlemektedir.

218.                  Demagogue — The speaker was accused of using demagogic rhetoric to manipulate public opinion.
Konuşmacı kamuoyunu yönlendirmek için demagojik söylem kullanmakla suçlandı.

219.                  Denigrate — Critics accused the author of attempting to denigrate his opponents.
Eleştirmenler yazarı rakiplerini küçük düşürmeye çalışmakla suçladı.

220.                  Deride — The columnist was criticized for deriding the concerns of ordinary citizens.
Köşe yazarı sıradan vatandaşların endişeleriyle alay ettiği için eleştirildi.

221.                  Desultory — The negotiations proceeded in a desultory fashion without producing any agreement.
Müzakereler herhangi bir anlaşma sağlamadan dağınık ve amaçsız bir şekilde ilerledi.

222.                  Detrimental — Excessive screen time can be detrimental to children's concentration.
Aşırı ekran süresi çocukların dikkat yoğunlaştırma yeteneği açısından zararlı olabilir.

223.                  Diatribe — The article turned into a lengthy diatribe against the judicial system.
Makale yargı sistemine yönelik uzun bir saldırı yazısına dönüştü.

224.                  Dichotomy — The issue cannot be reduced to a simple dichotomy between freedom and security.
Mesele özgürlük ile güvenlik arasındaki basit bir ikili karşıtlığa indirgenemez.

225.                  Didactic — The book adopts a didactic tone that may discourage critical readers.
Kitap eleştirel okuyucuları uzaklaştırabilecek öğretici bir üslup benimsemektedir.

226.                  Diffident — Despite his expertise, he remained diffident during the conference.
Uzmanlığına rağmen konferans sırasında çekingen kaldı.

227.                  Digress — The lecturer occasionally digressed from the main subject.
Öğretim görevlisi zaman zaman ana konudan saptı.

228.                  Diligent — The diligent attorney reviewed every piece of evidence before the hearing.
Titiz avukat duruşmadan önce her delili inceledi.

229.                  Discerning — A discerning reader can distinguish reliable evidence from speculation.
Seçici ve dikkatli bir okuyucu güvenilir delili spekülasyondan ayırt edebilir.

230.                  Discrepancy — The auditor discovered a significant discrepancy between the accounts.
Denetçi hesaplar arasında önemli bir tutarsızlık keşfetti.

231.                  Disseminate — The institution uses digital platforms to disseminate academic research.
Kurum akademik araştırmaları yaymak için dijital platformları kullanmaktadır.

232.                  Dogmatic — The professor rejected the dogmatic assumption that one theory could explain everything.
Profesör tek bir teorinin her şeyi açıklayabileceği yönündeki dogmatik varsayımı reddetti.

233.                  Dubious — The reliability of the witness's statement was highly dubious.
Tanığın ifadesinin güvenilirliği son derece şüpheliydi.

234.                  Egregious — The court described the violation as an egregious breach of fundamental rights.
Mahkeme ihlali temel hakların ağır bir ihlali olarak nitelendirdi.

235.                  Elucidate — The judgment attempts to elucidate the relationship between the two provisions.
Karar iki hüküm arasındaki ilişkiyi açıklığa kavuşturmaya çalışmaktadır.

236.                  Empirical — The argument lacks sufficient empirical support.
İddia yeterli ampirik destekten yoksundur.

237.                  Enigmatic — The witness gave an enigmatic answer to the investigator's question.
Tanık soruşturmacının sorusuna anlaşılması güç bir cevap verdi.

238.                  Ephemeral — Public enthusiasm for the reform proved to be ephemeral.
Reforma yönelik kamuoyu heyecanının geçici olduğu ortaya çıktı.

239.                  Equivocal — The minister's response was deliberately equivocal.
Bakanın cevabı kasıtlı olarak muğlaktı.

240.                  Eradicate — The government launched a campaign to eradicate corruption from public institutions.
Hükümet kamu kurumlarındaki yolsuzluğu ortadan kaldırmak için bir kampanya başlattı.

241.                  Esoteric — The article discusses an esoteric branch of constitutional theory.
Makale anayasa teorisinin oldukça özel ve az bilinen bir dalını ele almaktadır.

242.                  Exacerbate — Poor communication can exacerbate an already difficult conflict.
Kötü iletişim zaten zor olan bir çatışmayı daha da kötüleştirebilir.

243.                  Exculpate — The newly discovered evidence may exculpate the accused.
Yeni keşfedilen delil sanığı aklayabilir.

244.                  Exorbitant — The company was criticized for charging exorbitant fees.
Şirket fahiş ücretler talep ettiği için eleştirildi.

245.                  Expedite — The court ordered the authorities to expedite the administrative procedure.
Mahkeme yetkililere idari işlemi hızlandırmaları talimatını verdi.

246.                  Extant — The earliest extant manuscript dates back to the fourteenth century.
Günümüze ulaşan en eski el yazması on dördüncü yüzyıla kadar uzanmaktadır.

247.                  Fallacious — The argument rests on the fallacious assumption that correlation proves causation.
İddia korelasyonun nedenselliği kanıtladığı şeklindeki hatalı varsayıma dayanmaktadır.

248.                  Fastidious — The editor is notoriously fastidious about grammatical accuracy.
Editör dilbilgisel doğruluk konusunda titizliğiyle tanınmaktadır.

249.                  Feasible — The committee concluded that the proposed solution was financially feasible.
Komite önerilen çözümün mali açıdan uygulanabilir olduğu sonucuna vardı.

250.                  Fervent — She is a fervent supporter of academic freedom.
O, akademik özgürlüğün ateşli bir destekçisidir.

251.                  Fluctuate — Exchange rates tend to fluctuate considerably during periods of uncertainty.
Döviz kurları belirsizlik dönemlerinde önemli ölçüde dalgalanma eğilimindedir.

252.                  Fortuitous — Their meeting was entirely fortuitous but ultimately transformative.
Karşılaşmaları tamamen tesadüfiydi ancak sonunda dönüştürücü oldu.

253.                  Frivolous — The court dismissed the claim as frivolous and unsupported by evidence.
Mahkeme davayı dayanaksız ve ciddiyetsiz bularak reddetti.

254.                  Garrulous — The normally garrulous witness became unusually silent during cross-examination.
Normalde çok konuşkan olan tanık çapraz sorgu sırasında alışılmadık biçimde sessizleşti.

255.                  Grandiose — The proposal contains grandiose promises that are difficult to implement.
Öneri uygulanması zor, görkemli ve abartılı vaatler içermektedir.

256.                  Gratuitous — The report contained several gratuitous accusations that were irrelevant to the case.
Rapor dava açısından ilgisiz olan birkaç gereksiz suçlama içeriyordu.

257.                  Gregarious — Although he is highly gregarious, he prefers to work alone when conducting research.
Son derece sosyal olmasına rağmen araştırma yaparken yalnız çalışmayı tercih eder.

258.                  Hackneyed — The essay relies on several hackneyed expressions.
Deneme birkaç basmakalıp ifadeye dayanmaktadır.

259.                  Haphazard — The documents had been stored in a haphazard manner.
Belgeler gelişigüzel bir şekilde saklanmıştı.

260.                  Heinous — The court characterized the offense as particularly heinous.
Mahkeme suçu özellikle vahim olarak nitelendirdi.

261.                  Heretical — His interpretation was considered heretical by the dominant school of thought.
Onun yorumu hâkim düşünce ekolü tarafından aykırı kabul edildi.

262.                  Iconoclast — The scholar became known as an iconoclast who challenged established assumptions.
Akademisyen yerleşik varsayımlara meydan okuyan bir gelenek yıkıcı olarak tanındı.

263.                  Immutable — The constitution does not treat every provision as immutable.
Anayasa her hükmü değiştirilemez olarak kabul etmemektedir.

264.                  Impeccable — The researcher maintained an impeccable record of academic integrity.
Araştırmacı akademik dürüstlük konusunda kusursuz bir sicil sürdürdü.

265.                  Impetuous — His impetuous decision created unnecessary legal complications.
Onun düşüncesizce verdiği karar gereksiz hukuki sorunlara yol açtı.

266.                  Inadvertent — The disclosure was the result of an inadvertent error.
Açıklama yanlışlıkla yapılan bir hatanın sonucuydu.

267.                  Incongruous — The modern structure looked incongruous beside the historic buildings.
Modern yapı tarihî binaların yanında uyumsuz görünüyordu.

268.                  Indefatigable — Her indefatigable efforts eventually transformed the research project.
Onun yorulmak bilmeyen çabaları sonunda araştırma projesini dönüştürdü.

269.                  Perspicuity — The perspicuity of the judgment makes its reasoning accessible to non-specialists.
Kararın açıklığı, muhakemesini uzman olmayan kişilerin de anlayabilmesini sağlamaktadır.

270.                  Precedent — The court relied heavily on established precedent.
Mahkeme yerleşik içtihada büyük ölçüde dayandı.

271.                  Prescriptive — The article takes a prescriptive approach to judicial reform.
Makale yargı reformuna yönelik kural koyucu bir yaklaşım benimsemektedir.

272.                  Proportionality — The principle of proportionality requires a careful balance between competing interests.
Orantılılık ilkesi çatışan menfaatler arasında dikkatli bir denge kurulmasını gerektirir.

273.                  Retrospective — The statute should not have retrospective effect unless expressly authorized.
Kanun açıkça izin verilmedikçe geriye dönük etkiye sahip olmamalıdır.

274.                  Salient — The judgment identifies the most salient features of the dispute.
Karar uyuşmazlığın en belirgin özelliklerini ortaya koymaktadır.

275.                  Scrutiny — Public expenditure is subject to parliamentary scrutiny.
Kamu harcamaları parlamenter denetime tabidir.

276.                  Subsidiary — The subsidiary issue need not be addressed once the primary claim fails.
Asıl talep reddedildiğinde tali meselenin ayrıca ele alınmasına gerek yoktur.

277.                  Substantive — The amendment introduced substantive changes to the legal framework.
Değişiklik hukuki çerçevede esaslı değişiklikler getirdi.

278.                  Taciturn — The normally taciturn defendant unexpectedly provided a detailed statement.
Normalde suskun olan sanık beklenmedik biçimde ayrıntılı bir ifade verdi.

279.                  Transcend — The principles of justice should transcend narrow political interests.
Adalet ilkeleri dar siyasi çıkarların ötesine geçmelidir.

280.                  Unwarranted — The criticism was considered unwarranted because it ignored the available evidence.
Eleştiri mevcut delilleri göz ardı ettiği için haksız bulundu.

281.                  Utilitarian — The proposal was defended on utilitarian grounds.
Öneri faydacı gerekçelerle savunuldu.

282.                  Abysmal — The report revealed abysmal conditions in several public facilities.
Rapor çeşitli kamu tesislerindeki son derece kötü koşulları ortaya çıkardı.

283.                  Acumen — Her financial acumen helped the company survive the crisis.
Onun mali zekâsı şirketin krizden kurtulmasına yardımcı oldu.

284.                  Altruistic — His decision was motivated by altruistic rather than financial considerations.
Onun kararı mali kaygılardan ziyade özgeci düşüncelerle motive edildi.

285.                  Ambivalence — The public's ambivalence toward the reform became increasingly apparent.
Kamuoyunun reforma yönelik ikircikli tutumu giderek daha belirgin hâle geldi.

286.                  Animosity — Long-standing animosity prevented the two communities from cooperating.
Uzun süredir devam eden düşmanlık iki toplumun iş birliği yapmasını engelledi.

287.                  Antithetical — The proposed measure is antithetical to the principle of equality.
Önerilen tedbir eşitlik ilkesine tamamen aykırıdır.

288.                  Apathy — Political apathy can weaken democratic institutions over time.
Siyasi ilgisizlik zamanla demokratik kurumları zayıflatabilir.

289.                  Assuage — The government introduced the measure to assuage public concerns.
Hükümet kamuoyunun endişelerini yatıştırmak için tedbiri uygulamaya koydu.

290.                  Belligerent — The defendant adopted an increasingly belligerent attitude during the hearing.
Sanık duruşma sırasında giderek daha saldırgan bir tutum benimsedi.

291.                  Beneficent — The organization undertook several beneficent projects for disadvantaged communities.
Örgüt dezavantajlı topluluklar için çeşitli hayır amaçlı projeler gerçekleştirdi.

292.                  Capriciousness — The court criticized the administration for the capriciousness of its decisions.
Mahkeme idareyi kararlarındaki keyfîlik nedeniyle eleştirdi.

293.                  Censure — The committee voted to censure the official for violating procedural rules.
Komite usul kurallarını ihlal ettiği için yetkiliyi kınama kararı aldı.

294.                  Circumstantial — The prosecution's case relied largely on circumstantial evidence.
Savcılığın davası büyük ölçüde dolaylı delillere dayanıyordu.

295.                  Commensurability — The court examined the commensurability of the punishment with the offense.
Mahkeme cezanın suçla orantılı olup olmadığını inceledi.

296.                  Concomitant — The reform brought concomitant changes in administrative practice.
Reform idari uygulamada buna eşlik eden değişiklikler getirdi.

297.                  Conflagration — The massive conflagration destroyed several historic buildings.
Büyük yangın birçok tarihî binayı yok etti.

298.                  Contentiousness — The contentiousness of the issue has increased over the past decade.
Meselenin tartışmalı niteliği son on yılda artmıştır.

299.                  Corroboration — The witness's testimony lacked independent corroboration.
Tanığın beyanı bağımsız doğrulamadan yoksundu.

300.                  Credibility — The court carefully assessed the credibility of each witness.
Mahkeme her tanığın güvenilirliğini dikkatle değerlendirdi.

301.                  Deference — Excessive deference to administrative authorities may weaken judicial oversight.
İdari makamlara aşırı saygı gösterilmesi yargısal denetimi zayıflatabilir.

302.                  Deteriorate — Relations between the parties continued to deteriorate after the dispute.
Uyuşmazlıktan sonra taraflar arasındaki ilişkiler kötüleşmeye devam etti.

303.                  Dispassionate — The judgment adopts a dispassionate analysis of the competing arguments.
Karar karşıt iddiaların tarafsız bir analizini yapmaktadır.

304.                  Dissemination — The rapid dissemination of false information can cause serious social harm.
Yanlış bilgilerin hızla yayılması ciddi toplumsal zarara yol açabilir.

305.                  Eclectic — The researcher adopts an eclectic methodology combining several disciplines.
Araştırmacı çeşitli disiplinleri birleştiren eklektik bir yöntem benimsemektedir.

306.                  Effrontery — The defendant had the effrontery to deny facts established by documentary evidence.
Sanık belgesel delillerle ortaya konulan gerçekleri inkâr edecek kadar küstah davrandı.

307.                  Emphatic — The court was emphatic that procedural safeguards must be respected.
Mahkeme usul güvencelerine uyulması gerektiğini kesin biçimde vurguladı.

308.                  Enervate — Prolonged administrative delays can enervate public confidence.
Uzun süren idari gecikmeler kamuoyu güvenini zayıflatabilir.

309.                  Equanimity — The judge handled the highly emotional hearing with remarkable equanimity.
Hâkim son derece duygusal duruşmayı dikkate değer bir soğukkanlılıkla yönetti.

310.                  Exigent — The authorities argued that exigent circumstances justified the immediate intervention.
Yetkililer acil koşulların derhâl müdahaleyi haklı kıldığını ileri sürdü.

311.                  Extenuating — The court considered several extenuating circumstances when determining the sentence.
Mahkeme cezayı belirlerken çeşitli hafifletici koşulları dikkate aldı.

312.                  Foment — The report accused several groups of attempting to foment unrest.
Rapor bazı grupları huzursuzluğu kışkırtmaya çalışmakla suçladı.

313.                  Fortitude — She demonstrated remarkable fortitude during the prolonged proceedings.
Uzun süren yargılama sırasında dikkate değer bir metanet gösterdi.

314.                  Furtive — The suspect made a furtive attempt to leave the building.
Şüpheli binadan gizlice çıkmaya çalıştı.

315.                  Grievous — The accident caused grievous injuries to several passengers.
Kaza birkaç yolcuda ağır yaralanmalara neden oldu.

316.                  Implacable — The victim's family remained implacable in demanding accountability.
Mağdurun ailesi hesap verilmesi talebinden vazgeçmedi.

317.                  Incontrovertible — The documentary evidence provided incontrovertible proof of ownership.
Belgesel delil mülkiyetin tartışmasız kanıtını sağladı.

318.                  Incumbent — It is incumbent upon public officials to comply with the law.
Kamu görevlilerinin kanuna uyması onların görevidir.

319.                  Indolent — The report criticized the administration for its indolent response to repeated warnings.
Rapor idarenin tekrarlanan uyarılara karşı ilgisiz tepkisini eleştirdi.

320.                  Innuendo — The politician's statement contained an unmistakable innuendo about his opponent.
Siyasetçinin açıklaması rakibine yönelik açık bir ima içeriyordu.

321.                  Inscrutable — The witness's motives remained inscrutable throughout the investigation.
Tanığın amaçları soruşturma boyunca anlaşılmaz kaldı.

322.                  Insolent — The witness's insolent response irritated the judge.
Tanığın küstah cevabı hâkimi rahatsız etti.

323.                  Intractable — The dispute proved intractable despite several mediation attempts.
Uyuşmazlık birkaç arabuluculuk girişimine rağmen çözülemez olduğunu gösterdi.

324.                  Irrefutable — The evidence was considered irrefutable.
Delil çürütülemez kabul edildi.

325.                  Lethargic — The economy remained lethargic despite substantial investment.
Önemli yatırımlara rağmen ekonomi durgun kaldı.

326.                  Mendacious — The court found the witness's account demonstrably mendacious.
Mahkeme tanığın anlatımını açıkça yalan olarak değerlendirdi.

327.                  Multifarious — The legislation addresses multifarious aspects of digital commerce.
Mevzuat dijital ticaretin çok çeşitli yönlerini ele almaktadır.

328.                  Obsequious — The official was criticized for his obsequious attitude toward powerful individuals.
Yetkili güçlü kişilere karşı dalkavukça tutumu nedeniyle eleştirildi.

329.                  Onerous — The new requirements impose onerous obligations on small businesses.
Yeni şartlar küçük işletmelere ağır yükümlülükler getirmektedir.

330.                  Ostentation — The building's excessive ostentation attracted considerable criticism.
Binanın aşırı gösterişi önemli ölçüde eleştiri çekti.

331.                  Perfidious — The agreement collapsed after one party was accused of perfidious conduct.
Taraflardan biri haince davranmakla suçlandıktan sonra anlaşma çöktü.

332.                  Pertinent — The lawyer raised several pertinent questions during the hearing.
Avukat duruşma sırasında konuyla doğrudan ilgili birkaç soru yöneltti.

333.                  Platitude — The speech consisted largely of political platitudes.
Konuşma büyük ölçüde siyasi basmakalıp sözlerden oluşuyordu.

334.                  Polemic — The book sparked a heated polemic among constitutional scholars.
Kitap anayasa hukukçuları arasında hararetli bir tartışma başlattı.

335.                  Precariousness — The precariousness of the economic situation became increasingly obvious.
Ekonomik durumun istikrarsızlığı giderek daha belirgin hâle geldi.

336.                  Prolific — The prolific scholar has published extensively on comparative law.
Üretken akademisyen karşılaştırmalı hukuk alanında çok sayıda yayın yapmıştır.

337.                  Quixotic — The proposal was dismissed as quixotic because it ignored practical constraints.
Öneri pratik sınırlamaları göz ardı ettiği için gerçekçilikten uzak bulundu.

338.                  Reticence — His reticence raised questions about the completeness of his testimony.
Onun suskunluğu ifadesinin eksiksizliği konusunda soru işaretleri doğurdu.

339.                  Sanguine — The minister remained sanguine about the prospects of the negotiations.
Bakan müzakerelerin geleceği konusunda iyimserliğini korudu.

340.                  Specious — The defendant relied on a specious distinction to avoid liability.
Davalı sorumluluktan kaçınmak için görünüşte makul ancak gerçekte yanıltıcı bir ayrıma dayandı.

341.                  Surreptitious — The employee made a surreptitious copy of the confidential document.
Çalışan gizli belgenin gizlice bir kopyasını çıkardı.

342.                  Taciturnity — His taciturnity made it difficult for investigators to establish the facts.
Onun suskunluğu soruşturmacıların gerçekleri belirlemesini zorlaştırdı.

343.                  Temerity — He had the temerity to challenge the established interpretation without providing evidence.
Yerleşik yoruma delil sunmadan meydan okuma cüretini gösterdi.

344.                  Tenacity — Her tenacity eventually led to the discovery of new evidence.
Onun azmi sonunda yeni delillerin keşfedilmesini sağladı.

345.                  Trepidation — The witness entered the courtroom with considerable trepidation.
Tanık mahkeme salonuna büyük bir endişeyle girdi.

346.                  Untenable — The defendant's interpretation became untenable after the documents were disclosed.
Belgeler ortaya çıkarıldıktan sonra davalının yorumu savunulamaz hâle geldi.

347.                  Veritable — The archive proved to be a veritable treasure trove of historical documents.
Arşivin tarihî belgeler bakımından gerçek bir hazine olduğu ortaya çıktı.

348.                  Vicissitude — The institution survived numerous political vicissitudes.
Kurum çok sayıda siyasi değişim ve sıkıntıdan sağ çıktı.

349.                  Vitriolic — The debate descended into vitriolic personal attacks.
Tartışma sert ve zehirli kişisel saldırılara dönüştü.

350.                  Wistful — She gave a wistful account of the city before its rapid transformation.
Şehrin hızlı dönüşümünden önceki hâlini hüzünlü bir özlemle anlattı.

351.                  Zealotry — Excessive zealotry can undermine otherwise legitimate causes.
Aşırı bağnazlık aksi hâlde meşru olan amaçları zayıflatabilir.

352.                  Accentuate — The lighting was designed to accentuate the building's historical features.
Aydınlatma binanın tarihî özelliklerini vurgulayacak şekilde tasarlanmıştı.

353.                  Acumen — His intellectual acumen was evident in the sophistication of his analysis.
Onun entelektüel keskinliği analizinin derinliğinde açıkça görülüyordu.

354.                  Adversarial — The adversarial nature of litigation can make settlement difficult.
Yargılamanın çekişmeli niteliği uzlaşmayı zorlaştırabilir.

355.                  Affable — Despite his senior position, the professor remained remarkably affable.
Üst düzey konumuna rağmen profesör son derece cana yakın kaldı.

356.                  Alleviation — The policy was introduced for the alleviation of poverty.
Politika yoksulluğun hafifletilmesi amacıyla uygulamaya konuldu.

357.                  Amalgamate — The two institutions decided to amalgamate their research departments.
İki kurum araştırma bölümlerini birleştirmeye karar verdi.

358.                  Annihilate — The fire nearly annihilated the entire archive.
Yangın arşivin neredeyse tamamını yok etti.

359.                  Apprehensive — Investors became increasingly apprehensive about the economic outlook.
Yatırımcılar ekonomik görünüm konusunda giderek daha endişeli hâle geldi.

360.                  Assimilate — New employees need time to assimilate the organization's culture.
Yeni çalışanların kurum kültürünü benimsemeleri için zamana ihtiyaçları vardır.

361.                  Benevolence — The foundation is widely recognized for its benevolence toward disadvantaged families.
Vakıf dezavantajlı ailelere yönelik hayırseverliğiyle geniş ölçüde tanınmaktadır.

362.                  Censure — The disciplinary board issued a formal censure against the official.
Disiplin kurulu yetkili hakkında resmî bir kınama kararı verdi.

363.                  Coalesce — Several small organizations eventually coalesced into a national movement.
Birkaç küçük örgüt sonunda ulusal bir hareket hâline geldi.

364.                  Conjectural — The theory remains conjectural because it lacks experimental verification.
Teori deneysel doğrulamadan yoksun olduğu için varsayımsal olarak kalmaktadır.

365.                  Contingency — The contract includes a contingency clause covering unforeseen circumstances.
Sözleşme öngörülemeyen durumları kapsayan bir şart içermektedir.

366.                  Corroborative — The police discovered corroborative evidence supporting the witness's statement.
Polis tanığın ifadesini destekleyen doğrulayıcı delil keşfetti.

367.                  Deleterious — Prolonged exposure to pollution has deleterious effects on public health.
Kirliliğe uzun süre maruz kalmanın kamu sağlığı üzerinde zararlı etkileri vardır.

368.                  Derogatory — The article contained several derogatory remarks about the defendant.
Makale davalı hakkında aşağılayıcı birkaç ifade içeriyordu.

369.                  Discerning — A discerning scholar should question unsupported generalizations.
Dikkatli bir akademisyen desteklenmeyen genellemeleri sorgulamalıdır.

370.                  Disparity — The study revealed a substantial disparity between urban and rural incomes.
Çalışma kentsel ve kırsal gelirler arasında önemli bir eşitsizlik ortaya koydu.

371.                  Eloquent — The advocate delivered an eloquent defense of freedom of expression.
Avukat ifade özgürlüğünü etkili ve güzel bir biçimde savundu.

372.                  Encompass — The reform is intended to encompass all branches of the judiciary.
Reform yargının bütün kollarını kapsayacak şekilde tasarlanmıştır.

373.                  Exacerbation — The policy led to an exacerbation of existing social tensions.
Politika mevcut toplumsal gerilimlerin artmasına yol açtı.

374.                  Expound — The professor was invited to expound his theory at the conference.
Profesör teorisini konferansta ayrıntılı biçimde açıklamak üzere davet edildi.

375.                  Fallacy — The assumption that popularity guarantees correctness is a common fallacy.
Popülerliğin doğruluğu garanti ettiği varsayımı yaygın bir safsatadır.

376.                  Fidelity — The translation was praised for its fidelity to the original text.
Çeviri özgün metne sadakati nedeniyle övgü aldı.

377.                  Formidable — The opposing counsel presented a formidable legal argument.
Karşı taraf avukatı güçlü ve ciddi bir hukuki argüman sundu.

378.                  Impetus — The judgment provided fresh impetus for legislative reform.
Karar yasama reformu için yeni bir ivme sağladı.

379.                  Incisive — The journalist asked several incisive questions about the investigation.
Gazeteci soruşturma hakkında son derece isabetli ve keskin sorular sordu.

380.                  Incongruity — The incongruity between the evidence and the official account was striking.
Deliller ile resmî anlatım arasındaki uyumsuzluk dikkat çekiciydi.

381.                  Indiscriminate — Indiscriminate use of surveillance technology may threaten privacy.
Gözetim teknolojisinin ayrım gözetmeden kullanılması özel hayatı tehdit edebilir.

382.                  Inevitable — Some degree of uncertainty is inevitable in complex litigation.
Karmaşık yargılamalarda belirli ölçüde belirsizlik kaçınılmazdır.

383.                  Insidious — Institutional discrimination can be particularly insidious because it is difficult to detect.
Kurumsal ayrımcılık tespit edilmesi zor olduğu için özellikle sinsi olabilir.

384.                  Intermittent — The region experienced intermittent power failures throughout the winter.
Bölge kış boyunca aralıklı elektrik kesintileri yaşadı.

385.                  Intricate — The case involves an intricate network of contractual relationships.
Dava karmaşık bir sözleşmesel ilişkiler ağı içermektedir.

386.                  Irreconcilable — The parties presented two apparently irreconcilable interpretations of the agreement.
Taraflar anlaşmanın görünüşte bağdaştırılamaz iki yorumunu sundular.

387.                  Lamentable — The lack of adequate archival preservation is lamentable.
Yeterli arşiv korumasının bulunmaması üzüntü vericidir.

388.                  Lucidity — The author's lucidity makes a difficult subject remarkably accessible.
Yazarın açıklığı zor bir konuyu son derece anlaşılır hâle getirmektedir.

389.                  Magnanimity — His magnanimity prevented the dispute from escalating further.
Onun hoşgörüsü uyuşmazlığın daha fazla büyümesini engelledi.

390.                  Meticulousness — The investigation was conducted with exceptional meticulousness.
Soruşturma olağanüstü bir titizlikle yürütüldü.

391.                  Nuance — The judgment captures an important nuance that earlier decisions overlooked.
Karar önceki kararların gözden kaçırdığı önemli bir ince ayrıntıyı ortaya koymaktadır.

392.                  Omnipotent — No institution should be regarded as omnipotent within a constitutional democracy.
Anayasal demokraside hiçbir kurum her şeye kadir kabul edilmemelidir.

393.                  Perennial — The allocation of judicial resources remains a perennial problem.
Yargısal kaynakların dağıtımı sürekli varlığını koruyan bir sorun olmaya devam etmektedir.

394.                  Pertinacious — The lawyer was pertinacious in challenging the administrative decision.
Avukat idari karara itiraz etme konusunda son derece ısrarlıydı.

395.                  Pragmatism — Successful reform often requires a degree of pragmatism.
Başarılı reform çoğu zaman belirli ölçüde pragmatizm gerektirir.

396.                  Reciprocal — The agreement establishes reciprocal obligations for both parties.
Anlaşma her iki taraf için karşılıklı yükümlülükler getirmektedir.

397.                  Repercussion — The decision may have significant repercussions for future cases.
Kararın gelecekteki davalar bakımından önemli sonuçları olabilir.

398.                  Scrupulousness — Academic research demands scrupulousness in the use of sources.
Akademik araştırma kaynakların kullanımında son derece titiz olmayı gerektirir.

399.                  Substantiate — Every significant allegation should be substantiated by reliable evidence.
Her önemli iddia güvenilir delillerle desteklenmelidir.

400.                  Transitory — The economic recovery proved transitory rather than permanent.
Ekonomik toparlanmanın kalıcı olmaktan ziyade geçici olduğu ortaya çıktı.

401.                  Unambiguous — The statute provides an unambiguous answer to the legal question.
Kanun hukuki soruya açık ve hiçbir belirsizlik içermeyen bir cevap vermektedir.

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Unrequited crush: karşılıksız aşk,

 

TIBBİ ETİK